Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Aralık '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
315
 

Yüreğe düşen köz

Yüreğe düşen köz
 

Kelebek çırpınışlarıyla huzursuzca daldığım tilki uykusundan ufak bir çıtırtıyla uyandım. Tedirgin oturduğum sandalyeden düşmemek için büyük bir gayret sarf ettiğim için olacak, her yanım uyuşmuş, kaslarım gerginlikten kalp atışı gibi zonkluyordu… Ürkek  yavru kuş adımlarıyla kapıyı aralayan hemşirenin ışığı yakmasıyla loş ışıkta gözlerim kamaştı. Gayri ihtiyari saatime baktım.Tanrım saat daha  akşamın dokuzuydu. Dışarıda ki hayatın yeni yeni canlanmaya başladığı bu zaman diliminde bu odadaki hayatlar çoktan günün finalini sonlandırmış, karamsar bir uykuya tutsak olmuşlardı. Ömürlerinin son uzatmalarını yaşayan hayatın kitabının sonuç bölümünü çoktan yazmaya başlamış çürümüş bedenlerin derin derin nefes alışları hastane yaşantısının buruk duygularını süsleyen bir melodi gibiydi…

Yan odalardan yükselen öksürük tıksırık bronşitli astımlı hırıltılar, veremli iniltiler akşamın sessizliğinde akortsuz sazlarla çalınan ezgilere benziyordu. Her birinin yalnızlıkları, isimlendiremedikleri sıkıntıları ruhlarından bilinmezliklere açılan bir tünelin sonsuz karanlığında büyüyor  büyüyordu… Yaprakların ömrünü tamamlayıp dökülmeye başladığı ılık bir sonbahar akşamıydı. Dışarıda ki uğultulu sesler seyrek daireler halinde kafamda tur atıyordu. Sıkıntıdan karmakarışık alnım geriliverdi. Bu hastane odasına gelip nice gerçek yaşantıların var olduğunu duyuncaya kadar ne esprili ne cazip yaşantım olduğunu fark etmemiştim… O kadar arabesk o kadar dumanlı ve uzak hüzünler sardı ki düşüncelerimi ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim…

Kanadı kırık bir umuda sarılmışlardı için için koflaşmış çınarlar. Onlarda biliyorlardı tedavilerinin biraz olsun rahatlatıp yaşam takviyesi olduğunu. Odanın içinde bir ölüm sessizliği vardı. Kaba kaba soluk alış/verişler yataklarında birer külçe gibi yatan iki yaşlı hanımı hayata bağlıyordu. Hapishane günlerinden kalan endişeli bakışlarla süzüyordum ikisini de. Gecenin sessizliği içinde ve mehtabın ağaçlardan sızarak aydınlattığı bu hastane odasında sedef bakışlarım matlaştı inci gülüşlerim dondu ağrılarım düşüncelerimi eskitti… Güneşim masmavi denizden çekilmiş içime bir kasvet ağı çöreklenmişti. Bir bilinmez acıyla yoğrulup gözlerimde bir parlayıp bir sönen ıslak bir ışık içinde kayboldum. Bu buz gibi soğuk renksiz fanusun ortasında kendimi yalnızlığın kucağında yetim bir çocuk gibi farz ettim. Kalbime hücum eden acı düşüncelerle o derece kendimden geçmiştim ki…  Namı dillerde şanı türkülerde bir güzel kızın yaylalarında bozlakların ağlattığı Reyhan kızın köyüne 75 yıl öncesine gidiverdim… 13'üne yeni girmişti Reyhan kız. Nafakasını çobanlık yaparak kazanan 3 çocuklu bir ailenin en büyük kızıydı. Gözlerinin rengini mor dağ menekşelerinden dudaklarının rengini Haziran’da kulaklarına küpe yaptığı kirazlardan almıştı. Yanakları gamzeli elma pembesinde, saçları buğday başaklarını andıran iki belik halinde beline kadar uzanıyordu. Sevdalıydı dağlara yaylalara yanık türküler okur yüreğinden taşan pürüzsüz ahenkli nağmelere kurt/kuş eşlik ederdi.

Bu köye geleli bir yıl olmamıştı henüz. Bebek saflığındaki duyuları baharın coşkusuna ayak uydurmuş, nice yaldızlı hayallere yelken açmıştı. Bir uğursuz günde zalim ve tehditkar iki kişi ıssızda çökerttiği Reyhan kızın taptazeyken kuruttu ümitlerini… Çığlıkları yankılandı derin koyaklarda aman dileyen… Çiğnenmiş çiçekler gibi yığıldı kaldı menekşe gözlerinden tomurcuklar sel oldu aktı güneşi harelendi gökyüzü puslandı… Dünyası zindan gibi kararmış ufacık olmuştu öylesine bakıyordu. Ne susmanın ne de çığlık kopartmanın bir yararı yoktu. Acının ve talihin en ağır yumruğuyla bir hiç gibi hissetti kendini… Hafif  serin bir rüzgar sanki endişe ve ümitsizlik içinde çırpınan ruhunu teskin etmek ister gibi bereli yüzünü okşuyordu tatlı tatlı… Bir başka alemden yahut gaipten gelen bir ses gibi aksetti adının söylenmesi avaz avaz… Ihlamur ağaçlarının yapraklarında titreyişler yapan bir mırıltı ile ses verdi. Bakışlarından bir çok şey okunuyordu. Sanki utanç ve ıstırap yüzünde kucaklaşmıştı…

Kaçar gibi uzaklaştılar bu meşum ve kasvetli anların yaşandığı yörelerden. Ne tarım ilacı içmek ne de yar başından atlamak arzu ettiği ecelsiz yok oluşu getirmedi Reyhan kıza… Herkesin gülüp eğlendiği, şen kahkahalar savurduğu yerlerde duramaz düşüncelerinin çağrışımlarına yakıcı rüzgarlarına kapılır giderdi. Arada uzaklardan gelen yanık kaval nağmesini duyar, ruhunun derin uçurumlarında yankılar yapar depreştirirdi anılarını…

 Akşam üstü Akdeniz sahillerinden ılgıt, ılgıt eserek portakal çiçeklerinin kokusunu üfürdü bahçelerden… Birden bir türkü dolandı diline… Sesindeki muhteşem ahenk büyük bir ruh mücadelesini emeline kavuşmamış olan hakiki sevginin ıstıraplarını ne güzel yansıtıyordu. Ama engel olamadı yüreğinin kımıltısına yeşerdi yüreğindeki sevgi tomurcukları baş verdi oynaştığı acılar nihayet buldu. Karanlığın küstahça gülüşleri seyrekleşti ruhu arındı nisan yağmurlarında. Üzerine düşen gölgeler buharlaştı buruşturulup atılmış düşlerinden daha pembe düşler kurmaya başladı… Karşılıklıydı sevileri… Bir aya yakın sürecek bitirici bekleyişlerinin nihayete ermesi için gün saymaya başladılar…

Sular yavaş yavaş kararmaya başlarken gül kokusunu yayla kokusunu getirdi deli yel… Küf kokulu tezek kokulu sokakların kokusu karıştı hafiften… Yakasını bıraktığını sandığı bir bıkkınlık, soğuk bir korku dalgası sardı tüm benliğini… Çöle düşmüş onun izini arıyorken kaybolmuştu… Tuttuğu yegane dal kırılmış içi acı bir gönülle ikinci kez yaşamak zorunda kalmıştı. Zehirli sarmaşıklar sarmıştı hayat ağacını… İflah olmaz bir acıyla yoğruldu gamlı, kasavatlı yüreği… Baş veren sevi tomurcukları yandı kavruldu zemheri ayazında… Koca bir yumruk geldi oturdu böğrüne gittikçe artan karanlığın gölgesinde… Duyulmadı avazı bir kaynaktan akan su gibi pürüzsüz ve ahenkli sesi bir daha…

Gözleri bir noktada dudakları sımsıkı kapalı  yüzünde hiçbir canlılık ifadesi yok bir nevi duygusallık içindeydi. Sanki yüzü dantela dalgaları arasında çok sevilen bir baş portresinin tuval üzerine çizilmiş eskizlerine benziyordu. Gözleri hafifçe çukura kaçmıştı. Şuursuz nazarlarla takip etti sevdiceğinin salını… Etin tırnaktan, canın tenden ayrılışı gibiydi ötelere savrulmak… Yüreği koptu yerinden dehşetle irkildi soğuk bir ter içinden dışına doğru hücum etti. Bir eziklik bir mahvolmuşlukla çağladı içinde bir süredir hapsettiği hıçkırıklar Güneş’in ilk şualarının hissedildiği ana dek… Bir yağmur damlasında ki olmaz olası barut kokusu asi rüzgarlarla savruldu yüzünde çaresiz bir acı peydahlanan Reyhan kıza doğru… Hiçbir kalıba sığmayan düşünceler onlarca paralel sorular geçti kafasından cevabını bilemediği… Solgun nefesi çatlak dudaklarında ki nar çiçeklerinde duraksadı. Yaralı ceylan gibi homurdanan rüzgarlara inat yavaşça kalktı oturduğu yerden. Yorgun bacakları Reyhan kızı taşıyamayacak kadar hantal ve ağırlaşmıştı. Yürüyüşü çok tuhaf rengi kaçmış yüzü karmakarışık beton gibi soğuktu. Acısının yükünü uykuya yükleyip kırık kanadıyla özgürleştirdi düşüncelerini… Sarhoş köpükler gibi savruldu gün akşamdan… Sabaha…

Nadasa bırakılmış tarlalar gibi çoraklaştı pır pır eden yüreği. Gözünde ki menevişli pırıltılar matlaştı, gülüşleri yavanlaştı… Geleceğe kök salmak isteyen bedeni gelinlik giyemeden pörsüdü. Bir sandık gibi dolu üstü yığılı ve kilitliydi… Yaşadıklarından bitap düşmüş hayata bağlayan damarlarından bir çoğu kurumuştu…

Gelin olmadan ana olmuş yarınlara emeklemeye çalışan kardeşlerini evermiş aile büyüklerinin yavaş yavaş dönüşü olmayan meçhule gidişiyle yapayalnız kalmıştı… Varlığına doyamadığı yokluğuna hiç alışamadığı kardeşleri uzak diyarlarda o ise bedeninin çürümesini istediği ata topraklarındaydı… Bu hasretlikler çoğalttı ağrılarını ızdıraba sürükledi şefkat dolu yaraları kabuk bağlamamış yüreğini. Çiçeklerinde vefasızlık yapabileceği anları ömründe pek çok yaşamış yüzündeki çizgiler iyice derinleşmişti. Hayatında garip ve kısmetsiz rastlantılar birbirini kovalamış, yüreği amansız bir dertle harmanlanmaktan yorgun düşmüştü…

Güneşin ilk ölgün ışıklarına dek sürdü kendimle kavgam… Zamanın çarkları arasında ezilmiş acıyı yudum yudum hazmetmiş ısırılmış elmanın yarısını aramaktan bezmiş yaralı ak saçlı analar günün bilinmezliklerine uyanırken düşüncelerimi kuş kanadına yükleyip firar ettim okyanusun engin mavilikli kucağına doğru…

 

 

Nevzat Dağlı bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 64
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 292
Kayıt tarihi
: 25.11.11
 
 

Öğretmenin, öğrenmenin yaşı yoktur felsefesine inanan öğretmenim. Yıllarca okuyarak belleğimde ol..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster