Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2061
 

Yolun sonu ve öğrenci kütük defteri

Millî Eğitim Müdürlüğünde, -ilçenin eğitim haritasına bakarak- gideceğimiz köyleri üç hatta ayırıp paylaşıyoruz. Ben Baraj Gölü civarındaki köyleri dolaşacağım; başkan dağ, diğer arkadaş Fırat kıyısındaki köyleri dolaşacak. Hem bölgede, hem meslekte yeniyim henüz. Arkadaşların ikinci senesi. Bilmediğim yerlere, bilmediğim kişilerle, nasıl gideceğimi, nerelerde konaklayacağımı düşünürken, Millî Eğitim Müdürü telefonu kaldırıyor ve Şube Müdürüyle konuşmaya başlıyor. (Şube Müdürünün odası koridorun diğer yanında, müdür odasının tam karşısında bulunuyor. Aralarındaki uzaklık en fazla beş metre. Kapılar açıksa, rahatça konuşulabilir. Üstelik telefon dahilî değil haricî. Başka bir deyimle, Şube Müdürüyle yapılan telefon görüşmesinin parasal bir yükü var. Oysa aynı görüşme, zile basılarak, odaya çağırılarak da yapılabilir. Biz müfettişler, arabasız, kılavuzsuz, köylerdeki, obalardaki, mezralardaki, komlardaki okullara gidecek, birilerinin yanında zorunlu konuk kalacak, müdürler ise odadan odaya dış telefonla -ücretli- görüşecek... Bu durum karşısında müfettişlik daha da zorlaşıyor.) Çayları yudumladıktan sonra, hafta sonunda burada buluşmak üzere ayrılıyoruz. Köy arabalarının durduğu yere gelince, şoförler beni apar topar bir taksiye bindiriyorlar ve diğer yolcuları aramaya gidiyorlar. Eksik tek yolcu tamamlanmış da. Birkaç dakika sonra, kahverengi Renault ile hareket edip, yılan gibi yollardan dağlara tırmanarak bilinmeyenlere doğru gidiyoruz.

Arabada ben, teftişe gideceğim köylerden birinin İmamı ve iki köylü vatandaş olmak üzere dört kişiyiz.İmam, hemen hemen tüm yol boyunca Devlet’i eleştiriyor. (Eleştirilerini herhalde bana duyurmak istiyor. Çünkü köylülerle sürekli iç içe ve birlikte yaşıyor.) Sabrım tükeniyor. Sanki ben devletmişim, ben hiç sıkıntı çekmiyormuşum gibi. "Sadece devleti eleştirmekle bu sorunlar çözülemez. Oysa, bu sorunların birçoğunu siz çözebilir ve böylece birçok sıkıntıdan kurtulabilirsiniz!" diyorum, sertçe. Konuşmalar birden kesiliyor. Sessizce yolculuk yapıyoruz bir süre. Benim yolum bitiyor ve köyün durağında iniyorum. Yol, köyün üzerinden geçiyor. En yüksekteki ev bile yola yetişememiş. Köyün altından, ortasından geçen birçok yola rastladım da, üstünden geçene ilk defa rastlıyorum. "Dağ ne kadar yüksekse, yol üzerinden geçer", atasözü burada, "Köy ne kadar yüksekse, yol üzerinden geçer", olmuş. Elimde çantayla, hareketsiz, kuşbakışı seyrediyorum köyü bir süre. Köy, Fırat’a akan susuz bir derenin kenarında kurulmuş. Ağaçlık. Hemen hemen hiç düzlük yok. Dar bir V gibi, araziye oturmuş. Yağmurlu ve karlı havalarda, ayağınızın kayması durumunda önce dereye, sonra Fırat’a akmak mümkün. Okul binalarıyla mezarlık sınır. Mezarlık, arazisinden verilen yere okul yapılmış. (Toprak sıkıntısı olan başka köylerde de mezarlığın bir bölümüne okul yapıldığını ve çocukların mezarlığı oyun alanı olarak kullandığını gördük.) Elimde çantayla okula doğru yürüyorum. Bahçenin kenarı tel file ile çevrilmiş. Bahçede galvanizli sacdan yapılmış bir su deposu var. (Bu depo ne işler açmıştı başımıza.) Okula girip kısa bir dinlenmeden sonra teftişe başlıyorum. Başarı, yorgunluğumu gideriyor. Teftişi bitirip lojmana giriyoruz. Öğretmen arkadaş, tel fileyi ve su deposunu barajda iş yapan bir şirketten sağladığını söylüyor. Evde iki TV var. Biri çok, diğeri iki renkli. Köyün konumundan dolayı, TV yayınlarını net izleyebilmek, başka bir deyimle, sesle görüntüyü bir arada istenilen düzeyde bulabilmek mümkün değil. Bunun da çaresini bulmuş bizim öğretmen arkadaş. Renkli TV’yi görüntüye, renksizi sese ayarlamış. Çok da güzel eylemiş. Bu iş için fazladan biraz kablo, biraz da fiş kullanmış, o kadar. İşte pratik zekâ diye buna derler. Geç saatlere kadar oturup, TV izliyoruz. Biraz da, kitaplarımı, notlarımı çıkarıp Program Geliştirme anlatıyorum. (Birileri Program Geliştirme anlattığımı görse, kim bilir ne kadar mutlu olurdu.) (Öğretmenlerimiz karı-koca. Gayretliler, başarılılar. Galiba böyle olduğu için bizleri çok rahatsız ettiler. Bir soruşturma konusu, sözünü ettiğim su deposuydu. Öğretmenlerin okulda olmadığı bir gün, muhtar su deposunu alıp evine götürür. Öğretmen, depoyu geri getirmesini, deponun okulun olduğunu söyler ve muhtarla tartışırlar. Bunun üzerine öğretmen arkadaş, sudan bahanelerle şikâyet edilir, Kaymakamlığa. Öğretmen, mühendislerle iyi ilişkiler kurup, okula bir su deposu kazandırmanın ve binbir güçlükle okula getirmenin ödülünü alır böylece(!) Yaptıkları bununla da kalmaz bizim öğretmen arkadaşın. Elektrikten anlamaktadır. Köyün sık sık arıza yapan elektrik trafosunu onarmakta, köylüleri karanlıktan kurtarmaktadır. Bu da iyiliğe geçmez. Yine şikâyet edilmektedir bizim öğretmen arkadaş sudan bahanelerle. Elektrik arızası ile öğretmeni şikâyet etme arasında ilişki kurmak tabi ki zor. Durum şöyle: Elektrik trafosu arızalandığı zaman, muhtar kendi arabasıyla ilçeye gidip TEK’ten eleman getirmekte, arıza giderildikten sonra onu geri götürmekte, böylece köy bütçesinden para almaktadır. Bizim öğretmen arızayı giderince, köy bütçesinden para alamaz duruma gelmiştir. Bunun için yine sudan bahanelerle şikâyet eder öğretmen arkadaşı. Ayrıca, öğretmen arkadaşın bir suçu daha vardır. İlçeye kendi arabasıyla gidip gelirken, köylüleri almaktadır. Böylece muhtarın yolcuları, dolayısıyla geliri azalmaktadır. Bundan dolayı şikâyet dilekçesinde, "Öğretmenin dolmuşçuluk yaptığını, devlet memurlarının esas görevlerinin dışında bir iş yapamayacaklarını" belirterek, gereğinin yapılmasını ister.)

Sabah çıkıyoruz öğretmen arkadaşla. Bir süre arabayla gidiyorsak da, yağmur sularının yolda yaptığı tahribatlar ve yolun kısa bir süre sonra bitecek olması nedeniyle, yürümekte karar kılıyoruz. Görüş alanımızda dağ sıraları ve dağ sıralarının hemen altında Karakaya Baraj Gölü var. Ölü deniz gibi son derece hareketsiz. (Canlar yakan, evler yıkan Fırat bu değil sanki. Atatürk Orman Çiftliğindeki uyuşturulmuş aslanlar gibi, dağın kıyısında uyuyor.) Yürüdükçe, yoruldukça bir daha, bir daha seyrediyoruz bu yeşil mavi denizi. Tüm yorgunluklarımızı alıp götürüyor. (Kameramanlar, özel TV’ciler, TRT’ciler, fotoğrafçılar, ressamlar neredesiniz? Bu güzelim görüntülerden mahrum bırakmayın insanları!) Yürürken dut ağaçları ve futbol sahası dikkatimi çekiyor hemen. Dut ağaçlarının çok yaşlı olduğunu ve burada geçmişte ipek böcekçiliği yapıldığını anlatıyor öğretmen arkadaş. Futbol sahasına gelince, aslında buralarda fazla bir düzlük yok. Belki de olan tek yerde Futbol Sahası kurulmuş. Kaleler, öyle uydurma ağaç ya da demir direklerle değil, demir boruların birbirlerine kaynak edilmesiyle yapılmış. Fileleri de var üstelik. Yalnız bu fileler ipten değil teldendi. (Aslında tel fileler yok. Tel fileleri, okul bahçesinin önünden getirip ben yerleştirdim, zihnimde.) Saha dümdüzdü. Barajda çalışan personel, dinlenme saatleriyle, iş saatlerinin dışında hep burada olurmuş. İşçi ve teknik elemanların, iş dışındaki tek ortak yaşantı alanları burası olsa gerek. (Çünkü, yatakhaneleri, hatta yemekhaneleri bile ayrı da.) Haydi gel de küçümse oyunun gücünü artık!

Bir saat kadar yürüdükten sonra, birkaç dakika oturup dinleniyoruz. Karşıda Baraj Gölünde biten bir yol görünüyor. Öğretmen arkadaş, orada, Barajdan önce bir köy bulunduğunu, köyün kamulaştırıldığını ve köylülerin göçürüldüğünü, barajın kapaklarının indirilmesiyle de köyün sular altında kaldığını anlatıyor. Bunun üzerine bir daha, bir daha bakıyorum "yolun sonu"na. Sudan başka hiçbir şey görülmüyor. Yürümeye devam ediyoruz inişli çıkışlı dağ yollarından. Bir dere kesiyor önümüzü. Bu dere susuz derelerden değil. Çok hızlı ve sesli akıyor. (Acelesi var. Fırat’a su yetiştirmeye çalışıyor. Sanki kocaman Fırat’ın kendisine ihtiyacı varmış gibi.) Karşıya geçeceğiz de, nasıl? Kısa bir araştırmadan sonra, doğal köprüyü buluyoruz. Köprü, çınar ağacından oluşuyor. Çınar, dereyi enlemesine kesecek şekilde eğilmiş. Yanında ve karşısında diğer ağaçlar var. Bu ağaçlar korkuluk görevi görüyor. Derenin orta yerine kadar -çünkü çınar burada bitiyor- yandaki ve üstteki ağaçlardan tutunarak yürüyor, sonra karşıya atlıyoruz. Bu işi önce, kılavuzluk yapan öğretmen arkadaş yapıyor. O karşıya geçtikten sonra, çantamı atıyorum. Yakalayıp bir kenara bırakıyor. Sonra ben çıkıyorum çınara, yani köprüye. Diğer ağaçları tutarak, köprünün kaldırıp kaldıramayacağını kontrol ettikten sonra yürüyüp atlıyorum. Karşıda öğretmen arkadaş, ellerini uzatmış bekliyor. (Çınar Köprülerle ilk kez, ilk görev yerim olan Yeşilderede, bir bahar sabahı balığa gittiğimizde karşılaşmıştım. Çobanlar, Çayırğan Dere üzerinde bulunan çınarları karşılıklı keserek yapmışlardı Çınar Köprüleri. Yalnız bu köprülerin bir de özelliği vardı. Örneğin, bu köprüleri yapabilmek için, sadece karşılıklı iki çınarın olması yetmiyordu. Ayrıca bunların derenin ortasına doğru eğimli olmaları gerekiyordu. Bundan sonra, çınarlar köklerine yakın bir yerden, bedenleri-gövdeleri eğilene kadar balta ile kesiliyor ve öyle bırakılıyordu. Daha fazla kesilmesi durumunda, köprü hem çobanları taşıyamazdı, hem de derenin sularıyla birlikte -köprü- gidebilirdi. Karşılıklı olarak iki ağacın aranma gerekçesi ise, hem karşıya geçmek, hem de karşıdan geçmek içindi. Ah bu çobanlar, az köprü yapmamış, az çınarın canına okumamışlardı. Ormancı İbrahim Çavuş –rahmetli-görse, affetmezdi ama, buralara gelemezdi ki.) Bir saatten fazla -son yarım saati de oldukça dik olmak üzere- yol yürüdükten sonra ilk köyümüze varıyoruz. Okulda iki derslik, bir dersliğin yarısını dolduramayacak kadar öğrenci var. Köylüler genellikle İstanbul’a göçmüşler. Ders teftişinden sonra Yönetim Defterlerini istiyorum. Defterler arasında iki tane Öğrenci Kütük Defteri geliyor. Neden iki defter olduğunu soruyorum. Öğretmen, Defterin birinin yolun sonunda, görülmeyen, sular altında kalan köyün ilkokuluna ait olduğunu söylüyor. Köy sular altında kalmaya başlayınca, köylüler Öğrenci Kütük Defteri’ni getirip bu okula bırakmışlar. İşte bir ilkokuldan kalan tek belge bu Defter.

(Bir gün de Trafik Denetleme Müdürlüğünün önünde bekliyorum. Polislere, gideceğim köyü ve nasıl gidileceğini soruyorum. Memurun biri, "Hocam ben sizi şimdi gönderirim", diyerek bir taksi durduruyor ve gideceğim yeri söylüyor. Arabaya binince, şoförün ilk sözü, "Memleketiniz nere hocam?" oluyor. Söyleyince hemşehri çıkıyoruz. Bizim ilçeden, un değirmenini satın aldığımız Celil Usta’nın akrabasıymış. "Hatay nire, Diyarbakır nire", böyle tesadüf olur mu, demeyin. Oluyor işte. Hemşehrim, kısa bir süre sonra, "İşte burası hocam", diyerek okulun önünde indiriyor beni.

Okula girip müdür odasına geçince, masanın üzerinde küçük bir daktilo görüyorum. Hayrola öğretmenim, bu daktilo ne geziyor burada, deyince, öğretmen; "Hocam burada bir kooperatif varmış. Köylülerin çoğu Mersin’e göçünce, kooperatif dağılmış. Kalanlar da, daktiloyu getirip okula teslim etmişler", diyor. Köyde çok az ev kalmıştı. Bunlar da yakında göçeceklermiş, akrabalarının yanına. Köy, ağa köyüydü ve evlerin yeri dahi ağanındı. Terk edilen evlerin hiçbirinin çökmedik damı kalmamıştı. Kerpiç (toprak) duvarlarının bir kısmı çökmüş, kalanı da çökmek üzereydi. Muhtemelen bir-iki yıl içinde, kalan köylüler de göçecek ve toprak evler yıkılıp, toprağa karışacaktı. İşte, köyden kalan tek kanıt ise, belki de bu sarı daktilo olacaktı.)

(Bir teftiş gezisinde de, Seyit Öğretmenin okulunda bir ilaç dolabı ile karşılaşıyorum. Bu dolabı nereden ele geçirdiniz, deyince, Seyit Öğretmen; "Hocam buraya bir Sağlık Ocağı açılmış. Fakat, köy uzak diye, ne ebe, ne de hemşire durdurmak mümkün olabilmiş. Gelen gitmiş, giden gelmemiş bir daha. Derken, kadroyu ilçe merkezine almışlar. Bu Dolabı da okula vermişler" diyor. İşte bir Sağlık Ocağından kalan tek Demirbaş’tı bu ilaç dolabı. Şimdi, kitaplık olarak hizmet veriyor çocuklara.)

Teftişi bitirip diğer köye geçiyoruz. Köy, dağın zirvesine yakın. Nisan sonları olmasına rağmen, güneş görmeyen yerlerde hâlâ kar var. Öğretmen sıkıntılar içinde. Öğrenci sayısı oldukça az. Teftiş uzun sürmüyor. Kısa bir dinlenmeden sonra tekrar yola düşüyoruz. Gidişimiz, buraya gelişimiz kadar zor olmuyor. Hep aşağılara iniyoruz. Gelirken dengesi bozulan ayaklarımız düzeliyor. Düzeliyor da, bizde yürüyebilecek derman kalmamış. Kısa aralıklarla sık sık nefesleniyoruz. Doğal Köprünün yanına gelince, karşıki dağda kayadan fışkıran bir su görünüyor. Su zerrecikler halinde, metrelerce uzaklara fırlıyor da, Göle ulaşamıyor. (Ey TV’ciler, gazeteciler, fotoğrafçılar, bu görüntüleri de insanlardan esirgemeyin, ne olur! Hem sizin işiniz de bu ya. Dört saat yürümeye değer doğrusu. Ayrıca, su zerrecikleri prizma görevi yaptığından, çok renkli, çok doğal, çok güzel görüntüler elde edersiniz. İnanın yorgunluğunuz boşa gitmez, zahmetinize değer.)

(Safinaz, Sen böyle doğal güzellikleri göremezsin. Çünkü Müfettişlik yapmıyorsun. Sahi şimdi ne yapıyorsun?)

Araba yoluna yaklaştığımızda, öğretmen arkadaş ayaklarına ve vücuduna olan hakimiyetini kaybediyor. Ayaklarını nereye atıyorsa, vücudu oraya devriliyor. Benimse, terden kuru ipliğim kalmamış. Tam dört saatin üzerinde yürümüşüz. Arabada hiç konuşmuyoruz. Sadece yürümeye değil, konuşmaya da halimiz kalmamış. Yol boyunca, sadece Yolun Sonunu ve Öğrenci Kütük Defteri’ni düşünüyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 414
Toplam yorum
: 274
Toplam mesaj
: 97
Ort. okunma sayısı
: 1872
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi Planlaması ve Ekonomisi A..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster