Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Kasım '15

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
201
 

Zeki Müren, Muhsin Coşkun ve Yannis

Zeki Müren, Muhsin Coşkun ve Yannis
 

 

 

 

 

“İnsan var, karartır ak gündüzü;

İnsan var, ağartır gecemizi.”

Sabahattin Eyüboğlu

               

 

 

Şu Yunanlılar var ya, şu Yunanlılar!

                Haydi, “Yunanlılar” demeyeyim de, en az 500 – 600 yıl Osmanlı ya da Türk yurttaşı olmuş Rumlar diyeyim; ben en iyi.

                Hele bir yakından tanısanız onları… Çok tuhaf insanlar, çok!

                Onlardan en sık duyacağınız söz şudur: “Biz Yunanistan’da yaşıyoruz ama kalbimiz Türkiye’de.”

                Özel olarak da şöyle derler:

                “Ben Selânik’te (ya da Veriya’da, Atina’da) yaşıyorum ama kalbim İstanbul’da.”

                “Dil ucuyla söylenmiş sözler” dersiniz belki ama değil… Yakından tanıdığım Yanis, Katarina, Yorgo, Lefteriya, Prodromos, Tanasis, Andonya, Oktavyus, Eleni gibi pek çok dostumun gerçekten böyle olduklarını çok iyi biliyorum.

                Beş-on yıl önce, yılda en az iki kez kendi arabalarıyla ülkemize gelen Yanis ve eşi Keti, ekonomik durumları bozulduğu için, beş yıldır gelemiyorlardı ülkemize. Telefon ederek, TV’den sürekli Türk kanallarını izleyerek gidermeye çalışıyorlardı özlemlerini.

                Önce, kısaca tanıtayım onları:

                Keti, (Gerçek adı Katarina’dır da kısaca Keti deriz biz O’na) İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da yapmıştır. Yanis’le evlenince gitmiş Yunanistan’a.

                Yanis’in annesi İstanbullu, babası Bursalı’dır. 1923’te “Mübadele Antlaşması”yla göç etmişler.

                Küçüklüğünden itibaren, annesinden o kadar çok övgüsünü duymuş ki, İstanbul ve İstanbullular’ın, “Mutlaka İstanbullu bir kızla evlenmeliyim ben.” fikri yerleşmiş kafasına.

                Askerliğini yaparken Atina’da, bir hastalık sonucu, uzunca bir süre yatmak zorunda kalmış bir sağlık merkezinde. Tesadüfen eline geçen bir dergide: “Mektuplaşmak İsteyenler” sayfasında İstanbullu bir kızın adına rastlamasın mı?

                Allah’ını seven tutmasın Yanis’i!

                Oturup bir güzel mektup döşenip postalamış hemen. Ve beklemeye başlamış heyecanla. Günler hafta, haftalar aylar gibi geçmeye başlamış; bundan sonra.

                Onca gözledikten sonra postacının yolunu, İstanbul damgalı bir mektup gelmesin mi?
                Yanis’in hayatı boyunca yaşadığı en mutlu gün, o gündür.

                Kırk yılı geride bırakan mutlu bir evliliğin temeli böyle atılır işte. Ve İstanbullu Katarina (Keti) gelin gider Veriya’ya.

                Aslen İstanbullu bir hanımın oğlu olan Yanis, İstanbullu bir kızla evlenerek çocukluk ve gençlik yıllarının en büyük hayalini gerçekleştirmiş olur böylece.

                “Hiçbirimiz, İstanbul’u Yanis kadar sevemeyiz;” desem, çok uçuk bir yargı sanırsınız siz bunu. Yanis’i tanımadan önce duysaydım böyle bir söz, “Çok saçma!” derdim ben de.

                Yanis, İstanbul’un yalnız doğal güzelliklerine değil, her şeyine bayılıyor. Sözgelişi lahmacununa, iskenderine, güllacına… Hele hele künefesine…

                Hayır, hayır!.. Boğazına, midesine düşkün biri değil O.

                Aksine, bir gönül insanıdır Yanis.

                Güzele sevdalıdır. Sevgiyle doludur içi, dışı. Hiç kimse hakkında kötü düşünmez, düşünemez. Hele hele bir Türk ve Türkiye ise söz konusu…

                Türkiye’yi ve Türkleri sevmeyen hiçbir Yunanlı ile dost ve arkadaş olamıyor.

                Öyle fanatik bir arkadaştır ki Yanis bu konuda, “Haberler” dışında bizim TV kanallarını izler hep. Hangi dizi hangi kanaldadır, başrolde kimler oynuyor; O’na sorun.

                Hele hele konu müzik, özellikle de “Türk Sanat Müziği” ise, kendinize ne kadar güvenirseniz güvenin, sakın O’nunla yarışmaya kalkmayın.

                Söyleyeyim nedenini:

                Yaklaşık otuz yıl kadar önceydi. Bir yaz, Erdek’e gitmiştik Yanisler’le. Arabayı ben kullanıyordum. Bir öğle sonu, henüz girmiştik ki kasabaya:

                “- Aa, Faruk Tınaz burada!” diye heyecanla bir çığlık attı Yanis.

                “-Faruk Tınaz da kim? Erdek’te ne arıyor? Ve nerden tanıyorsun sen O’nu Yanis?” diye sordum merakla.

                Yanis’ten önce Keti girdi araya:

“- Gerçekten tanımıyor musun O’nu, yoksa şaka mı yapıyorsun Hüseyin Bey?”                                          “- Hayır, gerçekten tanımıyorum Keti? Pekiyi, sen nerden tanıyorsun? Siz nerden tanıyorsunuz?”

                “- O, Türkiye’nin en iyi sanatkârlarından biridir. Biz O’nu çok severiz. O benim aşkım!”

                “-Şu afişleri görmüyor musun Huseyin?” dedi Yanis; “Faruk Tınaz o işte! Konseri varmış bu akşam. Yorgunum demezsen, gideriz değil mi?”

                Ne yorgunluğu! Dostlarımızın sevdiği böyle bir sanatçının konseri olur da gidilmez olur mu?      

                Ben de, eşim Güler de, ülkemizde Faruk Tınaz diye bir sanatçı olduğunu Yunanlı dostlarımız sayesinde öğrendik, o gün.

                “Bu anı, verdiğiniz uçuk yargı için yeterli bir kanıt değil” diyorsunuz, öyle mi?

                Şuna ne diyeceksiniz bakalım:

                Yunanistan’da yaşanan ekonomik sıkıntı nedeniyle beş yıldır yurt dışına çıkamadıkları için İstanbul hasretiyle yanıp tutuşan dostlarımız, daha fazla sabredemeyip ekim ayı başında bir Türk seyahat firmasının otobüsüyle geldiler.

                Çok ilginçtir, dostum Yanis, otuz yıl önceden biliyordu, ülkesinde birkaç yıldır yaşanan ekonomik krizin geleceğini.

                Hayır, hayır!.. Ne falcı, ne de uzman bir ekonomist O.

                Öyleyse nerden ve nasıl mı biliyordu?

                Otuz yıl önce, Yunanistan’a ilk gidişimizde, orada gördüğümüz olumlu işleri söylediğimizde:

                “Görünüşe aldanmayın siz Huseyin. O yollar, köprüler Avrupa Birliğinden alınan borçlarla yapılıyor. Üstelik en çok bir yılda bitirilmesi gereken bir yol, beş yılda bile bitmiyor. Borç biriktikçe birikiyor, ödenmiyor. Siyasiler, alınan borçları kendi aralarında bölüşüyorlar Öyle bir gün gelecek ki, o kadar borcun altından kalkamayacağız biz.” diyordu.

                O yıllarda, üç aşağı beş yukarı, Yanis’in bugünkü ülkesi gibiydi bizim durumumuz. Gıptayla bakıyorduk, Yunanistan’a.

                Selanik’in 50 Km yakınında küçük bir kentte ticaretle uğraşan Yanis, bu gerçeği görüyordu da, Atina’da yaşayan siyasiler, iktidardakiler, muhalefettekiler göremiyor muydu?

                Neyse, asıl söylemek istediğim bu değil, başka bir şey anlatacağım ben size:

                Yanisler bu gelişlerinde, birkaç gün bizim konuğumuz oldular. Sonra, Florya’daki akrabalarım Yıldırım ve Hicranlar’a gittiler. Yıldırım ve Hicran’nın babaları Muhsin Coşkun, Akseki’de, köyümüz Gödene’de (Menteşbey) idi. “Sakın ben gelmeden gitme Yanis” diyordu; sık sık telefon edip.

                Muhsin Coşkun, Yanis’in yaklaşık 50 yıl önce, İstanbul’a ilk gelişinde tanışıp sevdiği bir arkadaş. Biz de O’nun sayesinde tanıdık; bu dostlarımızı.

                Muhsin, “Plâkçılar Kralı” olarak ünlü rahmetli Hilmi Coşkun âbimizin kardeşidir. Kapalıçarşı’da yaklaşık 55 yıl plakçılık yaptı. Kalbinde hiç kötülük olmayan, yalnız yüzü değil gözlerinin içi de gülen, gönlü sevgi dolu harika bir insandır. Bu cümle, Yanis için de aynen geçerlidir. Al birini, vur ötekine!

                Muhsin, normal olarak ekim ayı sonunda gelmeyi planlamışken, Yanisler için, on beş gün önce döndü İstanbul’a.

                Birkaç gün birlikte özlem giderdikten sonra, ziyaretimize geldiler işyerimize.

                “Akseki, Antalya, İstanbul, Veriya, Selânik…” derken, söz gelip dayandı yine müziğe. Ve Zeki Müren’e…

 

                                                                                         Hüseyin Erkan

                                                                                                                                                                                                                                                    info@dilemyayinevi.com.tr

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 274
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster