Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mayıs '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
310
 

Zamanın kanayan yarası: ‘Sonsuzluk’ – 1. Bölüm

İddianamem:

‘Sonsuzluk’, rasyonelliği icabı, ‘zaman’ın ileriye doğru (doğrusal da diyebiliriz) programlanmış doğasının ‘oluşum’unun evresel açılımının ardıarkası sıralanışı özelliğinden türeyerek boy göstermesini beceren bir fenomendir.


‘Sonsuzluk’, estetiği icabı ise, insanın zamanın bildik en acımasız fedaisi ‘geçici’liğiyle girdiği mücedaleden galip çıktığına, yani ‘ben(li) sonluluk’u yendiğine kendisini inandırmaya çalışan, burnu en yukarıda uyuşturucu, narsizm ile işbirliğini kutladığı, yani aslında narsizm ile şirketleşip, kendini bir şey sandığının ‘itiraf’ını duygusal bir ürün olarak aklî piyasaya sürdüğü, yani kendi zaafına yenik düştüğüne inanmamaya razı olduğu süredir.


‘Zaman’ın dolaşım sisteminin ham maddesi ‘sonsuzluk’u bildik mekânın (dışına taşırabilme umuduyla) her bir tarafına, tabiî ki bizim idrakımızın tahtına da, taşıyan araç ‘kan’, ‘umut’tur. ‘Usta’ narsist insan’ın elinden ve aklından çıraklığı mazisi icabı böylesine bir yalana tüm dürüstlüğüyle en kutsal ‘doğru’ymuş gibi inanmaktan başka ne gelir ki?! En kutsal ‘doğru’ ‘yalan’: ‘umut’. İnsanın en doğru yalanı umuttur. Bu bağlamda ‘umut’, en narsist anlamıyla, ‘zaman’ın sonsuzluğuna, ondan sonra ‘sonsuzluğun’ kendisine, sonunda da aslında ‘ben-sonsuzluğa’ inanmaktır. İnsanın bu narsist karakterinin kökünde aslında zamanın narsistliği gizlidir. Şayet insan bu bağlamda kendisine özel bir mevkii ayırmış, ya da ayrılmış görmek istiyorsa, yani kendini bir şey zannediyorsa, bu da zamanın insana bunu dayattırmasından dolayıdır. Şayet insan ‘sonsuzluğa’ inanıyorsa, ‘zaman’ı ‘sonsuzluğa’ inandığı içindir. Ve şayet insan ‘sonsuzluk’la ilgili en önemli soruyu, ‘sonsuzluk var mı yok mu’ bilmecesini, akla yatar mutlaklılıkta cevaplayamıyorsa, bu da ‘zaman’ın kendisinin bu soruyu cevaplayamayışındandır. Belki de ‘zaman’ın özü ‘umuttur’; o zaman belirsizliği önkoşan en büyük beklentidir ‘umut’.


Acaba iddianamemi geçerli kılsın istediğim düşüncelerimin özü muhtemel bir değişime kapalı denilebilecek kadar mutlak mıdır? Evet, mutlaktır! Ama düşündüğü mutlaklıkta değil, yaşadığı mutlaklıktadır! O da ne demek? İnsanın ‘varlık’ tanımının sınırlarını uçurarak onu, tüm dinî ve romantik beklentilerden sıyrılmış, yani bir deri bir kemik kalmış rasyonel endamıyla, başka bir ‘varlık âlemine’ sevk edecek yeni bir entite (niteliğe, öze dairlikten ziyade, varoluşa, varlığa dairlik), kendi ‘umut’unu, yani kendi ‘yalan’ını, insana dayattırana kadar da bu görüş ‘mutlak’ kalacaktır! Yani ‘sonsuzluk’ ile ilgili son soru, başka bir entitenin insan üzerindeki hakimiyetini ilân edişine dek, ‘cevapsız’ kalacaktır. İnsan ‘sonsuzluk’la ilgili son soruyu, ancak ve ancak, ‘zaman’ entitesinin tutsaklığından kurtulup başka bir entitenin tuzağına düştüğü, yani ‘artık-insan-değil’ evreye adımını attığı, an verebilir. ‘Artık-insan-değil’ evrinden kastım, örneğin Nietzsche’nin ‘insanüstü’sünden ziyade, ‘rasyo-estetik-darwinizm’den türemiş yeni bir ‘varlık’ tanımıdır. Ben buna ‘bir zamanın aktüel kutsal sorusunun yerinde sistemdışı cevabı’ diyorum. Bir zamanın aktüel kutsal(!) sorusunun yerinde sistemdışı cevabı diyorum, çünkü kronolojik olarak kutsal soruların daha yenileri ve daha karmaşıkları mevcuttur. (‘Kutsal’ kelimesini de ‘sözde insanüstü dayatı’ olarak düşünmenizi isterim. Ayrıca, insanın bugününü dengelemeyen hiçbir ‘yarından emir’ kutsal olamaz; olsa olsa insanın anlık çıkar düşüncesinin eseridir düşüncesindeyim). Gerçi bildik kutsal soruların daha yenilerinin ve daha karmaşıklarının olduğu düşüncesinin kendisi de köküne kadar narsist karakterdedir. Ne kadar insanın idrakının yaratıcısı düşüncelerinin ona dayatısı ‘kutsal emirler’, mantığının çatısı gökkubeden üzerine yağıyormuş gibi görünse de, insanın ‘umut’ tasarısı, yani insanüstü ‘doğrusu’, inanmak istemediği kadar insancıldır, yani ‘onca’dır, yani ‘zaman’dadır. İnsan, ‘zaman’ın ‘sonsuzluk’ talebinin ‘son’lu savunucusudur. Yine de bu konu, ‘bu, bu mekânda mümkün değildir!’ diyenlerle çekinmeden tartışılması gereken bir konudur. Çünkü ‘zaman’ın mekânı insanı bağladığı gibi bağlamadığı da bilinmektedir.


Şimdiye kadar yazdıklarımı teker teker kısaca tekrar ele alıyorum. Amacım, bütün bu yazdıklarımın kabul görmüş matematikî formüllerden geliştirilmiş düşünceler olduğunu isbatlamaktır; yani kullandığım her kelimenin bir sayıya ya da matematikî bir sembole denk geldiğini, yani matematikî bir yazım olduğuna dikkatinizi çekebilmektir. İzninizle:

Okumuş olduğunuz üzere, ‘sonsuzluk’ teriminin hem rasyonel hem de estetik tanımını yaptım. Bunu neden böyle yaptığımın savunmasını yapmadan önce, tanımların kendilerine kısaca değinmek istiyorum. İlk önce ‘sonsuzluk’ teriminin rasyonel tanımını açıklayayım. ‘Sonsuzluk, rasyonelliği icabı, ‘zaman’ın ileriye doğru (doğrusal da diyebiliriz) programlanmış doğasının ‘oluşum’unun evresel açılımının ardıarkası sıralanışı özelliğinden türeyerek boy göstermesini beceren bir fenomendir’ demiştim. Bu bağlamda ‘zamanın ileriye doğru programlanmış doğasının oluşumunun evresel açılımının ardıarkası sıralanışı’ ne demektir? ‘Zamanın ileriye doğru programlanmış doğası’ nedir? Böyle programlanmış doğanın açılımının evreselliği’ ne demektir? Daha da ötesi, bu ‘açılımın ardıarkası sıralanışı’ ne demektir?

İzninizle:

Tanımımın içeriğine parça cevabcıklarla sızacağım. ‘Zamanın ileriye doğru programlanmış doğası’ nedir, ona bir bakalım. İşte şimdi işin içine matematik de giriyor. Ama toplamayı, çıkarmayı, çarpmayı ve bölmeyi bir anlamda aşan bir matematik giriyor işin içine. Mevzubahis matematiğin kimliğini çözebilmek için önce bir oluşumuna, bebekliğine, çocukluğuna, göz atmak gerekir.

Matematiğin inanması zor bir dinî boyutu vardır. Bugün matematiğin akademik anlamda en kıdemli sorularından bazılarının kökünü dinden soyutlamak mümkün değildir. (Ne demek istediğimi detayıyla anlamak isteyenlere Max Weber’in ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’ adlı eserini tavsiye ederim; inanılmaz aktüel bir konu; seksen sekiz yıl sonra bile). Dolaysıyla insanın dinî inancıyla direk bağlantılıdır. Bu yüzden de aslında dinî, en azından matematikî dinî ya da dinî matematikî sorulardır. (Matematiğin bu boyutuyla daha derinden ilgileniyorsanız, matematiğin örneğin ‘sonsuzluk’ üzerine geliştirdiği matematikî teorilere bir göz atmanızı, özellikle de matematik profesörü Georg Cantor’un bu konuyla ilgili düşüncelerine bir uğramanızı tavsiye ederim).


Gelelim ilk sorunun cevabına: ‘zamanın ileriye doğru programlanmış doğası’yla ne demek istediğimi anlayabilmek için zamanın dinî tanımının matematikî boyutunu kavrayabilmek gerekir. Matematik’te ‘zaman’a uyarlanabilir en esnek tanım, ‘a ile b arası’dır. ‘Zaman’, ‘a ile b arası’dır. Bu ‘a ile b arası’ konusuna kimler saçlarını ağırtmamış ki. Ağırtmış, çünkü bu ‘a ile b arası’nın alabileceği son tanımın içeriğinde insanın kendi kaderinin cevabı yazılıdurmaktadır. Matematikî açıdansa ‘a ile b arası’nın sonsuzluğunun kanıtını getirebilmek demek, insanın kendisinin sonsuzluğunun kanıtını getirebilmek demektir. Bu misyonun yaslanabileceği en sağlam temel, böyle bir kanıtın getirilebilmesinin tüm skeptikercilere (septisistlere/kuşkuculuk) rağmen mümkün olabileceğine inanmaya kodlanmış insanın kendisidir. İnsanın bütün derdi, bunu başarabileceği güne ermektir. O günü önce kendi gözleriyle görmek ister. Sonsuzluğun tuttuğunu ölümsüzleştiren elleri kendisini yaşarken yakalayıversin ister ama olmaz. Bu yüzden ‘cennetle randevu’sunun hayatı yalnızca kalbinin atışıyla becerebildiği bir dünyanın sınırlarının ötesinde de gerçekleşebileceğine inanır. Yani öbür dünyaya inanır. Şimdi bu kabullenmenin altından kalkabilmek için insan kendisine bir misyon seçmiştir: ‘kabullendiğim şeyin ‘doğru’ olduğunu göstereceğim size’ der gibi. Yani bugün aklının almadığı şeylerin mümkünatının bir değil mutlak ihtimâl yarın öbürgün kanıtlanacağına inanır. Bu inancın ne kadar dünyamızda binbir sûreti olsa da bütün o sûretlere ifade veren akıl birdir: ‘var olmayı hissetmek kadar kutsal başka bir ‘koliklik’ yoktur. ‘Yaşamak-kolik’liktendir inancın, ya da imanın aklî muhattabı olmak. İnsan daha sonsuzluğun bilimsel tanımını dahi yapamadan, yani aslında mantığının çenesini susturamadan, cennetteki yerinin dekorunu belirlemiş bile. İlahî hediyeler aslında ne kadar da insanın kendi elinden kendi elinedir. Bu duruma dahi, kendilerinde tanrının göründüğüne inanarak ve böylece günah sayılabilecek derecedeki ‘yaşama ihtirası’nı ilâhîleştirerek ve tekrar bir başkasına devrederek ve kendi suçsuzluğuna vesile olarak, nur ışığının lekesiz elbisesini uydurmasını bilmiştir insan. Şimdi mantığıyla bu resmin manasının peşine düşmüştür. Ve bilir ki cevap hep ‘yarın’dadır. Bu ‘yarın’, ‘zaman’ın ilahî tanımıdır. ‘Zaman’ın doğası da bu ‘yarın’dır. Yani ‘zaman’ın tanımı, ‘bir sonrası’dır. Yani ileriye doğrudur. Aynı ‘sonsuzluk’ tanımımda da olduğu gibi. Her şeyin, ama her şey’in özünde bu ‘a ile b arası’ yatmaktadır.

1. Bölümün Sonu. (2.Bölüm: ‘Zaman’ın ileriye doğru programlanmış doğası ve ‘oluşumu’nun evresel açılımı)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 63
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 509
Kayıt tarihi
: 09.04.08
 
 

Freiburg Üniversitesi Nörolengüistik ve Felsefe bölümü mezunuyum. H..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster