Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ocak '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
374
 

Yorgi’nin altınları

Yorgi’nin altınları
 

1851 yılında Museum of Antiquities’de yayımlanan Gilindire Dörtayak Anıtmezarı'na ait bir gravür.


Orta boylu, tıknaz bir adam, sırtında üzüm küfesi, ağır adımlarla tırmanıyordu tozlu dar yolu. Şıhranaya varınca indirdi onu sırtından. Hafifçe eğdi koca sepeti; sol eliyle altından, sağ eliyle de ağzının kenarından tutarak kaldırdı ve silkeleye silkeleye boşalttı üzümleri ince uzun taş havuza. Şapkasını çıkardı, havalandırdı başını.

Az ilerisinde, bir duvarın içinden buz gibi su çıkıyordu. Bakır bir helkenin rahatlıkla daldırılıp doldurulacağı büyüklükte bir de oyuk vardı pınarın gözünden bir metre kadar beride. Adam pınara varınca şapkasını kenara koydu. Elleri suyun içinde soktu. Yüzükoyun uzanarak kana kana içti. Ardından doğruldu; iri elleriyle aldığı bir avuç suyu çarptı yüzüne. Sonra ıslak ellerini kırarmış saçlarına sürdü, şapkasını giydi ve küfesini sırtına alarak inmeye başladı.

“Maşallah, üzüm bol bu sene. Yaş üzümden bile yirmi beş altın kazandım. Allah bilir, kaç deri pekmezimiz olacak. Verdiğine şükür. Daha kesilmedik çok üzüm var. Onların toplanması, çiğnenmesi, şıranın kaynatılması bir hafta sürer. Bakımcılar görmeden odunu da eyleyip getirdim. Tava zaten sıvalı. Yarın başlarız kaynatmaya, inşallah. Duvarı yaptık mı iş bitti sayılır. Şu vurdumduymaz oğlanı da everince gel keyfim gel. Kafama takılan tek şey, Yorgi’nin iki altını. Gönderemedim bir türlü. İskele’ye bir giden olsa da yollayıversem” diyordu kendi kendine.

“Baba, çok yorulduk. Bugünlük yetmez mi” diyen sesin geldiği tarafa çevirdi başını. Küçük oğluydu, yeni yetme bir delikanlı. Semerin iki yanına bağlanmış tahtada taş yüklü eşeği sürüp geliyordu. “Zaten ağam da kaytarmaya başladı” deyince, babası “Haydi, bir sefer daha yapın sonra boşlayıverin” cevabını verdi.

Öbek öbek taş yığılıydı alt sekide. Ormandaki bir tepede yan yana on kadar yıkık vardı, oradan getiriliyordu taşlar. Burası bir kale miydi? Kimler yaşamıştı? Kimse bir şey bilmiyordu bu konuda.

Adam biraz durup aşağıya baktı. Dere kenarında karısı üzüm kesiyordu. Karşı yakadan da birisi iniyordu ona doğru. “Ali Onbaşı’ya benziyor” dedi ve yürümeye başladı hızlı adımlarla. Bir elma ağacın dibine varınca üç yanal elma kopardı. İkisini cebine koydu, diğerini şalvarına sürttü ve ısırdı. Ağacın dibindeki boz topraklı daracık yoldan indi bağa. Elmayı ısıra ısıra ilerliyordu. Karısının yanına varmak üzereyken bitirdi kendi elmasını.

“Al, bir elma da senin için kopardım, ” dedi eşine. “Maşallah, iyi çalışmışsın. Küfeyi doldurur bunlar. Haydi, biraz nefeslenelim. Oturalım şu cevizin dibine.” Gölgede, adam tabakasını çıkardı; sigara sarmaya başladı. “Oğlanlar yorulmuş. Bir sefer daha yapın, sonra da boşlayın dedim.”

- Selamünaleyküm, Adil Ağa. Kolay gelsin.

- Aleykümselâm, Ali Onbaşı. Al, bir elma da sana. Görünmüyordun kaç gündür, nerelerdeydin?

- Sahildeydim, ağam.

- Ne var, ne yok İskele’de?

- Mübadele zamanı gelmiş. Bir yelkenli bekliyor limanda. Rumlar yarın ikindiüstü gideceklermiş.

- Deme ya!

- Yorgi’yi gördüm. Sana selamı var. “Benim iki altını gönderebilirse, göndersin” dedi.

- Ben gidemem ama sabah erkenden yollarım benim haytayla. Haber verdiğin için sağ ol.

- Müsaadenizle, ben gideyim. Gün batmadan yapılacak biraz işim var.

- Güle güle, Ali Onbaşı.

“Keşke birkaç gün önce haberim olsaydı! Hem borcumu öder hem de uğurlardım komşularımızı. Ama şimdi bu kadar işin arasında, gidemem ki” dedi Adil. Kalktı. Gitti küfenin yanına. Karısı bir yandan kendisi diğer yandan doldurdular üzüm salkımlarını iri sepete. Sonra yüklendi küfeyi Adil, tırmanışa geçti.

Akşam yemeği hazırdı, eve vardığında. Tek katlı toprak damın önündeki talvara serilmişti sofra. Taze güz fasulyesi, bulgur pilavı ve semizotu salatası vardı yemekte.

Büyük oğlunun karşısında oturuyordu Adil. İkide bir de göz göze geliyordu onunla.

—Oğlum Mutemet. Sabah İskele’ye gideceksin. Sana iki altın vereceğim, mendilinin ucuna bağlayıp cebine koyacaksın. Sakın düşürme. Sonra da götürüp onu Yorgi’ye teslim edeceksin. Babamın selamı var, iyi yolculuklar diliyor, diyeceksin. Çok işi vardı, gelemedi. Sizleri hiç ama hiç unutmayacakmış, diyeceksin. Ateş gibi gideceksin. Bak, sakın ola nişanlını falan görmeye sapma. Yoksa geç kalırsın. Gemiyi kaçırırsın. Köydeki lavgarların diline düşerim sonra. Parayı yerine buldurmadan dönersen, elimden çekeceğin var. Biraz sonra yola düş diyeceğim ama karanlık çökmek üzere. Ay doğar doğmaz çık yola. İşi hallettikten sonra da uğra nişanlına. Demedi deme. Parayı Yorgi’ye vermeden dönersen, yemin ediyorum, derini yüzerim. Anlaşıldı mı?

- Tamam, baba. Meraklanma, sen.

Adil, yemekten sonra içeri gidip iki altını getirdi ve oğluna verdi. Mutemet mendili çıkardı, parayı ucuna düğümledi. Oyalıydı, mendil. Nişanlısı vermişti. “Bekle beni, geliyorum, kınalı kekliğim” dedi içinden.

Mutemet eşeğe binip yola çıktığında, ülker yükselmiş, Alıç Dağı’na da ayın şavkı vurmuştu. “Su daha soğumamıştır, denize de girerim. Somun ekmeğe de hasret kaldın bütün yaz. Bir tanesinin karnını yardırıp içerisine de koyduracağım helvayı. Sonra da ye babam, ye. Birini de Cazibem için alırım, o da sever helvalı çarşı ekmeğini. Tepikliyordu eşeği bir an önce sahile ulaşmak için.

Gün bir minare boyu bile yükselmemişti, Mutemet yol sapağına vardığında. Deniz ta uzakta görünüyordu. Bir vadi aşacaktı yalnızca. Ana yoldan pek uzakta değildi Cazibelerin bağ evi de. Eşeğin yönünü çevirdi o tarafa doğru. Önce “Gecikirsen, derini yüzerim vallahi” diyen babasının sesini duyar gibi oldu ardından yolun ortasında bacaklarını açmış, kollarını germiş babasını düşledi. Çekti eşeğin yularını. Kararsız kaldı bir süre. “Daha vakit erken, bu gidişle rahat varırım sahile. Cazibe’ye görünmeden geçersem, gücenir bana. Ne de olsa kışa karım olacak. Babamgillerle değil onunla yaşayacağım bundan böyle. Sonra en fazla yarım saat geç kalırım, bundan da bir şey olmaz. Evde kimse yoksa bir öpücük de kârım olur” dedi ve sürdü hayvanını bağ evine doğru.

Kızın babası Cavlak Cebbar’ın hem bağı hem de tarlası vardı. Buğday ekerdi. Ekin dererler, harman kaldırırlardı günlerce. İki öküzüne yetecek kadar samanı ayırır, geri kalanını da satardı. Kışı ta aşağılarda, dere kenarındaki taş evde geçirirler ve ilkyazda da yaylaya çıkarlardı.

Müstakbel damadını görünce bağırdı kızına, bir kütüğün üstüne oturmuş, kahvesini yudumlayan Cebbar:

- Gızım Cazibe! Bak, nişanlın geliyor; yap ona da bir kenger gayfesi.

- Selamünaleyküm.

- Aleykümselâm, damat. Hoş geldin. İş güç zamanı nereye böyle?

- Sahile iniyorum. Rumlar bugün yel çıkınca göçeceklermiş. Babamın iki altın borcu varmış Yorgi’ye; onu vermeye gidiyorum.

- Hele gayfeni bir iç. Sonra saralım eşeğe iki çuval saman. Cazibe’yle gidin aşağı eve. Sen oradan devam edersin, gız da geri döner eşekle. Sen yaya da gidip gelebilirsin; sen dönene kadar biz birkaç sefer yaparız.

Cazibe, elinde kahveyle göründü. “Hoş gelmişsin, ağam” diyebildi yalnızca. Bakıştılar. Mutemet’in yüreği cız etti.

- Ne dersin, Cazibe? Gidersin değil mi Mutemet ile saman götürmeye? Samanı boşaltırsınız. O yoluna devam eder, sen de geri gelirsin.

- Tabi giderim baba.

Mutemet’in de hoşuna gitmişti bu iş. Nişanlısıyla baş başa kalabilecekti. Kahvesini bitirdi. “Haydi, geç kalmayalım. Benim daha gidecek yolum var” dedi.

Çattılar iki saman hararını eşeğe ve iki genç yola düştü. İniyorlardı kıvrıla kıvrıla giden yolda. Issızdı ortalık. El ele tutuşup yürüyorlardı. Mutemet çekiyordu kızı, sarılmak için. O ise “Burada olmaz. Çuvalları boşaltırken nasıl olsa üstümüz başımız saman olacak. Dereye çimmeye gideriz. Söğüdün altında olur. Hem kimsecikler görmez bizi.” Bu sözlerin üstüne heyecanlandı delikanlı ve şap diye öptü kızı boynundan.

Hafiften bir yel esiyordu eve vardıklarında. İki nişanlı birlikte taşıdılar çuvalları toprak dama. Samanlığın deliğinden boşalttılar hararları. Cazibe, boş çuvalı silkeleyiverdi rüzgârın geldiği yönde. Uçuşan samanlar gelip kondu delikanlının üstüne. Kız koşmaya başladı dereye doğru. Mutemet de onun peşinden. Cazibe attı kendini öylece suya. Kabarıverdi elbisesi. Sudan çıkarken ıslak elbise iyice sarmıştı genç kızın incecik bedenini. Cazibe’nin tüm hatları ortadaydı. Delikanlı önce ona baktı sonra çıkardı gömleğini ve şalvarını. Ak donuyla girdi suya. Genç kız, kumsaldaki söğüt ağacının dibinde bağdaş kurup oturmuştu ıslak elbisesiyle. Mutemet çıktı sudan ve gelip oturdu kızın yanına. Sarıldılar birbirlerine. Yuvarlandılar bir süre kumsalda. Delikanlı elini atınca nişanlısının eteğine, “Hayır, evlenmeden olmaz” diyordu genç kız. Zorlamadı, Mutemet. Sardı, öptü sadece. Yeniden suya girdiler. Bir süre kaldılar sarmaş dolaş derede.

Dere boyundaki yaşlı çınarlardan güneş görünmüyordu. Kız evin yolunu tuttu ıslak çamaşırlarıyla. Mutemet, nişanlısı gidince çıkarıp sıktı donunu ve yeniden giydi. Sonra da başladı koşmaya. Bitmek bilmiyordu yol. Nefes nefeseydi yokuşu çıktığında. Cebini yokladı, mendil yerindeydi. Hızlı adımlarla ilerliyordu çamların arasından kıvrıla kıvrıla akıp giden yolda. Koşmaya başladı. Çam ormanı bitmiş; çıtlık, azgan, bodur harnup ve çaltıların arasından geçiyordu şimdi de yol.

Güneş eğilmişti gökyüzünde, Mutemet Zeytinlik’e vardığında. Koca mavi önündeydi. İnanmak istemedi gördüğüne. Gözlerini ovuşturdu önce. Baktı, bir daha baktı. Gemi açmış yelkenini ilerliyordu dalgalar arasında, bir inerek bir çıkarak. Bakakaldı delikanlı geminin ardından. Vurdu ayakkabısının ucunu bir taşa. Ayağı sızladı, yüreği kanadı. Çaresiz, tuttu dönüş yolunu.

İkindiüzeri vardı Cazibe’nin yanına. Anlattı yetişemediğini, boğazı düğümlene düğümlene. İkide bir babası dikiliyordu karşısına, işaretparmağını sallayarak. Mutemet, “Eşeği alıp gideyim” dedi. Baktı, ağayı sarılıydı hayvanın. “Topallıyor, eşek. Yola gidemez” dedi Cavlak Cebbar.

Mutemet, “Pekâlâ. Hoşça kalın” dedikten sonra hızlı adımlarla yürümeye başladı. Kafası karma karışıktı. Ne diyecekti babasına? Hiç yalan söylememişti. Söylese de inanmazdı babası. “Derini yüzerim” ne demekti? Ne yapacaktı acaba? Hem hızlı yürümekten hem de korkudan ter döküyordu delikanlı.

Sumaklı Dere’ye ulaştığında gün batmıştı. Korkusuna bir korku daha eklendi. Dereyi geçtikten sonra iyice daralıyordu yol. Sol taraftaki kayalıkta, üstüne asmanın sarıldığı bir çam vardı. Bol üzüm olurmuş orada. Ayılar da üzüm yemeye gelirmiş. Ya taş yuvarlarlarmış geçen yolcunun üstüne ya da inip parçalarlarmış. Doğru ya da yanlış böyle anlatılırdı yörede. Mutemet var gücüyle koşmaya başladı. Korku kanatlandırırmış insanı. Kendisi de beklemiyordu bu kadar hızlı koşacağını. Çamlar, hayalet gibi üstüne üstüne geliyordu. Düzlüğe çıkınca durdu. Nefes nefeseydi. Kalbi duracak gibiydi. Gömleğini çıkardı. Terden sırılsıklamdı.

Ay doğarken vardı eve. Önce anası uyandı. “Hoş geldin oğlum” dedi “eşeği ne yaptın?” Onların konuşmasına uyandı Adil. Gaz lambasının fitilini çevirdi. Sarı solgun ışıkta gördü oğlunun süklüm püklüm olduğunu. Kalktı yatağından. Mutemet, ucu bağlı mendili uzattı babasına. Adil öyle bir şamar yapıştırdı ki oğluna, sesi karşı dağda yankılandı. “Eşeği de sakatlamışsın. Ben sana ne demiştim, eşek oğlu eşek?” Bir de tekme savurdu oğluna. “Rezil ettin beni, hayvan herif. Derin yüzülene kadar taşları sırtında taşıyacaksın. Kaytarırsan da anam avradım olsun, vururum seni.”

—Karnın aç mı oğlum, diye sordu anası.

—Bir de yemek mi vereceksin bu zibidiye.

Adil gidip yattı yerine. Mutemet koydu başını anasının dizine, başladı sessizce ağlamaya. Kadıncağız oğlunun saçlarını okşarken teninde hissetti onun gözyaşlarını.

Döndü durdu yatağında, kadın. Kocasının oğluna vereceği cezayı düşündükçe uykusu dağılıp gidiyordu. Adil dediğini yapardı, biraz da inatçıydı. Nasıl bir ceza verecekti acaba oğluna?

Güneş doğarken uyandı, kadın. Hazırladı çorbayı. Diğerleri de uyandı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Mutemet ibriği aldı, babasının eline su dökerken üzgün bir ses tonuyla,

—Özür dilerim, baba. Düşünemedim böyle olacağını, dedi.

—Sorumsuzluğunun, baba sözünü dinlememenin cezasını çekeceksin.

Sofrada Adil, küçük oğluna seslendi:

—Şıhranadaki üzümleri sen çiğneyeceksin. Ağabeyinle ben taşocağına gideceğiz.

Baba çorbasını bitirmeden kalktı sofradan.

—Haydi, Mutemet. Düş önüme.

Delikanlı elindeki kaşığı bırakarak kalktı. Duvarda dayalı duran çapayı aldı omzuna. Baba önde, oğlu arkada yürümeye başladılar taşocağına doğru.

Tepeye varınca, iki gün öncesinden çıkartılmış taşlara baktı Adil. Büyükçe birinin yanında durdu, çağırdı oğlunu. “Eğil bakayım” dedi. Tıslayarak kaldırdı taşı ve koydu onu oğlunun sırtına. Bir köşe taşıydı yüklediği.

—Bir elinle bir ucundan diğeriyle de öteki ucundan sıkı tut. Sakın düşüreyim deme.

Mutemet yürümeye başladı. Bacakları titriyor, ayakları birbirine dolanıyordu. Adil, güçlükle yürüyen oğlunun ardından baktı ve sordu:

—Ne oldu, ağır mı geldi?

Önce yanıtlamak istemedi. “Benim yerinde kendisi olsaydı, ne yapardı acaba” dedi kendi kendine, ardından da ekledi:

—Taş değil de ceza ağır geldi, baba.

Kadın bulaşıkları yıkayıp bitirdi. Elini kaşlarının üstüne koyarak aşağılara baktı. Üzüm kütükleri arasında, iki büklüm, bin bir güçlükle yürüyen oğlunu gördü. Dayanamadı ana yüreği, gözleri doldu. “Derisi yüzülecek yavrumun” dedi. Duvarda serili duran çul parçasını aldı ve gitti kocasının yanına. Hâlâ ağlıyordu vardığında. Fistanının eteğini ters çevirerek sildi gözyaşını.

—Yapma, ağam. Etmiş bir cahillik. Affediver gitsin. Nasıl götürsün o ağır taşları, çocuk? Görmüyor musun nasıl yürüdüğünü? Ya düşürüverir de bir tarafını kırarsa, ne olacak?

—Peki, de bakayım; bir ömür boyu ben nasıl çekeceğim o iki altının yükünü?

—Sen de haklısın ama olmuş bir kere. Hem sen demez miydin ölenle ölünmez diye? Suçunu biliyor oğlumuz. Karşı da gelebilirdi sana ama bak gıkı bile çıkmadı. Dersini aldı alacağı kadar.

Mutemet göründü bağda. Belini tutarak onlara doğru geliyordu. Babası çağırdı onu.

—Oğlum! Sigaramla çakmağımı evde unutmuşum. Onları al da şıhranaya dolan.

—Tamam, baba.

Kadın, kocasının boynuna sarıldı.

—Sağ ol, ağam.

—Haydi, şu pekmez işini halledelim, dedi Adil.

Sonra da çapayı aldı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı şıhranaya doğru…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 1664
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster