Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Kasım '14

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1745
 

Zaten hayat dediğin nedir ki?

Zaten hayat dediğin nedir ki?
 

Kalktı. Saat sabahın altıbuçuğu gösteriyordu. Yılların verdiği bir alışkanlıktı bu. Hazırlandı, kahvaltı hafta sonlarına özgü bir lükstü. Şekersiz nescafesini içti. Hava yeni aydınlanıyor, sabah başlıyordu. Gece başlayan kar yollar ve ayak izlerinin dışında, çatılarda, çiğnenmemiş boşluklarda, ağaçların dallarında sessiz, asude bir beyazlık biriktirip, durmuştu.

Kapıyı çekti, çıktı. Çocuklar üniversite eğitimleri için evi bırakıp gittiklerinden beri eşini uyandırmıyordu. Arabasını biraz güç çalıştırdı. Giderek artmakta olan sabah trafiğine karışarak hastanenin yolunu tuttu. Bugün acil cerrahi nöbetçisiydi. Anayoldan ayrılıp, hafif bir eğimle denize doğru inen hastanenin dar yoluna saptı. Sabahın erken saati olmasına rağmen gruplar halinde bir insan kalabalığı hastaneye doğru akıyordu. Sağ tarafta uzanan boru fabrikası duvarı boyunca dizilmiş irili ufaklı büfeler, hasta ve refakatçileri için gerekli malzeme satan dükkanlar, sol taraftaki eczane ve gözlükçüler ve simit satıcıları arasında dururcasına yavaşlayarak yola devam etti. Hastane bahçesini yoldan ayıran bariyerin sağ tarafında her zamanki duvar dibini mesken tutmuş, sağ bacağı diz üstünden kesik şarapçı, delişmen ayakkabı boyacısının abartılı selamını aldı. Onu yıllar önce askerliğini yaparken bir hastalığından dolayı Erzincan'da iken ameliyat etmişti. Ta o zamandan tanışıyorlardı. Yolları burada kesişmişti. Hastanede göreve başladığında ilk tanıştığı kişi olan aksaçlı babacan kapı görevlisi kulübeden çıkarak her zamanki içtenliği ile selam verdi. Aynı içtenlikte karşılık verip arabasını park etmek için bahçeye girdi. Günün sorunsuz geçmesini dileyerek elinde çantası, kardan temizlenmiş hastane giriş kapısı merdivenlerine yöneldi.

Artık meslekte sona yaklaşmıştı. Aciller, bitmek bilmez nöbetler, ameliyatlar, poliklinikler ve tayinlerle bir uzun zaman su gibi akıp geçmişti. Aslında geçen bir ömürdü... Gün sorun çıkarmayan bir iki acil ameliyat, "memleketten insan manzaraları" sunan acil kliniği kalabalığı, ameliyathane, klinik arası koşuşuturmalarla tükenmişti. Ziyaretçi kalabalığının arı kovanı gürültüsü yerini giderek genişleyen bir sessizliğe bırakıyordu. Akşam oluyordu. Akşam peşinde bildik bir hüznü sürükleyerek dalarken hastane koridor ve koğuşlarına, sessizlik büyüyor, lambalar yanıyordu. Gece sorunsuz başlamış ve öylece sürüp gidiyordu. Hastanenin tanış ilaç ve dezenfektan kokusu, yerini orta ve orta alt sınıf hasta insanların banyo yapamamış kendine has, ten ve nefes kokularına karışarak dalgalanan bir sis gibi gündüzün canlı gürültüsünün yerini alıyordu. Kapı önlerinde örgü ören bir iki kadın refakatçi yün yumaklarını ve şişlerini toplayarak hastalarının yanına çekilmişlerdi bile. Boru fabrikasını gürültüsü gecenin sessizliğinde giderek daha çok yer kaplıyordu. Odasının yolunu tuttu, gece yarısı yaklaşıyordu.

Karısının seslenmesiyle horultulu uykusundan uyandı. Elini yüzünü yıkadı. Geldi kendisini anca ısıtan sobanın önündeki üç sandalyeli formika portatif masada dumanları tüten tarhana çorbasına yarı uykulu, iştahla kaşığını daldırdı. Aybaşında çalıştığı fabrikada gece vardiyasına başlamıştı. Nohut oda bakla sofa, ayağa kalkınca pencerelerinin üstünden yolu ve önündeki evlerin izin verdiği ölçüde anca gökyüzünü görebilen bu bodrum katına yeni yerleşmişlerdi. Uzaktan akrabası bir hemşerisinin yardımıyla başladığı fabrikadaki asgari ücretli işine de. Kızı, önlüğü ve beyaz yakası başucundaki sandalyede takılı, çantası ayak ucunda yer yatağında derin uykudaydı. Yün beresini başına geçirdi, rengi atmış yer yer çatlamış ve pul pul dökülmüş meşin ceketini sırtına geçirip, karısını kucakladıktan sonra merdivenleri çıkıp kendini sokağın ayazına karıştırdı. Elleri cebinde, ayakları su geçiren ayakkabıları içinde üşürken, kafasında kendisini daha çok üşüten sıkıntılı düşünceleri peşisıra sürükleyerek yokuştan aşağı, anayola doğru inmeğe başladı. Kar yeniden başlamıştı...

Anayolun yanına gelince solgun ışıklarıyla yağın kar taneciklerini ışıtan sokak lambası direğinin dibinde durdu. Soğuk artmış gibisine geldi. Ellerini nefesiyle ısıtmaya çalıştı, sırtını kamburlaştırdı, boynunu içine çekti. Her zaman biraz ileriki üstgeçitten geçerek karşıya, fabrika servisini beklediği durağa geçerdi. Nedense üşendi; daha kestirmeden geçme güdüsüyle anayola adımını attı. Anca iki adım atmış, atmamıştı; son hatırladığı gözlerinde değil, beyninin içinde çakan iki kuvvetli ışık patlaması ve içinde döne döne uzaklaştığı ışıklı bir girdaptı. Karda kızaklayarak yan dönen arabanın acı fren sesi, çarpımanın şiddetiyle kaputtan yükselen tok sesle karışmıştı. Hızla havaya savruldu, aynı hızla karla kaplı asfalta çarpıp yuvarlandı. Düştüğü yerde hareketsiz kaldı. Etraftan koşturdular; düştüğü yerde başından çıkan yün beresi ve ayakkabısının teki kaldı. Yolun karşı tarafında yağan karın altında seyrek bir trafik hafiften akıyordu. Aynı anda fabrika servis minübüsü geçip durağa yanaştı. Biraz beklediler, gelen olmadı. Şoför birinci vitese taktı, minibüs habersiz fabrikanın yolunu tuttu.

Elleri başının altında neyi düşündüğünü bilmeden uzanmış düşünüyordu; öylesine. Telefonun sesi sessizliği böldü. Kalktı, acele adımlarla karanlık koridoru geçip, merdivenlerden bir alt kattaki ameliyathaneye girdi. Sedyenin üzerindeydi, esmerden gençten bir adam. Görevli memur ve hastane polisi üzerinden çıkanları tutanağa geçiyorlardı. Üstündeki giysiler, bir ayakkabı teki, içinden bir kaç ufak para ve çalıştığı fabrika patronunun sahibi olduğu marketin indirimli alış veriş fişleri çıkan bir cüzdan, bir vesikalık resim...R esmi alıp dayanılmaz bir dürtüyle baktı. Genç bir kadının hüznün gölgelediği bir çift ela gözüyle karşılaştı. İçi burkuldu... Şoktaki, yoğun kanamalı hastanın uzun süren ameliyatı bitmişti. Her zaman tırmalayıcı bir ses çıkararak gidişine ifrit olduğu yampiri tekerlekli sedyenin peşinde asansöre girdiler.

Yataktaydı. Bir kolunun damarında kan, diğerinde serum takılı, göğsünde monitöre bağlı elektrotlar, idrar sondası, nefes borusunda varlığını duyamadığı bir kalın tüp bir şey duyumsamadan öyle yatıyordu. Karanlıklarda, çok uzaklardan belleğinin derin kıvrımlarından hüzünlü bir çift ela göz geçer gibi oldu. Dokunur gibi oldu bir el alnına; sıcacık. Duyumsar gibi oldu, kollarındaki kıllar ürpertiyle kabardı...

Birden uykusunun içinden karabasana benzer bir sıkıntıyla uyandı. Soba sönmüştü. Masanın üstünde boş çorba kasesi içinde kaşık, bir parça kuru ekmek öylece kalmıştı. Kızı derin uykudaydı. Pencerenin yanına geldi, perdeyi araladı ayakta dışarıya baktı. Karşı evin yanındaki sokak lambasının ışığının altına karanlıktan çıkıp gelen bir köpek girdi, durdu uzun uzun havladı denize dönüp. Kar yağmaya devam ediyordu...

Odasına girip ışığı açmadan pencereye yöneldi; açtı. İçeriye hastane kokusunu odanın kapısına doğru itekleyen bir kar kokusu serinlikten önce doldu. Bir sigara yaktı, dumanını dışarı üfledi. Eşi sıcak yatağında gece lambasının ışığını söndürmeye fırsat bulamadan, elinde kitap bir yalnız gecenin daha uykusunun derinliğindeydi. Dışarıda hastanelerin ve evlerin duvarları arasında neler olup bittiğinden haberi olmayan bir dünya sabahın ilk ışıklarına hazırlanıyordu.

Hala yağıyordu kar...

Akın YAZICI

20 Kasım 2014/ İZMİT

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şu yalan dünyada biriktirdiğiniz anılar benim için çok önemli sizi okumak güzel DR Akın Bey.Sevgilerimle.

Şennur Köseli 
 21.11.2014 19:11
Cevap :
Birlikte paylaşılan o kadar çok anı var ki, bir birine benzer.Ne denir, hepimizin meslek yaşamında olan yaşam kesitleri. Selamlar...   23.11.2014 7:04
 

Kesişen hayatların ince kesitleri yalın ve gerçek anlar. Ellerinize sağlık

devrimce 
 20.11.2014 18:05
Cevap :
Teşekkürlerim ve esenlik dileklerimle. Sevgiyle kalın... Akın  21.11.2014 14:38
 

Ayrıca bu değerli öykünüzü okuyunca 2009 Ekim'inde yazdığım (ve iki bölüm halinde burada da yer alan) "Hep Yalnızlık Var Sonunda!" adlı öykümün "gerçeklik adına" pek de yabana atılmayacak bir kurguya sahip olduğunu hissettim, sayenizde. Bunun duygu için de samimi teşekkürlerimle...

Ersin Kabaoglu 
 20.11.2014 15:32
Cevap :
Teşekkürler Ersin Bey, bulabilirsem yazınızı okuyacağım. Sevgiyle kalın... Akın  20.11.2014 15:39
 

Dürüst ve başarılı bir cerrahın -beş yaş büyük- abisi olarak (uzaktan uzağa da olsa) bazı bölümlerine aşina olduğum bu güzel öykünüzü soluksuzca okudum değerli Akın bey. Son derece gerçekçi, sürükleyici ve yaşamın içinden gelen bir öykü. Gerçek(üstü) doktorluğun aslında cerrahlık olduğu yolundaki kanımı daha da güçlendiren bu başarılı çalışmanıza, onurlu ve örnek kişiliğime sonsuz saygım ve selamlarımla...

Ersin Kabaoglu 
 20.11.2014 15:26
Cevap :
Beni onurlandırıyorsunuz Ersin Bey, yazmaya çalıştığım, cerrahlık yaptığım SSK İzmit hastanesinde çoğu zaman karşılaştığımız bir insan öyküsü. Bunca yıldır yapılan o ağır ve yıpratıcı meslekten sonra yazmak yaşadığımız, kimi zaman çaresiz kaldığımız olayları bir dengeleme çabasının getirisi olsa gerek. Hekimlik bir temiz ahlaklı olma sanatıdır, bakmayın şimdilerde ona yapılan saldırılara. Beyaz yorgunu iyi hekimlerimiz onca çoklar ki... Selam ve sevgilerimle... Akın   20.11.2014 15:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 179
Toplam yorum
: 428
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 369
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster