Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '07

 
Kategori
Sivil Toplum
Okunma Sayısı
340
 

Zamanda ne kadar geri gitmeye katlanabilirsiniz?

Zamanda ne kadar geri gitmeye katlanabilirsiniz?
 

1980’li yılların sonunda ülkemizde pazar araştırması, pazarlama yöntemleri, müşteri sınıflandırılması vb. kavramlarının gelişmesi ile, anket uygulaması da yavaş yavaş sosyal-ticari bir nitelik taşımaya başlamıştı. Bu dönemlerde özellikle Büyükşehirlerde üniversite öğrencileri için anketör olmak önemli ek gelir fırsatları yaratırdı. Bende birkaç kez bu tip anket çalışması yürüttüğümü hatırlıyorum.

Ancak o dönemde yapılan anketlerin, günümüzde yapılanlara göre oldukça ilkel olduğunu ve aşırı yönlendirici nitelik taşıdığını da hatırlıyorum.

Firmaların özellikle, ürünlerinin ve markalarının tanınırlıklarını, bu markaların yarattığı etkiyi, müşterinin yaratılmaya çalışılan kimlikten ne kadar ve ne şekilde etkilendiğini açığa çıkarmaya yarayan anketler, birazda zihinlerde zaten var olan cevapları onaylatma çabası taşıyordu.

Özellikle deterjan reklâmlarında, bir bilen bayanın, çamaşırları bir türlü temizlenmeyen ve temizlik malzemelerine aşırı harcama yapan kullanıcıya, "daha ucuza ve daha fazla etkili olan şu deterjanı kullanmak istemez misiniz?" sorusunu andırır nitelikte sorular fazlası ile mevcutta anketlerde.

Günümüzde yapılan anketleri çok fazla inceleme şansım olmasa da, zaman zaman görüşüne başvurulan kişi olarak bana yöneltilen anket sorularında, artık en azından anket uygulanan kişinin aptal yerine konulmadığını anlayabiliyorum. Hatta çoğu zaman anketi hazırlayanların benden zeki olduğunu düşündürten sorularla da karşılaşıyorum.

Bana bu uzun ve yazının nereye gideceğini düşündürten girişi yaptıran şey ise dün bir blog yazarının yazısı oldu. (Sizde de oluyor mudur acaba, ben artık netteki haber portallarından çok milliyet blogdan gelişmeleri öğrenir oldum)

Yazar arkadaşımız, Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Mustafa Balbay’ın bir söyleşisine katılmıştı ve yaşananları bir haberci titizliği ile gayet ciddi ve detaylı bir şekilde aktarmıştı. Aktarılan bilgiler arasında, Mustafa Balbay tarafından dile getirilen, "bu ülkede askeri yönetim iktidara gelirse ülke 30 yıl geriye gider diyenler var, oysa bu hükümet iktidarda kaldığı ve cumhurbaşkanını kendileri seçtiği takdirde ülke esas o zaman 100 yıl geriye gidecek" cümlesi de yer alıyordu.

Bu cümleyi duyduğum anda, iki şıklı cevap seçeneği olan bir soruyla karşı karşıya kaldığımı düşündüm.

Ülkeniz için hangi seçeneği uygun görürsünüz?

a) 30 yıl geriye gitmesi

b) 100 yıl geriye gitmesi

Ülkem adına önemli bir karar vermem isteniyor ve elimdeki cevap seçenekleri bunlarla sınırlı. Ülkemin bugünü, yarını, orta ve uzun vadeli bir geleceği yok. Geçmiş yıllardan birisini tercih etmek zorundasınız.

Gönlünüz hangisini seçerse. Hala zaman makinesinin icad edilmediğini düşünenleri ben ülkeme davet ediyorum. Öyle bir siyasi sistemimiz var ki, sizi istediğiniz yıla ulaştırabiliyor. İsterseniz size, Türklerin Orta Asya’dan çıkışını, isterseniz İslamiyet’in ilk gelişim ve yayılım yıllarını, ya da Viyana’yı zorladığımız zamanları canlı canlı yaşatabiliriz.

Bende biliyorum, konu üzerinde mizahın olanaklarını fazla zorlamamak lazım. Ancak benimde çözüm üretemediğim durumlarda kendimi attığım kulvar orası oluyor işte.

Evet, sorunumuz ehven-i şer, ya da kırk katır mı kırk satır mı tercihi.

Aslında cevap son derece basit gibi geliyor önce; 30 yıl geriye gitmek, 100 yıl geriye gitmekten daha mantıklı değil mi? Demek ki, mantıkta, kendi içinde kategorilere ayrılıyormuş. Felsefeye uzak olmanın sonuçları işte. Oysa benim mantığım bu iki seçenek arasında sıkışıp kalmayı kabullenemiyor. Yoksa ben mi çok ütopist ve dünya gerçeklerinden bu kadar uzağım.

Benim normallerim ve doğrularım, neden bu ülkede ya ütopya ya da ihanet olarak kabul ediliyor.

Oysaki ben, ülke insanının, dünya ortalamasından hiçte düşük olmayan zekası ve organize olma becerisi ile demokrasiyi, parlamenter rejimi, sosyal adaleti ve hukukun üstünlüğünü kurabileceğine ve kollayabileceğine inanmak istiyorum.

İnsanların kendilerine dayatılan dar ve akıl dışı seçenekleri dışlayıp, kendi yaşamlarını ve ülkeyi refaha ve huzura taşıyacak tercihleri yaratabileceklerine inanmak istiyorum.

Bir gün karşıma çıkacağını umduğum sevgili cinden son bir talep hakkım kaldı, onu da kendime saklamak istiyorum. Müsadenizle...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şıklar; akılcılığı, sorgulayıcılığı ve araştırıcılığı değil kolaycılığı tetikler hatta biler ve sivriltir.. Hele ki şıkları sunanın VARSAYIMLARI yatıyorsa o şıkların içeriğinde, GERÇEK olduğu SANRISIYLA yola çıkarak seçmeye çalışmak gibi bir eylem içine çekilir ki insan, işte bu en büyük geri gidiştir… Şıkların sunduğu ikilemden (yada üçlü dörtlü seçeneklerden) algısını uzaklaştırıp, dar alana sıkışmaktan ve seçeneklerin dayatmasından zihnini kurtarıp, farklı yollar olabileceği farkındalığına varmış olsa dahi insan –ki sizin de burada bunu yaptığınız gibi-, sorunun kendisinin başlıbaşına o soruyu soranın varsayımı olduğu bilincine ne kadar ulaşabileceği, soru işareti… Şıklar içindeki varsayımların gerçekmiş gibi algılanması ve o düzlemde düşünmeye başlamak.. işte bu asıl tehlike.. Saygı ve selamlarımla,

Yeşim E. Narter 
 18.03.2007 23:48
Cevap :
Bu ikilemleri, alternatif düşünme ve karar verme mekanizmaları üzerine yazacağınız yazıları zevkle okumaya hazırım.  19.03.2007 9:04
 

Merhaba bibliyofil, bu yazınızı dikkatle okudum. Ben en büyük tehlikeyi; ne (a) ne de (b) şıkkının söylediklerinde görüyorum. Asıl geri gidişi yaratan bence, altına ŞIKların döşendiği ve şıklarla düşünme zihniyetinin kemikleştirildiği çoktan seçmeli sorular...'Bunlardan birini seç!' algısıyla insan beynini kapana sıkıştıran ŞIKlar...işte asıl tehlike bu!. Şıklar insanı ikileme sokmaktan, köşeye sıkıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Daha da kötüsü algılamayı yönlendirir, bizi şıkları sunanın DÜŞÜNCE ve VARSAYIM düzlemine çeker, farklı düşünmeyi ve gerçeği sorgulamayı köstekler. İnsan beyninin, NASIL sorusuyla ucu açık sonsuz olasılıklar üretmesine değil, BUNLARDAN HANGİSİ dar alanının içine tıkılıp kalmasına hizmet eder. Araştırma, soru sorma, gerçeği sorgulama, analiz etme gibi fonksiyonlarını az kullanır yada nerdeyse kullanmaz hale getirir. (Devamı var)

Yeşim E. Narter 
 18.03.2007 23:42
Cevap :
Sayın Yeşim Esemen, öncelikle du değerli ve yoğun içerikli katkınızdan dolayı teşekkür ederim. "Nasıl" sorusu ile "Bunlardan Hangisi" sorusu arasındaki insan beyninde yarattığı farklı etkileri çok iyi yansıtmışsınız. Yazımda sizin kadar açıklayıcı olmasam da, kısmen bu noktaya değinmeye çalıştım. Aslında uzun ve gittikçe anlamsızlaşan yazı girişimde birazda bu noktadan, yani insanı yönlendirmeye açık kolaycılıktan bahsetmek istemiştim. Sizin, soruya bizlere sunulan seçeneklerden farklı cevapların üretilebileceği söylemi ile aslında böyle bir sorunun kendisinin tartışmaya açık veya tartışmayı bile gerektirmeyen bir yanılsama olduğu söylemi arasında dikkat çekmeye çalıştığınız ayrıma katılıyorum. Ancak, bazen soruyu yok saymaktansa, sorunun ezberini bozan cevaplar üretmekte çözüm olabilir. Teşekkürler ve saygılar.  19.03.2007 9:02
 

Şimdiki cinler eskiye rahmet okutuyor.Bir zamanlar Batıdan 49 yıl gerideydik.80 Li yılların meşhur söylemiydi.Avcı "bu sene tam 49 tavşan vurdum "demiş. Dinleyenlerden biri"Şuna düz hesap 50 desene " deyince, Avcı"Ben bir tavşan için yalan söylemem " demiş.Rakamsal konuşuklar. Biraz kolaycı bir yaklaşım değil mi?

Ahmet Balcı 
 16.03.2007 23:47
Cevap :
evet eskiden geri olduğumuzu iddia ederdik. Biraz buruk biraz kinayeli. Ama gözümüz ilerdeydi. Yaptığımız durum tespitiydi ve geleceğe dair kendimizi kamçılıyorduk. Artık bırakın geri kalmışlığımızı, hefeflerimizi bile daha da geri olmak belirliyor. Yorumunuz ve katkınız için teşekkür ederim.  17.03.2007 13:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1706
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster