Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Kasım '09

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
1711
 

Yüzyılın En Büyük Yalanı

Yüzyılın En Büyük Yalanı
 

EVRİM TEORİSİNİN ÇÖKÜŞÜ
Evrim teorisi 19. yüzyılın ortalarında Charles Darwin tarafından ortaya atıldığı zaman, ilk başta fazla ciddiye alınmamıştı. Ancak teorinin ideolojik anlamı, kısa sürede yayılmasını sağladı. Bu ideolojik anlam ise, evrim teorisinin İlahi dinlerin temeli olan yaratılış inancına karşı bir alternatif olmasından kaynaklanıyordu. Ateist, materyalist ve pozitivist fikir akımları Darwin'in teorisini hemen sahiplendiler ve bunu dini inançlara karşı bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya başladılar. Başka Marksistler olmak üzere, dini inançlardan rahatsızlık duyan pek çok ideolojik çevre, evrimi kullanarak Allah'ın varlığını inkar etmeye "bilimsel" bir temel oluşturma çabasına giriştiler.Teori, bu ideolojik yönü nedeniyle kısa sürede büyük bir popülarite kazandı. 20. yüzyılda ise pek çok ülkede "resmi" bilim anlayışının bir parçası haline geldi. Okullarda sanki bir "biyoloji kanunu"ymuşçasına okutulmaya, medyada da ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmaya başladı. Bu nedenledir ki, bugün Batı ülkelerindeki "sokaktaki adam", evrimi kendisinden kuşku duyulmayacak bir gerçek sanır. Çoğu insanın dini inançlarını yitirmesinde ise teorinin önemli rolü vardır.

Türkiye'de Evrim

Evrim teorisinin Türkiye'deki geçmişi de Batı'dakine benzerdir. Teoriyi Osmanlı'nın son döneminde en çok gündeme getiren kişi, İttihat ve Terakki'nin en materyalist ve Batı hayranı kanadından mason felsefeci ve yazar Abdullah Cevdet'tir. (Cevdet'in ünlü fikirleri arasında "Türk ırkının damızlık erkek yolu ile ıslah edilmesi projesi" de vardır.) Evrim cumhuriyet döneminde de en çok solcu, özellikle de Marksist çevreler tarafından desteklenmiş, 40'lı yıllarda Marksist eğilimli Köy Enstitüleri'nin temel konularından biri haline gelmiş, sonraki onyıllarda da yine aynı ideolojik çatıdan destek görmüştür. Bugün de hala ders programlarında önemli bir yer tutmaktadır. Hatta son dönemde daha da ön plana çıkarılması için girişimlerde bulunulduğunu görüyoruz.Evrim elbette belirli çevreler açısından ideolojik yönden değerli bir teori olabilir. Ama teori gerçekten bilimsel kıstaslarla incelediğinde aslında bir fiyaskodan ibaret olduğu görülmektedir. Darwin'den bu yana geçen bir buçuk asırda, umulduğu gibi ispatlanmamış, aksine bilimin her yeni gelişmesiyle biraz daha çökmüştür.Şimdi evrimin sözkonusu bilimsel çöküşüne bir bakalım.

Evrim Teorisinin Kısa Tarihi

Evrim teorisinin savunduğu bütün canlıların ortak bir ataya sahip oldukları düşüncesini, ilk kez Fransız biyolog Georges de Buffon, 18. yüzyılın ortasında ileri sürdü. Buffon'a göre canlılar daimi bir değişim geçiriyorlardı ve böylece tek bir türden değişik türler oluşabiliyordu.Fransa'dan duyulan bu ilk sesin yankısı, çok geçmeden İngiltere'den geldi. Erasmus Darwin adlı hırslı bir araştırmacı -ünlü Charles Darwin'in büyükbabası- Buffon'un ortaya attığı fikri geliştirdi ve bugün "evrim teorisi" dediğimiz düşüncenin ilk temel önermelerini ortaya koydu. Erasmus Darwin'e göre canlılar ayrı türler olarak yaratılmamışlardı. Aksine hepsi tek bir atadan geliyorlardı; ihtiyaçlarına göre biçimleniyor, değişikliğe uğruyor ve çeşitleniyorlardı.

Lamarck'ın Çöken Teorisi

Erasmus Darwin'den sonra üçüncü büyük adım, bu kez yine Fransa'dan atıldı. Fransız doğa bilimci Jean Baptiste Lamarck, 19. yüzyılın başında ilk kapsamlı evrim teorisini ortaya attı. Lamarck evrimin mekanizmasını "kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması" olarak açıklıyordu. Buna göre canlıların yaşamları sırasında uğradıkları değişiklikler kalıcıydı ve yeni nesillere kalıtsal olarak aktarılabiliyordu. Bunu ünlü zürafa örneği ile açıklıyordu; ona göre zürafalar bir zamanlar ceylan benzeri birer hayvandılar; ama yüksek dallara erişmek için harcadıkları çaba yavaş yavaş boyunlarını uzatmıştı. Bu teoriye kendisini şiddetle inandıran Lamarck, oldukça iddialı konuşmaktan çekinmiyordu: Bir sülalenin sağ kollarının nesiller boyunca kesilmesi sonucunda yeni doğan bireylerin tek kollu doğacaklarını öne sürmüştü. Lamarck'a göre insanın kökeni ise maymunlar olmalıydı. Tırmanma kabiliyetini kaybetmiş bir dörtayaklı maymun türü, nesiller boyu adaptasyona uğrayarak iki ayaklı bir canlıya ve sonunda insana dönüşmüş olabilirdi.

Lamarck'ın teorisi ortaya atıldığı dönemde büyük sükse yapmıştı, ama sonraları popülaritesini hızla yitirdi. Lamarck'ın teorileri hakkında haklı kuşkulara sahip olanlar, araştırmalara başlamışlardı. 1870 yılında İngiliz biyolog Weismann yaşam sırasında kazanılmış olan özelliklerin bir sonraki nesle aktarılmasının imkansız olduğunu ve böylece Lamarck'ın teorisinin kesin olarak yanlış olduğunu ispatladı. Yeni gelişmeler şunu gösteriyordu: Canlılar bir sonraki nesle genlerini aktarıyorlardı; kesik kollarını ya da sündürdükleri boyunlarını değil. Bir canlının kolunun kesilmesi ya da boynunun bir şekilde "uzaması", onun genlerini etkilemeyeceğine göre, bir sonraki nesli de hiçbir şekilde etkileyemezdi.

Bu nedenle, bugün evrim teorisi olarak bizlere ve tüm dünyaya empoze edilen öğreti, kendini Lamarck'a dayandırmaz. Çünkü Lamarck, biraz fazla iddialı bir yöntem öne sürmekle kendi kendini çok hızlı bir biçimde tüketmiştir.Ancak insanlara yaratılışı reddettirmeyi kendileri için bir misyon olarak belirleyenler, Lamarck'ınkinden biraz daha esnek bir teori bulmakta gecikmemişlerdir. Lamarck'la aynı temel mantığa dayanan, ancak onunki kadar iddialı bir "evrim mekanizması" öne sürmediği için savunulması biraz daha kolay bulunan bu teori, bugün tüm dünyada evrim teorisi olarak bilinen öğretinin temelidir: Darwinizm.

Darwininizm'in Ortaya Çıkışı

Darwinizm'in doğuşu, Erasmus Darwin'in torunu Charles Darwin'in 1859'da yayınladığı "The Origin Of Species By Means Of Natural Selection Or The Preservation Of Favored Races In The Struggle For Life" (Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon veya Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla) isimli kitapla olmuştur. Darwin, Lamarck'ın teorisindeki açık mantık hatalarını elemiş ve canlıların evrimini kalıtsal olarak açıklamak yerine "doğal seleksiyon" tezini ortaya atmıştır. Doğal seleksiyon, en basit tanımla, güçlü ve doğal ortama ayak uydurabilen canlıların hayatta kalması demektir. Darwin "uzun bir argüman" olarak tanımladığı kitabında, yeryüzünde yaşayan tüm canlıların kökeninin ortak olduğunu ve canlıların doğal seleksiyon yoluyla birbirinden türediklerini savunmuştur.

Darwin, sadece ortama en iyi şekilde uyum sağlayanların özelliklerini gelecek nesillere aktardığını söylüyordu. Böylece bu yararlı değişimler zamanla birikerek bireyi atalarından tamamen farklı bir canlıya dönüştürüyordu. İnsan ise, doğal seleksiyon mekanizmasının en gelişmiş ürünüydü. Darwin, "türlerin kökeni"ni bulduğunu düşünüyordu: Bir türün kökeni başka bir türdü.Oysa Darwin tüm bunları öne sürerken, aynı Lamarck gibi, genetik biliminden habersizdi.

Darwinizm'in Eriyişi ve Neo-Darwinizm

Darwin'in kitabının yarattığı yankılar sürerken Avusturyalı botanikçi Mendel 1865 yılında kalıtım kanunlarını keşfetti. Mendel'in yüzyılın başına kadar pek duyulmayan keşifleri 1900'lü yılların başında genetik biliminin ortaya çıkmasıyla önem kazandı. 20. yüzyılın başında ise genler ve kromozomların yapısı keşfedildi.Bu gelişmeler, Darwin'in "uzun argüman"ını da aynı Lamarck'ın teorisi gibi çürütüyordu aslında. Ancak başta da belirttiğimiz gibi, Darwin ortaya "esnek" bir teori atmıştı. Ortaya somut bir evrim mekanizması koymadığı için, Darwin'in teorisini yeni eklemelerle, düzenlemelerle ya da "yama"larla ayakta tutmak, ya da bunun için çabalamak mümkündü. Nitekim onu izlemekte ısrarlı davrananlar da böyle yapacaklardı. Genetik bilimiyle beraber demode olan evrim teorisi, işte bu tür bir revizyona uğradı ve 1940 yılında "sentetik evrim teorisi" ortaya atıldı. Bu teoriye göre Darwin'in teorisindeki varyasyonların kaynağı, bir başka deyişle canlıları evrimleştiren güç, "mutasyon"lardı.

Ancak bu neo-Darwinizm, evrim teorisini kurtarmaya yetmedi. Genetikteki her ilerleme, Darwinizm'e ve neo-Darwinizm'e darbeler indirmeye devam etti. 1950'li yıllarda genetik bilgiyi saklayan DNA molekülünün keşfi, teoriyi büyük bir krize soktu. Fakat evrimciler ısrarlıydılar.

1970'li yıllarda "sıçramalı evrim" gibi yeni bir kavram ortaya atıldı. Kimsenin ne olduğunu tam olarak tanımlayamadığı bu mekanizma, klasik Darwinist öğretiden ciddi bir sapıştı aslında. Çünkü Darwin, kademeli evrime inanıyordu. Buna göre, bir tür, başka bir türe ancak yavaş yavaş, kademeli olarak dönüşebilirdi. Sıçramalı evrim modeli ise canlıların birdenbire, hiçbir ara geçiş formu olmadan bir başka türe dönüştüğünü savunuyordu. Örneğin tarihteki ilk kuşun, nasıl olduğu açıklanamaz bir biçimde, bir sürüngen yumurtasından ortaya çıkmış olabileceği söyleniyordu. Aynı teoriye göre, etobur kara hayvanları, geçirdikleri ani ve kapsamlı bir mutasyonla birdenbire dev balinalara dönüşmüş olabilirlerdi.

Sıçramalı evrim teorisi, ilk bakışta da anlaşıldığı gibi, geniş bir hayal gücünün ürünüydü, bir fantaziydi. Ama bu açık gerçeğe rağmen, bir kısım bilim adamları bu teoriye itibar etmekten çekinmediler. Çünkü Darwin'in öngördüğü evrim modelinin fosil bulguları ile bir türlü ispatlanamaması, onları buna zorluyordu. Darwin, türlerin yavaş yavaş değiştiklerini öne sürmüştü. Bu ise, tarihte yarı kuş-yarı sürüngen, yarı balık-yarı sürüngen gibi ucube varlıkların yaşamış olmasını gerektiriyordu. Ancak evrimci araştırmacıların tüm araştırmalarına ve bulunan yüzbinlerce fosile rağmen, bu tür bir "ara geçiş formu"nun tek bir tanesine bile rastlanamadı.

Evrimciler, sıçramalı evrim modeline, bu büyük fosil fiyaskosunu örtbas edebilmek umuduyla el attılar. Ancak başta da vurguladığımız gibi bunun bir fantazi olduğu son derece açıktı ve çok kısa sürede kendisini tüketti. Bu nedenle, neo-Darwinist öğreti, popülaritesini korumaya devam etti. Sıçramalı evrim modeli ise, hiçbir zaman tutarlı bir model olarak öne sürülmedi, ama kademeli evrim modeline uymadığı açıkça belli olan durumlarda bir kaçış yolu olarak kullanılmaya başlandı. Günümüzde evrimciler, göz, kanat, akciğer gibi karmaşık organların kademeli evrim modelini çok açık biçimde yalanladığını gördüklerinden, bu noktalarda sıçramalı evrim modelinin fantastik izahlarına sığınmak zorunda kalırlar.Sonuçta evrim teorisinin sözkonusu gelişiminin vardığı nokta, yine neo-Darwinizm oldu. Darwin'in Origin of Species'de ortaya attığı "uzun argüman"ın mutasyon teorisi ile yamanmış halinden başka bir şey olmayan neo-Darwinist ya da "sentetik" teori, bugün dünyanın dört bir yanında toplumlara empoze edilen evrim teorisidir.

Evrimin Hayali Mekanizmaları

Neo-Darwinist model, evrimsel değişikliklerin kaynağının canlıların genetik yapısında meydana gelen rasgele mutasyonlar olduğunu söyler. Faydalı mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir, böylece de canlılar evrimleşirler. Bu modele göre canlıya doğal ortamında yardımcı olan faydalı özelliklerin birikmesi sonucu, bu değişiklikler bir süre sonra canlının tür değiştirmesine bile imkan verecek şekle gelirler. Böylece evrim geçiren canlı, bir türden daha gelişmiş üst bir türe "terfi" eder.

Dolayısıyla da bugün evrim teorisi olarak tanımladığımız neo-Darwinist yaklaşım, canlıları evrimleştiren gücün ne olduğu sorusuna karşı iki temel mekanizma öne sürer: Doğal seleksiyon ve mutasyon. Teori, bu ikisinin birbirlerini tamamlayan iki mekanizma olduğu söylemektedir. Buna göre canlılar, mutasyonlarla farklılaşırlar. Bu farklılıkların yararlı olanları ise doğal seleksiyon mekanizması tarafından seçilir ve yaygınlaştırılar. Bunun sonucunda da ortaya yeni bir tür çıkar.Çok makul bir teoriymiş gibi anlatılan bu hikayeyi biraz incelediğimizde ise, aslında ortada hiçbir evrim mekanizmasının olmadığını görürüz. Çünkü ne doğal seleksiyon ne de mutasyonlar, türlerin birbirlerine dönüştükleri iddiasına en ufak bir katkıda bulunmamaktadırlar.

Doğal Seleksiyonun Evrimleştirme Gücü Var mı?

Darwin, evrim teorisini ilk olarak ortaya attığında, en büyük delilleri şahsi gözlemlerine dayanmaktaydı. Bugün dahi evrim teorisinin en önemli kabul edilen delillerinin, deneysel bilgiye değil, araştırmacıların yaptıkları doğal gözlemlere dayandığı kabul edilir. Daha doğrusu, gözlemlere dayanarak yaptıkları çıkarım ve yorumlardır evrimi açıklayan şey. Bunlar ise hemen her zaman spekülatiftir, yani hayalgücüne dayanır.Evrim teorisi lehinde elle tutulur sağlam bir kanıt olmadığı için, evrim sürecinin nasıl gerçekleştiği evrimci kaynaklarda masalsı bir üslupla anlatılır.

Bu tip kaynaklarda rastlanabilecek klasik bir cümle şöyledir: "Önce tek hücreli canlılar oluştu, daha sonra bunlar bir araya gelerek ilk canlı hücre kolonilerini oluşturdular vs..." Ancak evrim teorisi bu tek hücreli canlıların nasıl olup da bir araya gelmeye karar verip bir hücre kolonisi oluşturduklarını sorgulamaz. Bu hücrelerin bir araya gelmeye nasıl karar verdikleri, bu kararı bir şekilde almış olsalar dahi nasıl olup da mükemmel bir şekilde organize olup toplandıkları gibi en kritik, kilit sorular cevaplanmaz.

Evrim teorisine göre, bu sorulara cevap oluşturabilecek tek bir mekanizma vardır: Doğal seleksiyon. İlk tek hücreli canlıları bir araya getiren veya ilk canlıları oluşturan, göze görmeyi öğreten, el, ayak, kulak, böbrek gibi organları icat eden, kuşlara her sene binlerce kilometre uzaklara göç etmeyi ilham eden sihirli mekanizma hep doğal seleksiyondur.

Doğal Seleksiyonun Üç Sözde Delili

Doğal seleksiyon ile evrimleşme teorisinin günümüzün önde gelen savunucularından biri olan Douglas Futuyma'nın 1986 yılında yayınladığı Evrim Biyolojisi isimli kitabı doğal seleksiyon teorisini en açık biçimde anlatan kaynaklardan birisi olarak kabul edilir. Buradaki temel mantık, bazı dış etkenler nedeniyle canlıların genlerinde meydana gelen değişimlerin (yani mutasyonların) bir canlıya olumlu özellikler kazandırması ve bu özelliklerin de doğal seleksiyon sayesinde seçilerek yaygınlaştırılmasıdır.

Futuyma'nın bu yolla evrime en önemli delil olarak gösterdiği örnekler incelendiğinde ise, bunlardan hiçbirisinin, bir türün bir başka türe dönüşmesini ispatlamadığı görülür. Bu konuda verdiği üç temel örnek şunlardır:

1- Bakterilerin ve bazı böceklerin antibiyotiklere ve zehirlere karşı geliştirdikleri direnç.

2- Bazı insan ırklarında görülen ve genetik bir değişmeyle meydana geldiği kabul edilen sıtma hastalığına karşı olan bağışıklık.

3- Endüstri devrimi sırasında İngiltere'de kelebek popülasyonunun renklerinin koyulaşması.

Şimdi bunlara sırasıyla göz atalım:

Bakterilerin ve bazı böceklerin mutasyon geçirerek antibiyotiklere ve zehirlere direnç kazanmaları, bugüne kadar gözlemlenmiş, mutasyonların yararlı oldukları nadir durumlardan birisidir, ancak bu durumun sadece bir istisna olduğu ve evrim teorisi lehinde kullanılamayacağı akılda tutulmalıdır. Çünkü bakterilerin genetik yapısı incelendiği zaman, bu canlıların, diğer kompleks canlıların tümünden farklı bir biçimde, "faydalı mutasyon" yaşamaya uygun bir gen yapısına sahip oldukları görülür. (Oysa, az ilerde değineceğimiz gibi, mutasyonların % 99'undan fazlası zararlı mutasyonlardır.) Bu canlılar, yaşadıkları ortam gereği çok çeşitli kimyasal maddelerle etkileşimde bulundukları için böyle bir savunma mekanizmasına sahiptirler.

Dahası, bakterilerin genetik yapısında meydana gelen bu mutasyonlar, yararlı dahi olsalar, bu canlıların gelişmesini veya tür değiştirmesini sağlamaz. En sık mutasyon geçiren canlılar olan E. Coli bakterileri üzerinde yapılan araştırmalar bu canlıların mutasyon ve doğal seleksiyon yoluyla evrim geçirdikleri tezini tamamen çürütmüştür. 20 dakikada bir kendini bölebilen E. Coli bakterisi, en hızlı çoğalan ve en fazla mutasyon geçiren canlılar arasındadır. Bu bakteriler üzerinde 50 yıldan beri yapılan çalışmalar, bunların kesinlikle mutasyon aracılığıyla tür değiştirmediğini göstermiştir. Bu mutasyon deneylerinde ısının, kuruluğun, dondurularak vakumda kurutmanın, elektriğin, yüksek basıncın, çeşitli kimyasal maddelerin etkileri araştırılmış, sonuçta farklı çevre şartlarında yeni bir türün meydana gelmediği kesin olarak anlaşılmıştır. 50 yıldır elde edilen bakteri sayısı 100 milyon yıldır yaşadığı varsayılan herhangi bir hayvan türünün sayısından fazladır.

Eğer mutasyon ve doğal seleksiyon aracılığıyla bir tür değişimi ihtimali olsaydı, sürekli mutasyon gören bu bakterilerde bir tür değişiminin mutlak surette gözlemlenmesi gerekirdi. Halbuki deneylerin hiçbirinde bakterilerde herhangi bir tür değişikliği görülmemiştir.Mutasyonların tür değiştirici özelliğine verilen ikinci örnek ise, üstte belirttiğimiz gibi, özellikle Akdeniz ırkına mensup insanlarda görülen bir özellik olan ve tek bir gendeki bir mutasyondan meydana geldiği düşünülen sıtmaya karşı olan bağışıklıktır. Ancak bu olayın evrimciler tarafından çoğunlukla belirtilmeyen önemli bir yönü vardır: Bu bağışıklık özelliğini gösteren insanlar, aynı genin zararlı etkisinden dolayı "orak hücre anemisi" adı verilen bir hastalığa yakalanırlar. Kanı hücrelere taşıyan hemoglobin proteinindeki bir hatadan meydana gelen bu hastalık, kişinin genlerinde kayıtlı bulunur.

Dolayısıyla, "faydalı" olduğu ve insan türüne yeni bir olumlu özellik kattığı öne sürülen bu nadir durum, aslında mutasyonların rasgele ve çoğu zaman zararlı olduğunu göstermesi bakımından iyi bir örnek teşkil eder. Mutasyon, çok nadir olarak yararlı bir özellik oluştursa bile, bunun yanında başka bozukluk ve eksiklikler meydana getirmektedir.

Kelebekler Gerçekten Bir Delil mi?

Doğal seleksiyonun gözlemlenebilir örneği olarak gösterilen üçüncü somut konu, yani İngiltere'deki endüstri devrimi dönemi kelebekleri konusu da aynı derecede çürük bir örnektir. Evrimin bu "büyük delili", İngiltere'deki kelebeklerin renklerindeki değişimle ilgilidir: Anlatıldığına göre, 1850'li yıllarda İngiltere'de endüstri devriminin başladığı sıralarda, Manchester yöresindeki ağaçların kabukları açık renklidir. Bu nedenle bu ağaçların üzerlerine konan koyu renkli güve kelebekleri, onlarla beslenen kuşlar tarafından kolayca farkedilirler ve dolayısıyla yaşama şansları çok azdır. Fakat elli yıl sonra endüstri kirliliğinin sonucunda ağaçların kabukları koyulaşır ve buna bağlı olarak bu kez açık renkli güveler kuşlar tarafından sık olarak avlanmaya başlarlar. Sonuçta açık renkli kelebekler sayıca azalırken, koyu renkliler fark edilmedikleri için çoğalırlar.

Evrimciler tarafından sıklıkla doğal seleksiyon aracılığıyla evrimin kanıtı olarak gösterilen bu durumun herhangi bir şekilde evrim teorisi lehinde bir delil olarak kullanılamayacağı aslında son derece açıktır. Her şeyden önce, endüstri devrimi öncesinde de kelebek popülasyonu içinde siyah bireylerin varolduğuna dikkat etmek gerekir. Yani, doğal seleksiyon, daha önce doğada varolmayan bir türü ortaya çıkarmış değildir. Genetik materyale herhangi bir bilgi eklenmesi sözkonusu değildir. Dolayısıyla, "tür değişimi"ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmeleri kesinlikle imkansızdır. Bir kelebeğin başka bir canlı türüne, örneğin bir kuşa dönüşebilmesi için kelebeğin genlerine yeni ilaveler, ve buna bağlı olarak yeni yaşamsal sistemleri oluşturacak apayrı bir matematik programı gerekmektedir. Mutasyonlar herhangi bir şekilde genlere ekleme yapmadıklarından, bu tümüyle imkansızdır.

Mutasyon ve doğal seleksiyona dayandırılan evrimsel mekanizmanın bu üç temel delilinin de hiçbir geçerliğinin olmaması şu sonucu ortaya koyar: Bu mekanizma, evrimcilerin iddia ettikleri gibi canlıya, herhangi bir organ ekleyip organ çıkarma, bir türü başka bir türe dönüştürme gibi özelliklere sahip değildir. Darwin'den günümüze dek bu konuda öne sürülen en "büyük" delil de, İngiltere'deki endüstri devrimi kelebekleri hikayesinin ötesine gidememiştir. Ünlü evrim ideoloğu Fransız zoolog Pierre Grasse, Evolution on Living Organisms adlı kitabının "Evrim ve Doğal Seleksiyon" bölümünü şöyle bitirir:


"J. Huxley ve diğer biyologların evrimin doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla işlediği teorisi, demografik gerçeklerin, genotiplerin bölgesel dalgalanması ve coğrafi dağılımların bir gözleminden başka bir şey değildir. Çoğunlukla ele alınan türler on binlerce sene hiç değişmeden kalmaktadır. Koşullara bağlı olarak meydana gelen dalgalanmalar, genlerin önceden değişmesiyle beraber ele alındığında evrime delil olarak kullanılamaz; ve bunun en güzel delili de milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramayan yaşayan fosillerdir."


Pierre Grasse'nin da itiraf ettiği gibi, fosil kayıtları, çok uzun zaman geçmesine rağmen hiçbir şekilde evrim geçirmemiş hayvanların fosilleriyle doludur. Bu canlıların bu kadar uzun zaman dilimleri içerisinde nasıl olup da evrim geçirmedikleri sorusu ise, evrimcilerin asla açıklayamadıkları bir çelişkidir.

Mutasyonlar Bir Canlıyı Evrimleştirebilir mi?

Daha önce, Neo-Darwinist teorinin, doğal seleksiyonu mutasyonlarla birlikte işleyen bir mekanizma olarak sunduğunu belirtmiştik. Bu ikili mekanizmanın ilk parçasının, yani doğal seleksiyonun geçersizliğini inceledikten sonra, şimdi mutasyonlara daha yakından bakabiliriz.Mutasyonlar, canlılardaki genetik bilgide meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmeler olarak tanımlanabilir. Bunlar hücrelerin çekirdeğinde bulunan DNA'yı etkilerler ve yapısını değişikliğe uğratırlar.

DNA'nın yapısı ve özellikleri incelendiğinde ise herhangi rasgele bir etkinin, böyle hassas bir mekanizmaya ancak zarar verebileceği anlaşılır. Bu sebeple mutasyonların bir canlıyı evrimleştirerek ileriye götürme gücü yoktur. Konu hakkında bilgi sahibi araştırmacılar da bu görüşü doğrulamaktadırlar. B. G. Ranganathan bu konuda şöyle der:


"Mutasyonlar, küçük, rasgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Mutasyonların bütün bu dört özelliği, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek raslantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rasgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek, veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir."


Mutasyon sonucunda geriye dönülemez hasarlar oluşur ve genetik yapısı değişikliğe uğramış canlı, genetik hasarın büyüklüğüne bağlı olarak önceden tahmin edilemeyecek değişimlere uğrar. Eğer mutasyonla meydana gelen hasar, kalıtım (eşey) hücresinde ise bu, bir sonraki nesle de aktarılır.

Mutasyonların Etkisi: Mutlak Zarar

Mutasyonların neden evrimci iddiayı destekleyemeyeceklerini, dört ana maddede açıklamak mümkündür:

1- Mutasyonların net etkisi zararlıdır; mutasyon rastgele meydana geldiği için hemen hemen her zaman mutasyon geçiren canlıya zarar verir. Mantık gereği, mükemmel ve karmaşık olan bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez aksine tahrip eder. Bu açıdan bir canlıyı mutasyona uğratmak, mükemmel bir bilgisayarın mikroçipini kopartıp atmaya veya bu parçayı bilgisayarın başka herhangi bir köşesine monte etmeye benzer. Nasıl bu şekilde bir fayda değil de ancak bir hasar elde edilebiliyorsa aynı şekilde mutasyonlar da genetik materyalde oldukça ciddi hasarlara yol açarlar.

2- Mutasyon sonucunda DNA'ya yeni parça eklenmez. Mutasyonlar varolan genetik materyaldeki kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Bu sebeple mutasyonlar hiçbir şekilde canlıya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazandırmazlar.

3- Canlıların beyin, göz, üreme organları gibi karmaşık organları veya simbiyoz (diğer bir tür hayvanla ortak yaşam), kamuflaj gibi özellikleri, mutasyonla kesinlikle açıklanamaz. Bir gözü retinadan göz kapaklarına kadar oluşturan kırka yakın küçük organelin mutasyonla ortaya çıktıklarını öne sürmek, akıl dışı bir iddiadır. Gözün işlevini görmesi için bu parçaların tümünün bir anda varolmuş olmaları gerekir ki, bu hiçbir bilinçsiz müdahale ile mümkün değildir.

4- Mutasyonun bir sonraki nesile aktarılabilmesi için, üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir. Vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesile aktarılmaz. Örneğin bir insanın gözü, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal formundan farklılaşabilir, ama bu kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir.

Canlıların Karmaşık Yapısı

Mutasyonların etkisini kavramak için, canlıların ne denli gelişmiş ve hassas birer organizmaya sahip oldukları üzerinde durmak gerekir. En ilkel organizma olarak kabul edilen tek hücreli bir canlı bile en ileri derecede özelleşmiş, kendi kendine yetebilen mükemmel bir yapıdır. En basit bir hücre, kendi enerjisini üretebilen, kendini savunabilen, besleyebilen, kendini çoğaltabilen bir yapıya sahiptir. Böyle mükemmel bir yapıya dışarıdan yapılacak en küçük rasgele bir müdahale, en ileri derecede gelişmiş bu yapının kaçınılmaz olarak bozulmasına sebep olacaktır.

Örneğin DNA'ya dışarıdan yapılacak herhangi bir etki, DNA'nın sentezlediği proteinlerin hatalı üretimine yol açar. DNA en basit yaklaşımla bir kalıba benzetilebilir. Bu kalıbın şekline uygun olarak proteinler üretilmektedir. Bu kalıbın üzerinde meydana gelecek herhangi bir değişiklik, bu kalıba dayanılarak yapılan malzemenin de bozuk olmasına yol açacaktır. DNA kendisini kopyaladığında, oluşan her yeni hücre bu hatalı genetik koda sahip olacaktır.Proteinlerin hatalı olarak üretilmeleri ise bunların canlı için büyük önem taşıyan hayati fonksiyonları yerine getirememelerine sebep olur. Bir proteinin yapısını teknik olarak incelediğimiz zaman, bunun ne kadar karmaşık bir yapı olduğunu ve üzerinde yapılan en küçük bir değişikliğin bile buna ancak zarar vereceği anlaşılabilir.

Hücreyi oluşturan ortalama bir protein, her birinin molekül ağırlığı 34, 000 olan, bileşiminde 288 amino asit bulunan 12 farklı amino asit türünden oluşur. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan Mycoplasma Hominis H39'un bile 600 ayrı çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. En mükemmel derecede görevini yerine getiren bu proteinlerden herhangi birinin dışarıdan gelecek bir etkiyle bozulması, hücrede kalıcı hasara yol açar. İnsandaki binlerce çeşit proteinden her birinin özelleşmiş bir görevi yerine getirdiği düşünülürse DNA'da meydana gelen değişimlerin yıkıcı etkisi daha açık olarak anlaşılabilir.

Örneğin insan vücudunda hücrelere oksijen taşıyan "oksihemoglobin" isimli proteinin fonksiyonunu yerine getirememesi, hücrelere kan taşınamamasına ve böylece insanın nefes alabildiği halde ölmesine yol açar.Mutasyon ise vücudun tüm bu hassas mekanizmaları üzerinde meydana gelen rasgele bir karmaşadır ve doğal olarak hemen her zaman zarar verir. Öyle ki mutasyonlar canlının şeklini bozan hasarlara ve çeşitli kanserlere de yol açarlar.Tüm bu durum, mutasyonların hiçbir şekilde bir canlının yararına olamayacağını açıkça ortaya koyar. Bir başka deyişle, evrim teorisi tarafından sihirli bir güç gibi sunulan mutasyonla gelişme varsayımı, tam anlamıyla bir aldatmacadır. Her canlı inanılmaz derecede karmaşık bir organizmaya sahiptir ve tesadüfi değişimler ancak bu organizmaları tahrip eder. Dolayısıyla bu canlıları bu denli mükemmel biçimde var eden güç, evrim teorisinin iddia ettiği gibi bilinçsiz tesadüfler değil, bilinçli bir Yaratıcı olabilir.

Ara Geçiş Formları Çıkmazı

150 yıldır yapılan bütün araştırmalara ve harcanan büyük paralara rağmen Evrim Teorisi'ni destekleyecek bulgular bir türlü ortaya çıkmamaktadır. Oysa, eğer Evrim diye bir şey gerçekleşmiş olsaydı, milyonlarca delilin bulunmuş olması gerekirdi.

Evrimcilerin milyonlarcasını bulmuş olmaları gereken bu "delil"ler, "ara geçiş formu" denen canlıların fosilleridir. Evrimin iddiasına göre, canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Örneğin insan, bu iddiaya göre, maymunlardan dönüşerek oluşmuştur. Bu dönüşüm bir günde olmadığına, hatta Evrimci iddiaya göre yüzbinlerce hatta milyonlarca yıl sürdüğüne göre, yarı insan-yarı maymun milyonlarca canlının yaşamış olması gerekir. Aynı şey sudan karaya geçiş, ya da karadan havaya geçiş için de geçerlidir: Milyonlarca yarı balık-yarı sürüngen, ya da yarı sürüngen-yarı kuş canlının yaşamış olması gerekir. İşte Evrim'deki dönüşümleri gösteren bu "ucube" varlıklara arageçit formu denilir.

Ve eğer Evrim gerçekleşmişse, bu ara geçiş formlarından yüzbinlercesinin fosilleşerek günümüze ulaşmış olması gerekir.

İşte Evrim'in çıkmazı buradadır: Bir yüzyılı aşkın bir süredir hararetle yürütülen "ara geçiş formu bulma" çabalarına rağmen, bir türlü istenen fosiller bulunamamaktadır. Evrimcilerin bu konuda yaptıkları bazı "itiraf"lar, oldukça çarpıcıdır. Örneğin ünlü doğabilimci A. H. Clark, şöyle der:


"Madem ki biz fosil veya yaşayan büyük gruplar arasında geçiş gösteren en ufak bir delile sahip değiliz o halde, böyle ara tiplerin hiç bir zaman olmadığını kesinlikle kabul etmemiz gerekir."


Tanınmış bir genetikçi ve evrimci olan Richard B. Goldschimdt ise, "ara geçiş formu" diye bir şeyin olmadığını itiraf ettikten sonra, türlerin "birden bire ortaya çıktıklarını" şöyle kabul ediyor:


"Pratikte bütün bilinen familyalar görünen herhangi bir geçiş formu olmaksızın aniden ortaya çıkmaktadır."


Ara geçiş formu olmamasının anlamını Evrimciler de kabul etmektedirler: Canlılar "birden bire" ortaya çıkmışlardır. Ve açıktır ki, "birden bire ortaya çıkmak" demek, yaratılmak demektir.Ancak kuşkusuz canlıların "birden bire" ortaya çıkmış, yani yaratılmış oldukları gerçeği, Evrimciler tarafından, "ideolojik" nedenlerden dolayı kabul edilemez. Üstte sözlerini aktardığımız birkaç bilim adamı bunu itiraf etse de, genel olarak Evrimciler, "ara geçiş formu bulunmadığı" gerçeğini kabul etmezler.

Evrim Fiyaskoları

Ara geçiş formlarının yokluğu karşısında Evrimcilerin yaptıkları tek bir şey vardır. Milyonlarca yıl önce yaşamış ve soyu tükenmiş olan bazı canlıların fosillerini bulur ve bu fosillerin birer "ara geçiş formu" olduğunu öne sürerler. Bu yöntemle üretilmiş olan sözde ara geçiş formları da, tüm dünyaya "Evrimin büyük delili" olarak gösterilir. Oysa Evrimciler tarafından "işte ara geçiş formu" diye öne sürülen bir kaç canlının da hiçbiri gerçekte böyle bir özelliğe sahip değildir. Zamanla bu gerçek ortaya çıkmıştır.

Canlısı Bulunan Fosil

Örneğin Evrimciler tarafından yaklaşık 70 milyon yıl önce soyu tükenmiş bir canlı olarak tanıtılan ve sudan karaya geçiş formu olarak gösterilen Coelacanth (Rhipitistian Crossopterigian) adlı balık, Evrimcilerin büyük şaşkınlığı altında, 1939 yılında Madagaskar açıklarında canlı olarak bulunmuştur. Aynı balık daha sonra açık denizlerde 50'ye yakın kez yakalandı. Ve görüldü ki, balığın "ara geçiş formu" olarak tanıtılmasına neden olan organları (iç kulak girintileri, baş tipli omurgası ve yüzme kesesi) hiç de "ara geçiş formu" olacak özelliklere sahip değildi.

Kuşların Hayali Atası

Evrimciler tarafından "işte büyük delil" olarak sunulan ikinci canlı ise, Archaeopteryx adıyla bilinen 135 milyon yıllık bir kuş fosiliydi. Hayvan, kanat kenarlarındaki pençeye benzer organları, küçük dişleri ve kuyruğundaki omurgası nedeniyle Evrimciler tarafından "sürüngenlerden kuşlara geçiş formu" olarak tanıtıldı. Ancak ilerleyen yıllarda, 1984'de Batı Teksas Çölü'nde bulunan 225 milyon yıllık bir kuş fosili tüm bu iddiayı çürüttü. Çünkü Protoavis adı verilen bu hayvan, "kuşların atası" olduğu öne sürülen Archaeopteryx'ten 75 milyon yıl daha yaşlı olmasına rağmen tam bir kuştu. Ayrıca Archaeopteryx'in "ara geçiş formu" olarak gösterilmesindeki en büyük neden olan pençeleri de hiç bir şey ifade etmiyordu: Bugün Güney Amerika'da yaşayan Opisthocomus Hoatzin adlı kuşun da pençeleri vardır.

At Serileri Masalı

Evrim'in "üç büyük delil"inden üçüncüsü ise At Serileri'dir. Evrimciler soyu tükenmiş at türlerini, yalnızca işlerine gelenleri kullanarak küçükten büyüğe doğru dizmiş ve günümüzdeki atın bu seri içinde evrimleşerek oluştuğunu iddia etmişlerdir. Oysa bu sıralamada tırnak sayısı, kaburga sayısı gibi birbirini tutmayan ve sırayı bozan etkenler vardır. Bu nedenle At Serileri'nin de gerçek bir delil olma özelliği yoktur. Evrimcilerin bu At Serileri'nde yaptıkları şey, daha pek çok yerde uyguladıkları gibi, birbirine benzeyen ve soyu tükenmiş hayvanları ard arda dizip bunların birbirinden Evrimleştiğini iddia etmektir. Oysa bu hayvanların birbirinden evrimleştiklerini gösteren hiç bir delil yoktur; tam tersine evrimleşmediklerini gösteren çok sayıda delil vardır."

İşte delil" diye sundukları tüm fosillerin birbiri ardına çürümesi, Evrimcileri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır kuşkusuz. Ancak yine de, "belki bir gün çıkar" umuduyla, delil bulma arayışı sürmektedir.Fakat kurdukları din-dışı dünyayı Evrim Teorisi'ne dayandıran güçlerin "belki" bulunacak bu delilleri beklemeye zamanları yoktur (ki ne kadar beklerlerse beklesinler bulamayacaklardır). Evrim siyasi hedeflere hizmet eden bir düşüncedir ve bu nedenle de ne şekilde olursa olsun ispatlanmalı ve toplumlara kabul ettirilmelidir! Bu işi için gerektiğinde kirli yöntemler, yani sahtekarlıklar da devreye sokulmalıdır.

Nitekim sokulmuştur. Evrimci çalışmaların tarihi, büyük bilim sahtekarlıkları ile doludur.

Evrimcilerin Yaptıkları Sahtekarlıklar

Evrimciler milyonlarca yıl sürdüğünü iddia ettikleri Evrim'e, delil olabilecek tek fosil bile bulamayınca çareyi delilleri kendileri üretmekte buldular. Uzun araştırmalar sonucu elde edilmiş gibi gösterdikleri bu delilleri televizyon, basın ve ders kitaplarına sokarak milyonlarca kişiyi aldattılar. İşte bu sahtekarlıklardan birkaçı.

1- Piltdown Adamı Sahtekarlığı

1912 yılında, Charles Dawson isimli bir İngiliz araştırmacı, İngiltere'nin güneyindeki Piltdown taş ocağı çukurunda bazı kafatası parçaları ve üzerinde iki diş bulunan bir çene kemiği bulduğunu açıkladı. Kafatası insansı, çene kemiği ise maymunsu özellikteydi ve bu özellikleriyle, insanın evrimi düşüncesine büyük destek olduğu düşünüldü. Fosilin yaşı 500.000 yıl olarak tahmin edilerek, ünlü British Museum'da tam 40 yıl sergilendi.

Gerçekte ise büyük bir evrim sahtekarlığıyla karşı karşıya olunduğu ancak 1949 'da ortaya çıktı. 1949'da aynı müzeden paleontolog Kenneth Oakley çene kemiği ve kafatasına o yıllarda yeni keşfedilmiş bir yaş tayini yöntemi olan "flor testi"ni uyguladı. Sonuç hayret vericiydi. Çene kemiği ancak birkaç sene toprak altında kalmıştı. Kafatası ise en fazla birkaç bin yıllıktı. Bu, fosillerin başka yerlerden çıkarılarak Piltdown'a getirildiğinin ve kesinlikle kafatası ve çenenin aynı varlığa ait olmadığının ispatıydı.Ortada açık bir sahtekarlık vardı. Ancak olay bununla bitmiyordu. C.Dawson'un fosillerin yanında bulduğunu iddia ettiği ilkel araçların çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu da ortaya çıkarıldı. Çene kemiği ise kafatasıyla olan uyumsuzluğunu örtbas etmek için eklem yerlerinden tahrip edilmişti. Çene üzerindeki iki diş ise yıpranmış görüntüsü vermek için eğelenmişti.

Charles Dawson'un yaptığı diğer bir sahtekarlık ise fosillere eski görünümü vermek için üzerlerini özel olarak lekelendirmesiydi. 1953'te Oxford Üniversitesi Anatomi Bölümü'nden Le Gras Clark ve J.S.Weiner, kafatası ve çene kemiği üzerindeki araştırmalarıyla, fosillerin kimyasal bir madde (potasyumdikromat) ile özel olarak lekelendirildiğini ortaya çıkardılar. Bu lekeler, kemikler asitle yıkandığında tamamen kaybolmuştu.

1953'de kemiklerin kimyasal analizle tarihlendirilmesiyle bilimadamları Piltdown Adamı'nın dahiyane bir sahtekarlık olduğunu buldular. Kafatası modern bir insanın, çene kemiği de modern bir orangutanındı.Ancak Evrimciler yılmadılar; ne olursa olsun, nasıl olursa olsun kabul ettirilmesi gereken teoriyi, yeni sahtekarlıklarla desteklemeye giriştiler.

2- Java Adamı Sahtekarlığı

Eugène Dubois isimli Hollandalı bir anatomist, 1891 yılında Java'da alınsız bir kafatası, ertesi yıl bu kafatasının 15 metre uzağında 1 adet uyluk kemiği buldu. Kafatası maymunsu, uyluk kemiği ise insansı karakterdeydi.

İki ayrı yerde bulunmasına ve aralarında bir bağlantının olduğunu gösterir en ufak bir kanıt olmamasına rağmen kafatası ve uyluk kemiği aynı varlığa aitmiş gibi tanıtıldı. Fosilin, yarı maymun yarı insan bir varlığa ait olduğu ileri sürüldü ve "dik duran maymun adam" manasına gelen Pithecanthropus Erectus adı verildi.Dr. Dubois sadece maymun ve insan fosillerini birleştirerek bir insan-maymun varlık oluşturmakla kalmamıştı. Dr. Dubois Java Adamı olarak tanıttığı fosilleri bulmadan 2 sene önce 1889'da, aynı devire ait iki modern insan kafatası bulmuştu. Bu kafatasları o devirde yeryüzünde insanların yaşadığını ispat ediyordu. Dolayısıyla Java Adamı'nın insanın atası olma ihtimali kalmıyordu.

Dr. Dubois hayatı boyunca gizlediği bu fosillerin varlığını 1920'de açıkladı. Dahası Java Adamı'nın kafatasının gerçekte büyük bir gibona ait olduğunu da itiraf etti.

3- Nebraska Adamı Sahtekarlığı

1922'de ABD'nin Nebraska Eyaleti'nde bulunan bir dişe dayanılarak bunun maymun ve insan arası bir canlıya ait olduğu iddia edildi. 5 sene boyunca evrimin önemli delilleri arasında gösterildi. Tanınmış dergi ve gazeteler tek bir dişten aldıkları ilhamla hayali çizimler yaptılar. Hatta Illustrated London News'de Nebraska Adamı'na bir de eş çizilmişti. Ancak 1927'de fosilin nesli tükenmiş bir domuz türüne ait olduğu anlaşıldı!

4- Orce Adamı Sahtekarlığı

İspanya'da 1990 yılında bulunan bu fosilin Avrupa'da yaşayan en yaşlı insana ait olduğu öne sürüldü ve bulunduğu yerin adı verilerek "Orce Man" (Orce Adamı) denildi. Ancak Fransız uzmanlar yaptıkları karşılaştırmalı çalışmalardan sonra kafatasının gerçekte 6 aylık bir eşeğe ait olduğunu ispatladılar!

Sahte Çizimler

Bunlar, Evrimcilerin ortaya attıkları sahte delillerdir. Ancak tüm bu tecrübeler, bu sahte delillerin pek işe yaramadığını, zaman içinde gerçeğin ortaya çıktığını göstermiştir. Öyle ya, bir insan kafatasına bir yıllık bir orangutan çenesi monte edip bunu "500 bin yıllık fosil" olarak insanlara yutturmaya kalkmak, ya da bir domuz dişinden yola çıkarak maymun-insan arageçit formu çizmek oldukça tehlikelidir. Bu sahtekarlıklar kolayca ortaya çıkıp birer skandala dönüşebilir.

Bu nedenle çoğu Evrimci bu tür tehlikeli numaralara girişmektense ufak sahtekarlıkları tercih etmiştir. Yapılan şey gayet basittir: Elde edilen farklı fosiller üzerinde biraz oynayınca, Evrimi sözde ispatlayan deliller üretmek mümkün olabilmektedir. Ufak rakam ya da şekil oyunları ile, en azından "zararlı" (yani Evrimi yalanlayan) deliller göz önünden uzaklaştırılabilir.Bu aldatmacanın bir örneği, Evrimciler tarafından yapılan "rekonstrüksiyon" çizimlerdir. Evrimci yayınlara baktığınızda bu çizimlere bolca rastlanır. Çizimlerde yarı insan-yarı maymun yaratıklar, çoğu kez "ailece", yer alır. Kıllı vücudlara, hafif eğik bir yürüyüşe, maymun-insan karışımı bir yüze sahip olan bu yaratıklar, Evrimci "bilim adamları" tarafından sözde bulunan fosillerden yola çıkılarak çizilmişlerdir.Oysa bu çizimlerin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bulunan fosiller, yalnızca canlının kemik yapısı hakkında bilgi verir. Bu fosillerden yola çıkarak bulunan canlının vücudunun ne derece "kıllı" olduğu hakkında bir fikir yürütülemez. Aynı şekilde, canlının burnu, kulakları, dudakları saçları hakkında da hiç bir bilgi bulunamaz. Oysa Evrimciler, çizimlerde en çok burun, dudak ve kulak gibi organları yarı insan-yarı maymun şeklinde göstermektedirler.

Evrim ve Marksizm

Bu yazıdizisinin başından beri incelediğimiz bilgilerin tümü, evrim teorinin hiç bir bilimsel geçerliliği olmadığını, ama buna karşın hala ısrarla bilimsel bir gerçek gibi sunulduğunu gösteriyor. Bu noktada doğal olarak hemen "niçin" sorusu akla gelir. Cevap, evrim teorisi ile materyalist felsefe arasındaki ilişkidir.

Materyalist felsefe maddenin ezelden beri var olduğunu iddia eder ve Allah'ın varlığını da reddeder. Bu felsefeye göre herşeyin aslı maddedir. Ruhun, ölümden sonra yaşam gibi kavramların hiç biri kabul edilmez. İşte bu felsefenin biyolojik yönünü dolduran teori evrimdir. Evrim, bu nedenle ortaya atıldığı günden beri ısrarla savunulmaktadır.Materyalist felsefenin en önde gelen temsilcileri ise Marksistlerdir. Bu yüzden evrim teorisi ile Marksizm arasında kopmaz bir bağ vardır.

Karl Marx'ın ailesi Yahudi asıllıydı, fakat Marx'ın küçüklüğünde Protestanlığı kabul etmişler ve ona da Hıristiyan bir eğitim vermişlerdi. Ancak genç Marx'ın fikirleri ateizmin egemen olduğu Alman okullarında hızla değişti. Kısa sürede dini inançlarından vazgeçti ve dahası şiddetli bir din aleyhtarı haline geldi. Henüz gençlik yıllarında "amacım Tanrı'yı tahtından indirmektir" diyordu. Bu yolda kendisine sembolik olduğunu düşündüğü bir yol gösterici de edinmişti: Kolej yıllarında yazdığı bazı şiirleri "Oulanem"e adıyordu; Oulanem, bazı mistik öğretilerde Şeytan'a verilen isimdi.

Marx, o dönemlerde Alman düşüncesinde tam bir egemenlik kurmuş olan Hegel'in geliştirdiği diyalektiği materyalizme uydurdu ve diyalektik materyalizmi, ya da öteki adıyla bilimsel sosyalizmi kurdu. Tüm bir yaşamını, en yakın dostu Engels'ten gördüğü entellektüel ve maddi yardımın da sayesinde, bu bilimsel sosyalizmi geliştirmeye adadı. Ve ortaya, tüm insanlık tarihini açıklayan, daha doğrusu açıkladığını sanan sofistike bir ideoloji bıraktı.

Marx, tarihin gelişimini ekonomiye dayandırıyordu. Toplum, tarih içinde çeşitli evrelerden geçiyordu ve bu evreleri belirleyen faktör üretim araçlarıyla üretim ilişkilerindeki değişimdi. Ekonomi, diğer her şeyin belirleyicisiydi. Bu ideoloji içinde, din de ekonomik çıkarlar adına uydurulmuş bir masal olarak tanımlanıyordu; egemen sınıflar, ezdikleri sınıfları pasifize etmek için dini geliştirmişlerdi ve din "halkın afyonu"ydu.

Marx, ayrıca toplumların bir gelişim süreci içinde birbirlerini izlediklerini düşünüyordu. Köleci toplum feodal topluma, feodal toplum kapitalist topluma dönüşmüştü, sonunda bir devrim sayesinde sosyalist toplum kurulacak ve tarihin en ileri evresine varılacaktı. Kısacası Marx'ın görüşleri, Darwin'in Origin of Species'i yayınlamasından da önce, evrimciydi. Ancak Marx ve Engels, bir şeyi açıklamakta zorlanıyorlardı: Canlıların nasıl varolduğu sorusu. Çünkü canlıları "yaratılmamışlık" temelinde açıklayan bir tez olmadıkça, dinin uydurulmuş bir afyon olduğunu öne sürmek ve tüm tarihi maddeye dayandırmak mümkün olamazdı.

Marx'ın beklediği açıklama, Darwin'den geldi. Marx, Origin of Species'i eline alır almaz kitabın önemini anladı. Engels'e yazdığı 19 Aralık 1860 tarihli mektubunda, Darwin'in kitabı için "bizim görüşlerimizin tabii tarih temelini içeren kitap budur işte" diyordu. 16 Ocak 1861'de Lassalle'a yazdığı mektupta şöyle diyordu:


"Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor."


Marx, Darwin'e olan sempatisini en büyük eseri Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek de göstermişti. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şöyle yazmıştı: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan".Marx'ın büyük yoldaşı Engels ise Darwin'e olan hayranlığını şöyle belirtmişti: "Tabiat metafizik olarak değil, diyalektik olarak işlemektedir. Bununla ilgili olarak herkesten önce Charles Darwin'in adı anılmalıdır." Engels, Darwin'i, onu Marx'la eş tutacak biçimde övüyor ve "Darwin nasıl organik doğadaki evrim yasasını keşfettiyse, Marx da insanoğlunun tarihindeki evrim yasasını keşfetti" diyordu.

Komünizmin bu iki kurucusu tarafından bu denli yüceltilen evrim teorisi, doğal olarak onların takipçileri tarafından da hararetle benimsendi. Dünyanın her neresinde olursa olsun, her türlü komünist rejim ya da hareket, Darwinizm'i ve neo-Darwinizm'i sonuna dek savundu, onu kendi entellektüel çatısının temel taşlarından biri olarak kabul etti.

Bu Darwinist yoldaşların en ünlülerinden biri ve kuşkusuz en kanlısı ise Joseph Stalin'di. Stalin, Çarlık dönemindeki çocukluk yıllarında Hıristiyan eğitimi veren bir okula gitmişti. Ve okulda geçirdiği yılların çoğunda da inançlı bir Hıristiyandı. Ancak bir gün bir kitap okudu ve hayatı değişti. Kitap, Origin of Species idi. Ateizmi benimsedikten sonra da kısa süre içinde Komünist Parti saflarına katıldı. 60 milyon insanın hayatına malolduğu tahmin edilen yönetimi boyunca da, evrim propagandasına büyük bir önem verdi. Otobiyografisinde şöyle yazıyordu: "Okullardaki öğrencilerimizin zihnini altı günde yaratılış efsanesinden temizlemek için onlara üç şeyi özellikle öğretmeliyiz: Dünyanın yaşını, jeolojik orijinini ve Darwin'in öğretilerini."

Evrimin Çöküşünün Ardından: Bilinçli Dizayn Teorisi

Bu yazıdizisinin başından bu yana incelediğimiz bilgiler, canlı hayatın moleküler düzeydeki yapısının hiçbir şekilde tesadüfle açıklanamayacağını göstermektedir. Bu da hayatın bilinçli bir Yaratıcı tarafından varedilmiş olduğu anlamına gelir. Nitekim bugün mikrobiyolojinin önemli isimleri evrimi savunamaz hale gelmişlerdir. Bunun yerine, bir başka teori sözkonusu bilim adamları arasında yaygınlaşmaktadır: "Bilinçli dizayn" teorisi.

Bu teoriyi savunan bilim adamları, canlılığın bilinçli bir "dizayn edici" tarafından varedildiğinin çok açık olduğunu vurgulamaktadırlar. Ortada çok somut bir gerçek ve çok basit bir mantık vardır: Karmaşık bir sistem ya da çok detaylı bir biçimde şekillendirilmiş bir yapı, ancak bilinçli bir dizayn sonucunda ortaya çıkabilir. Örneğin ABD'deki ünlü Rushmore dağını gören hiç kimse, bu dağın üzerindeki yüzlerin dizayn edildiğinden kuşku duymaz. Çünkü dağın yüzüne kazınan dört Amerikan Başkanının yüzleri, çok belirgin bir heykeltraşlık eseridir. Bu yüzlerin "tesadüfen", yani rüzgar, deprem, yıldırım gibi faktörlerle oluştuğunu öne sürmek ise hiçbir mantığa sığmaz Ancak yine de çoğu bilim adamı bu gerçeği kabul etmekte zorlanmakta ve hala evrim teorisine sadık kalmaya çalışmaktadır. Bilinçli dizayn teorisinin önde gelen savunucularından biri olan Amerikalı mikrobiyolog Michael J. Behe, mikrobiyolojik bulguların evrimciler açısından ortaya koyduğu bu büyük açmazı şöyle anlatır:


"Son kırk yıl içinde, modern biokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. Onbinlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar...


Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: "Dizayn!" Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer, onbinlerce insanın "Eureka" çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı...

Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine, hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında, utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar; çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar.


Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn entellektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor. Çünkü, bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez bir Tanrı'nın varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırıyor onlara."


Evet, bilim dünyasının bilinçli dizayn kavramına elden geldiğince uzak durmaya çalışmasının tek nedeni budur. Bu dünyanın önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü ateisttirler ve ne olursa olsun bu "dünya görüşü"nü korumaya çalışmaktadırlar. Bilim, onların gözünde, bu dünya görüşünü desteklemek için kullanılacak bir araçtır; gerçekleri ortaya çıkarmak için kullanılacak bir araç değil...

Tüm bu "bilim adamları"nın, apaçık gözlemlenen bir gerçek olan bilinçli dizaynı (yani yaratılışı) kabul etmemek için sürdürdükleri tüm bu çabalar, bizlere önemli bir gerçeği göstermektedir. Bu bilim adamları ve aslında onların elinde şekillenen evrimci bilim anlayışı, tümüyle ideolojik bir temel üzerinde durmaktadır. İdeoloji, bir yaratıcının, yani Allah'ın varlığının ne olursa olsun inkar edilmesini gerektirmektedir. Evrim teorisi adına sürdürülen bütün "bilimsel" çabaların yegane amacı, budur.

Bu durumda, Evrim teorisinin bilimsel yönden tamamen çürük bir teori olması ise, bizlere yaratılışın kesin bir gerçek olduğunu gösterir. Çünkü Allah'ın varlığını inkar eden her türlü materyalist felsefe ve ideolojinin yüzlerce yıldır ortaya koyabildiği tek iddia evrim teorisidir. Evrim, hiç bir bilimsel değeri olmayan bir aldatmaca olduğuna göre de, geriye tek bir alternatif kalmaktadır: Tüm canlıların üstün bir güce va akla sahip bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kabul etmek


kaynak:http://www.harunyahya.org/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 145
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1078
Kayıt tarihi
: 08.11.09
 
 

Dünyaya sevginin hakim olması için iyilerin ittifak etmesi gerektiğine inanıyorum. Sevgi, şefkat,..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster