Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ekim '16

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
145
 

Zaman, bellek, hatırlama, unutma, ehli hâl

Zaman, bellek, hatırlama, unutma, ehli hâl
 

Zaman üzerine iki sene önce yazdığım bir yazı.
Bugünlerde yine düşünüyorum zamanı, hep düşünüyorum aslında.
Allah evreni ne zaman yarattı? İbnü'l-Arabî için bu soru geçersizdir, arada boşluk yoktur diyor. Aksi halde boşluk, Tanrıyla ezelde karşı karşıya gelir, ilahlaşırdı.
İbn Sînâ da zamanın ezeli niteliğini vurguluyor, Tanrının zat bakımından önceliğini belirterek...
Zaman içinden çıkılması zor bir konu; hem gündelik hayatımızın ayrıntılarında hem de metafiziğimizin ayrıntılarında bizi yoran...
Kutsal Kitabe'de dediği gibi: Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu ölümlü imiş...
 
(Yazının sonunu dergâh ile bağlamışım, şimdi bundan vazgeçmiş değilim ama tahkikin ayrılmadığı tasavvuf anlayışı şartıyla...)
 
"Geçen gün ömürdendir" diyor türküde. Geçmiş, gelecek ve şimdi’yi nasıl anladığını, algıladığını düşünüyorum türküyü yazanın. Zamanın bir boyutunu hep kaybediyoruz sanki. Geçmiş, gelecek ve şimdi; insanca yaşamak için neden bir araya gelmez zihinde? 
 
I.
 
Geçmişi hatırlamak, geleceği tasarlamak ve şimdiyi yaşamak… Şimdi yaşayabilmek için geçmişte yaşananların bir kısmının unutulması ve bir kısmının hatırlanması gerekir. Ve bu unutma ve hatırlama tam zamanında olmalı. Geçmişte ayrıldığınız sevgilinizi unutursanız bugün yeni ilişkilere açık olursunuz. Unutamaz da hatrınızdan çıkaramazsanız, yaşayamazsınız. İnsanın geçmişinden birtakım şeyleri unutması gerektiğini söylediğimizde bunların hafızadan tamamen kazınmasından bahsetmiyoruz. Bu hafızadan tamamen kazıma, hayvanların yaptığı ve sadece hayvanların yapabileceği bir şey. Unutmaktan kastımız, şimdiki halinize mazide yaşananların etkisini kırmaktır. Yoksa yaşam için iradeniz sakatlanır. Hep derler ya hani, geçmişin kötü olaylarını ve geleceğin karamsarlığını bir kenara bırakıp bugünü yaşamayı öğrenin diye… Doğru olabilir bu, ama zamanın üç boyutundan birini zihinde kaçırmak, bana sorarsanız sıkıntıyla sonuçlanıyor. Bugün’ü yaşamaktaki ısrar saçma olabilir. Hayvanın mutluluğu tamdır. Hayvan için geçmiş ve gelecek yoktur, an’ı sadece o yaşar. İnsanın an’ı yaşamaktaki ısrarı medeni yaşamı kaybetmekle sonuçlanabilir. Ki gidişat bu yönde.
 
Çok hassas bir mesele şu zaman…
 
II.
 
Modern dünyada insanın zaman algısını birtakım etkenler değiştirdi: Hız, haz, hareket, tüketim, ışık vs… “An’ı yaşa” sloganı modern dünyanın zaman algısının bir özeti gibi. An’ı yaşamak, yukarıda da dediğimiz gibi, hayvana özgü olup insan için imkansızdır. Buna insanın zekası ve hafızası müsaade etmez. İnsan, mutluluğun an’da olduğu iddiası ile kandırılmıştır. An’da, geçmişini ve geleceğini yok edip mutlu olmak ister. Bu olmayınca bundan kaçmak ister. Tekrar geçmiş ve geleceği yoklar. 
 
İşte iki insan tipi böyle ortaya çıkıyor; geçmişini unutup geleceğini düşünmeyerek, şimdi’yi ya da an’ı yaşamak isteyip bunu başaramayan insanların bir kısmı geçmişe, bir kısmı geleceğe bağlamıştır umudunu. İkisi de çare değildir, an’ı yaşamanın çare olmadığı gibi. İnsan zamanın boyutlarının birini dahi ihmal etse insanlıktan taviz verip zamanın kölesi olmaya başlar. 
 
Biraz daha açayım şu geçmişte ve gelecekte yaşamak isteyen insan tiplerini… 
 
Gelecek’ten beklentisi olabilir insanın, bu hepimiz için geçerli. Ama geleceğe yönelen insanın amacı bugünden kaçmaksa; yaşam tam da bugünden sökülmeye başlar, bir daha dikiş tutmamak üzere. O gelecek’te beklenilen gün gelince, bu gelecek’e yönelen insan tipi, o gün de tekrar gelecek’ten başka bir gün seçer, tekrar yaşamdan kaçar. Filozofun dediği gibi “Beklemek, ahlaksız kılar.” onu. Sürekli ertelediği ve beklediği yaşamın kendisidir, zamanı teslim almaktır. Ama bir türlü kendini aşıp da bunu yapamaz. 
Erteler…
 
Diğeri tip ise, sırtını geleceğe dönmüş, geçen günleri geçmiş’e akıtarak geçmiş’te yaşadıkları ile kendini kurmaya çalışır. Bugün, geçmişe dahil olunca onun için anlam kazanır. Hafızasından ne bulursa kendine onunla tatmin olmaya çalışır. Geçmiş, bugün’ün yok olması için bugünkü varoluşa anlam aranan bir mahzene dönüşür. Bugün ya da an, bu tipteki insanlar için sanki geçmişin düşünülmesi için vardır. Düşünce geçmiş’e kilitlenmiştir. 
 
Kurgular…
 
III.
 
Geçmiş ve gelecek, bugün’de ya da an’da nasıl buluşur peki?.. 
 
Ben bunun çözümünün rastlantı ile yüzleşmek olduğunu düşünüyorum. İnsan kendini ve şeyleri düşünürken, zeka durumu başta olmak üzere birçok etkenden dolayı bazı rastlantılarla karşılaşır. (Bu rastlantı, Tanrı iradesine karşı bir irade anlamında değil.) Bir şey düşünmeye başladığınızda, yaşınız, cinsiyetiniz, zeka düzeyiniz, sıkıntılarınız vs… gibi etkenler düşünmenizi etkiler. Düşünmek; kişinin odaklanarak, düşündüğü konu üzerine yapışan konu ile alakasız rastlantısal şeyleri temizlemesidir. Sahici ya da samimi düşünme budur. Kendini ispatlamak isteyenlerin, görünüş meraklısı olanların, düşünür densin diye düşünenlerin, sınav ya da proje kaygısı ile düşünenlerin yapamadığı iş budur. 
 
Her gün kendini düşündüğünü zanneden zavallı insanların, kendini düşünürken kendisiyle ilgili alakasız konuları düşünmesi… Tesadüfen eline geçen bir kitapla hayatın amacını bulabileceği zannı… İlk defa gördüğü bir kıza aşık olduğunu sananlar… Misaller çoğaltılabilir. (Modern insanın hayattan karşı bu saçma tutumunu en güzel anlatan eser bence Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken isimli eseridir.) Düşüncede ve hayatta rastlantı, modern insanı düşünmekten hep alıkoyar. Her gün akşama kadar düşündüğü ve yaşadığı bir rastlantı silsilesine dönüşür hayatı. Düşünceyi ve deneyimi rastlantıdan temizlemez hatta daha çok rastlantı arar. Düşünmeden ve tecrübe etmeden, hayvan gibi, ancak böyle yaşanır çünkü.
 
Mesela ölüm’ü nasıl düşündüğümüzü ele alalım. Ölüm hepimiz için bir gerçektir. Ölüm, hiçbir zaman kendi ölümümüz olarak aklımıza gelmez. Rastlantı üzerine, camiden kaldırılan cenazeyi gördüğümüzde ya da haber bültenlerinde hep “başkasının ölümü” olarak aklımıza gelir. Burada, bu rastlantı üzerine kendi ölümümüzü düşünürsek, yani ölüm düşüncesinden başkasının ölümü şeklindeki rastlantıyı bırakarak düşünmeye devam edersek, yani ölüm ile kendi alakamızı kurarsak, yani rastlantı yerine ilgi kurarsak ölümle başka türlü düşünmüş oluruz. Sahici düşünmek budur ve konumuz ölüm olduğu için bunun özel bir adı vardır: Ölüm rabıtası…
 
IV.
 
"Şu düşündürücü çağımızda, daha da düşündürücü olan, bizim hala düşünmüyor olduğumuzdur." M. Heidegger
 
Bugün insanın zamanla esas problemi, düşüncesinde ve tecrübesindeki bu rastlantısallıktır. Sahici bir yaşam, zamanın boyutlarından birinin terk edilmesi ile kaybediliyor. Kendimiz ve düşüncemiz üzerine düşündüğümüzde, sahici olarak düşündüğümüzde, zamanı tüm boyutları ile teslim alabileceğiz. 
 
Saatimiz hep şimdi, şimdiyi geçiyor. Zaman artık nitelik olmaktan çıktı. 
 
Zamanı bugünün insanı nasıl geri teslim alır, sahici olarak nasıl düşünmeye ve yaşamaya başlar, buna benim seküler bir cevabım yok. İşaret edebileceğim tek yer Dergâh’tır, mürşid-i kâmil’dir…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 60
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 315
Kayıt tarihi
: 07.09.16
 
 

SBF-Mülkiye mezunu, TCDD'de Memur. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster