Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mart '17

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
8
 

Yörük ve manav

Yörük ve manav
 

Manav, çoğunuz için sebze ve meyve satan esnaf anlamı taşıyor. Benim memleketimin adı Manavgat. Biz de “manav”ız. Ama durum sizin düşündüğünüzden biraz farklı.
 
I.
Manavgat ilçesinin kuzeyi Konya ile sınırdır. Manavgat bu yüzden cumhuriyet rejimine gelene kadar çeşitli sebeplerden bazen Konya bazen de Alanya vilayetlerine bağlanmıştır. Manavgat bir yerleşim birimi olarak Alanya’nın içinden doğmuştur. Asıl yerleşim merkezi Alanya’dır. Konya’nın güneyi, Antalya’ya Konya’nın merkezinden daha yakındır ve Antalya ilinin özelliklerini daha çok taşır. Beyşehir’in Akdeniz bölgesinde olduğunu düşünürsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Toroslardaki dağ köylerinin bir kısmı Konya sınırında kalmış, Akdeniz iklimi görülen yerlerdir.
 
Bir ilçeye adını vermiş Manav ifadesi sadece sizin bildiğiniz esnaf anlamı taşımıyor. Birçok anlamı olduğu iddia ediliyor. Hatta kelimenin Türklere Hititlerden ya da Frigyalılardan geldiğini iddia eden tezler bile okudum, açıkcası bana pek zayıf geldi. Kelimenin benim dikkat çekmek istediğim manası ise yerleşik hayata geçmiş göçerlere (yörüklere) manav denmesi. Yerleşik ve göçerler arasında şimdiye kadar gelen bir çekişme vardır. Tarihçiler buna yörük-manav çatışması diyor. Kulağı tozlu çiftçi olmak, yatuk (tembel) olmak, göçerlerin manavları küçümseyen ifade kalıplarıdır. Yörüklere göre manavlar, hürriyetlerini çok ucuza satmıştır. Manavlar da göçerlerin hala dağda yaşama ısrarını anlamaz, onları gayri medeni, görgüsüz bulur. Göçerlerin hayvanlarını otlatmak için tarımla uğraşan yerleşiklerin bahçelerini yağmalamaları da ciddi bir sıkıntıdır. Yörükler bu yüzden devletle bile sık sık karşı karşıya gelmiştir. Devlet onların yerleşmelerini, iskan etmelerini istemiştir. Ama ferman padişahınsa, dağlar göçerlerindir; kolay olmamıştır. Yörüklerin yerleşik hayata geçmemek için direnmeleri Türk tarihinde kanlı savaşlara neden olmuştur. Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer’i bile esir almış, Osmanlının kapıkulu bürokratları ile de çetin mücadelelere girmiştir göçer-Oğuzlar. Bu mücadeleler şiirlere, öykülere, romanlara bile konu olmuştur;
 
Olur mu böyle olur mu 
Evlat babayı vurur mu 
Padişahın askerleri
Bu dünya böyle kalır mı
 
Kara Çadır eğmeyinen 
Ucu yere değmeyinen 
Ne kaçarsın koç Kozanoğlum 
Beş yüz atlı gelmeyinen.( Dadaloğlu)
 
İşte size yukarıda kısaca değindiğim bu yörük-manav çatışmasını ben bizzat ailemde yaşadım. Toroslardaki Konya sınırında kalan ama Antalya’ya daha yakın, Akdeniz iklimi görülen bir köydendir annemler. Babam manav köylüklü, annem göçer köylüklüdür. Köylüklü olmak, bizim Toros dağlarının neredeyse her yerinde kullanılan bir ifade. Manav köylüğünden misin, dağ köylüğünden misin? Cevabı önemli bir sorudur bu. Çoğu zaman aksanınızdan ve -Yaşar Kemal romanlarından öğrendiğim bir tüyodur- yürüyüşünüzden bile anlaşılabilir hangi “köylük”ten olduğunuz zaten. Bu zıtlığa dair garip bir anım var.
 
Bizim oranın köylerinde bayramdan bir önceki gün yani arefe günü “mezar üstüne” gidilir. Ölmüşler için yiyecek içecek dağıtılır, Kuran-ı Kerim okunur. Babamın zengin bir amcası bugünlerin başrolündeki adamdır. Çocuklar herkesin dağıttığı şekerlerden usandığından, bu amca beyin getirdiği meyve suları onlar için çok değerlidir. İki tane çocuk, bu dağıtılan meyve sularından alabildikleri kadar alıp kaçtılar. Amcanın oğlu, bana onları işaret ederek hakaret ediyormuşcasına “Yörük çocukları bunlar!” dedi. Biz de çocuktuk. Onların yadırganan bir kesim olduğunu amcamın oğlu köydeki yakınlarımdan öğrenmişti. Benim içinse durum çok karıştı. Çünkü annemgil, “dağ köylüklü” yörük bir aileydi.
 
II.
Annemin memleketi Beyşehir, babamınki ise Manavgat… Birinin köyü Toros dağlarının içinde diğerininki sahilde. Sahildeki köyümüzde ekim dikim işlerinden çok verim alındığından kimse buğday, arpa, fasıl, nohut gibi pek para etmeyen bakliyat ve tahıl türü ile uğraşmazdı. O yüzden sahil köylerinde patoz göremezsiniz pek. Buğday gibi bitkilerin danelerine ayırmaya yarayan harman dövme makinası yani patoz benim için dağ köylerinin simgesi olmuştur. Köye girdikten sonra semboller zenginleşir aslında; içinde saman tozlarından kalmış, bağcığı olmadığı halde bağcık yeri varmış gibi üstü çizilmiş kara lastik ayakkabılar, un ya da şeker fabrika reklamlı, göze saman tozunu kaçmasını engelleyen önü telli şapkalar ve yine sahil köylerinde görmeye hiç alışık olmadığım eşek arabaları… Ama yine de patozun simgesel önemi başkadır bende. Harman yeri, balyalar ve patoz… Çocukluğumun yazlarında bir iki ay tatil ya da kendi deyimimizle “yaylamak” için gittiğimiz bu köylerin girişindeki bilhassa mavi renkli patozlar, sahilin boğucu nemli havası yerine Torosların ferah havasının, yaylalarının, çoban çeşmelerinin, koyaklarının simgesi olmuştur benim için.
 
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?
(F.Nafiz Çamlıbel)
 
Sahil köylerinin de bu türden sembolleri vardı benim için. Oturduğumuz yer Manavgat’tı ama şehrin merkeziydi. Manavgat’taki köyümüze de her zaman gitme fırsatımız olmuyordu. Oraya gittiğimizde de ilgimi ilk çeken, simgeleşme payesi alan şey Frenk yemişi olmuştu. Dikenli bir kaktüs meyvesi. Dikenli olmasından olacak, kaynanadili de derler. Yemesi çiledir, elinizi keser dikenleri. Ama acayip lezzetlidir. Benim için lezzeti değil, istilacı bir bitki olduğu için köyün bütün yol ve arazi kenarlarında görülen bir fenomen olması önemliydi. Estetik açıdan kimse kıymetli bulmayabilir belki ama benim için bu yemiş; Akdenizdi, limon kokusuydu, nemdi, sarısıcaktı, ölen dedem ve babaannemdi, bayramlardı, yılan korkusuydu… Patoz gibi tarifi zor duygularımın simgesiydi.
 
Limon çiçeklerinden daha aydınlık göğsün
Körfez suları gibi kabarıp alçalıyor.
Seslen bana dağların ardında kalan çocuk,
Antalya’da saatler şimdi kaçı çalıyor?
(Baki Süha Ediboğlu)
 
III.
Göçer ve yerleşik ya da manav ve yörük ailelerin melezi olmam, bu coğrafya ile olan bağımı herkesten farklı bir şekilde kurmamı sağladı. Bin yıllık bir kültürel çatışmanın tam ortasında bulmuştum kendimi. Birbirini hakir gören iki sosyal kesimin bazen haklı bazen haksız olduğunu çok yakından tecrübe ettim. Sahil köyünde yörük gibi davranmadım, dağ köyünde de manav gibi davranmadım. İkiyüzlü olmadım, içimden başka türlü yapmak gelmedi. 
 
Şanslı bir çocukluk geçirmiştim. Frenk yemişi ve patoz gibi simgeler, çocukluğumda işlemişti ruhuma. Bu türden sembol haline şeyler bir yaşam tarzı, bir iklimin halimize tesiri, varlıkları ele alma biçimleri gibi ruhsal süreçleri anlatır. Bunun çocuklukta oluşumu çok ilgi çekicidir. Yetişkin olup bu köylere gittiğimde; sembol haline gelen şeyleri gördüğümde hemen çocukluğuma dönüyorum. Önce o çocuksu hava zihnimi kaplar, oralar hakkındaki düşüncemi oluşturmaya bu atmosfer ile başlarım. Düşünmeye başlamadan önce duygularım devreye girer, objektif olamam hiç. Yahya Kemal gibi bir üstadın, kültürün devamı için anlattıklarıma benzer şekilde bir çocukluk vurgusu yaptığını hatırlıyorum bir yerde. En az seneden seneye, patoz veya Frenk yemişi görmediğim zaman özlüyorum oraları, ruhumda garip bir gedik açılıyor. Şehrin simgeleri kültürel bir tat vermiyor her zaman bana. Yine de kentsoylu bir nesiliz biz, ömrümüzü köyde yaşayacak kadar çoğumuzun cesareti yoktur, bilirim.
 
Son olarak şunu da belirteyim; artık eskisi gibi ne tarım ne de hayvancılık var. Dağ köylerinde ihtiyarlar kaldı sadece. Sahil köylerinde çoluk çocuk hepten turizm sektörüne yöneldi. Yörük-manav çatışması, yaşam pratikleri üzerinden son buldu diyebiliriz. Ama bin yıllık çatışmanın izleri kolay silineceğe de benzemiyor. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 27
Kayıt tarihi
: 07.09.16
 
 

Felsefe ve Tasavvuf ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster