Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Fevzi Gültuna (Cavıldak)

http://blog.milliyet.com.tr/fevzigultuna

31 Ocak '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
723
 

Zekiye

Zekiye
 

Hüseyin Onbaşı, köy kahvesindeki her zaman oturduğu masaya oturmuş çayını yudumluyordu ki; içeriye elinde bir paket ile bekçi Veysel girdi. “Selamünaleyküm” dedi ve elindeki paketi masanın üzerine bıraktı. İçerde oturanların çoğunluğu hep bir ağızdan “Aleykümselâm” dediler. Bekçi Veysel de oradan boş bir sandalye çekerek oturdu. 

Bekçi Veysel, Hüseyin Onbaşıyı fark etti; ufak bir selamlaşmadan sonra Hüseyin Onbaşı’ya “şu Rahmi dedenin hikâyesini anlat da dinleyelim” dedi. Hüseyin Onbaşının gözlerinde bir ışık çaktı; “Elbette anlatırım, ancak sende paketin içindekileri bizlere ikram edeceksin anlaştık mı?” diyerek; memnun bir ifadeyle sorusunun cevabını beklemeden omuzlarını dikleştirip anlatmaya başladı: 

Rahmi Dede; Yıl 1938 

Balkanlarda yaşayan Türklerin Anadolu’ya göçleri iyice hızlanmıştı. Rahmi dede de bu hengâmede ailesi ile birlikte gücünün yettiği kadar toplayabildiği eşyayla, göç kervanına katılmış. Önce Varna limanına yanaşıp gemiye binmişler. Üç gün üç gece yolculuktan sonra İstanbul Tuzla limanına ulaşmışlar. Yolculuk esnasında geminin sallanmasından çoğu hastalanmış, hatta ihtiyarlardan iki tanesi de ölmüş. Tuzla limanında onları resmi yetkililer karşılamış ve gemiden inen göçmenleri devlete ait binalara yerleştirmişler. Bir hafta kadar orada ağırlandıktan sonra Anadolu’ya dağıtım işlemlerine başlamışlar. Dağıtım işlemleri ile birlikte yaşadıkları dram başka bir hal almaya başlamış. Rahmi dedeyi Çorum –Meçitözü’ne; kız kardeşi Zekiye’yi de Diyarbakır Bismil kasabasına bağlı şekerli köyüne yerleştirmişler. O güne kadar dedeleri tarafından vatan yapılan topraklardan, sahip oldukları her şeyi bırakıp aldıkları birkaç parça eşya ile birlikte geldikleri Anavatanda da dağılma ve parçalanma eylemi devam etmiş. Çünkü iskân edildikleri şehirler birbirilerine çok uzak olduğundan bir daha bir araya gelmelerinin çok zor hatta bu yoksullukta imkânsız olacağını biliyorlarmış. Ama ne yapsınlar çaresizler; cep delik cepken delik. Mecburen devletin uygun gördüğü yerlere yerleşecekler ve hayatlarını devam ettireceklerdi. 

Zekiye teyze ve ailesini (kocası, altı çocuğu, annesi) ve diğer aileleri Diyarbakır’a götürecek kara tren gara yanaştığında; erkekler yanlarında getirdikleri birkaç parça eşyayı vagona yerleştirirken, kadınlarda çocukların ellerinden kaybolmasın diye sıkı sıkıya tutmuşlar sessizce ağlaşıyorlarmış. Trenin kalkma saatine yakın bir zaman; orada güvenliği sağlayan jandarma çavuşu Diyarbakır’a gidecek yolcuların listesini cebinden çıkarıp isimleri tek tek okuyarak trene yerleştirmiş. Zekiye teyze ve diğer aileler için bir kere daha yıkım olmuş. Çünkü bugüne kadar yaşadıkları toprakları, yaşadıkları acı tatlı hatıraları geride bırakıp daha huzurlu ortamda yaşayalım diye geldikleri Anavatanda bir dağılma bir parçalanma daha olmuş. Kara trenden daha kara ayrılık peşlerini bırakmıyormuş. Kardeşler, analar babalar, teyzeler, amcalar sessiz hıçkırıklarla vedalaşmış, helalleşmiş, durup durup kucaklaşmış (ne de olsa çoğu için vuslat ahrete kalıyordu; birbirlerinin kokuları silinmemecesine kodlanmalıydı hafızaya), zorlayarak son bir tebessümle ( böyle hatırlamalıydılar sevdiklerini) ayrılıverdiler oracıkta. Zekiye teyze’lerin trenlerinin hareketinden iki gün sonra Çorum ve civar il ve ilçelere iskân olanları götürecek tren yola çıkmış. Çorum Yerköy’e kadar trenle geldikten sonra; kağnılarla bazıları da yaylı at arabaları ile iskân edildikleri köylere nakil edilmişler. 

Tabi ki Diyarbakır, Çorum veya diğer illere gidenlerin barınacakları yerler temin edilene kadar okulda, camide, köylerde boş bulunan veya fazla eve sahip olanların evlerine yerleştirilmişler. Devlet zaman içinde her haneye adam başı beşer dönüm arazi ile bir çift öküz tahsis etmiş. Herkesin yaptığı gibi bizim Zekiye teyzeler ve Rahmi dedeler devletin verdiği bu arazileri işleyerek geçimlerini temin etmişler. 

Zekiye teyze ve ailesi Diyarbakır’ın iklimine pek alışamamış gittiği yıl önce annesini ardından da peş peşe iki çocuğunu kaybetmiş. Bakmış ki aile fertleri burada tek tek yok oluyor, buradan göç etmeyi kafasına koymuş. Sahip olduğu ne varsa ucuz pahalı demeden satıp topladığı paralar ile ailesini yanına alarak, göç sırasında İzmir’e iskân olan köylülerinin yanına gelip yerleşmişler. Zekiye teyzeler birkaç yıl köyde yaşadıktan sonra İzmir’in içine yerleşmişler. Kendilerine de bir dokum atölyesinde iş bulmuşlar. Birkaç yıl bu atölyede çalıştıktan sonra küçük bir dokuma atölyesi kurmuşlar. Tabii ki Zekiye teyze ve eşinin tutumlu ve azimli oluşu işlerinin büyümesine neden olmuş. Zekiye teyze verdiği sözde durması, aldığı işi zamanında yapması ile etrafında ün yapmış. Çocuklarına da tekstil üzerine eğitim yaptırmış. Çocukların yetişmesi ile atölyelerini aile şirketine dönüştürmüşler. Yıllar içinde maddi yönden büyüdükçe büyümüşler; şirketlerinde yüzlerce işçi çalıştırır konuma gelmişler. Çocuklar dayısının halasının varlıklarından bihaber yaşamışlar. 

Rahmi dede ailesi ile birlikte çobanlık yapmış, ağalara hizmetçilik yapmış. Köyden köye gittiğinden diğer akrabaları ile irtibatı kesilmiş. Çocukları büyümüş; kızları ve oğlanları evlenmiş, torunları olmuş. Rahmi dedenin de maddi yönden pek fazla sıkıntısı kalmamış çünkü torunlarının ikisi öğretmen birisi de doktor olmuş. 

Rahmi dede sıkıntıları azalınca, kardeşi Zekiye ve ailesini arar araştırır olmuş ama bir türlü izine rastlayamamış. Zaman zaman aramaya devam etse de sonuç nafile. Kardeşini bulamama üzüntüsü ile yaşayıp gider bizim Rahmi dede. Rahmi dedenin doktor torunu eşinin ihtisası için İzmir’e yerleşmek zorunda kalır. Kendine özel muayenehane açar çalışmaya başlar. Bir gün doktor gazete okurken gözüne bir iş ilanı takılır. “Haftada iki gün 8- 16 saatleri arasında çalışacak dâhiliye hekimi aranmaktadır”. Bu ilan üzere müracaatını yapar. Fabrika Müdürü ile anlaşarak işe başlar. 

Birkaç ay sonra doktor bey yetişmesin de büyük emeği geçen onun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan dedesini İzmir’e çağırır misafir eder. Doktor bey boş zamanlarında dedesine etrafı gezdirir bazen de muayenehaneye götürür. Yine bir gün dedesini fabrikaya götürüp iyice gezdirmiş bunca insanın ekmek kapısını görmesi için. Rahmi dede bu kadar çalışanı bir arada görünce gözleri fal taşı gibi açılmış ve fabrika sahiplerine dua eder olmuş. 

Doktor hastaları muayeneye başlayınca, Rahmi dedeyi yalnız kalmasın diye fabrika müdürü misafir eder. Çaylar kahveler içildikçe sohbet koyulaşır. Burayı nasıl kurduklarını nasıl bu hale geldiklerini sorar. Müdür anlatmaya başlar: 

“Annem babam Bulgaristan’dan göç etmişler. Önce Diyarbakır’a yerleşmişler ancak oranın iklim şartlarına alışamadıklarından İzmir’e göç etmişler. Burada daha önce Bulgaristan’dan gelip yerleşen köylülerinin yardımı ile buralarda iş sahibi olmuşlar. 

Rahmi amca sormuş “Annenin, Babanın adı ne? 

-Annemin adı Zekiye Babamın adı İsmail 

Anneannenin adı ne? Gül biye. Amma anneannem biz küçükken ölmüş. Mezarı Diyarbakır’da imiş. 

Bizim Rahmi amcanın gözleri fal taşı gibi açılmış. “Acaba düşündüğüm gibi mi?” diye düşünmüş. “Yıllardır aradığımı buldum mu?” diye sesli bir şekilde kendi kendine söylenmeye başlamış. Bu durumu gören Müdür: “Ne oldu amca?” diye sorunca Rahmi dede birden irkilerek kendine gelmiş. Düşündüğünden emin olmak için birkaç soru daha sorar. 

-Annenin kardeşleri var mı? 

Evet, varmış ama uzaklarda kalmış. Annem izini kayıp etmiş dayımda onu hiç aramamış. 

-Adı neymiş?” 

-Rahmi mi, Rafet mi neymiş 

Rahmi amca gözyaşlarını tutamamış çünkü yıllardır aradığı, hasretini çektiği kardeşini tesadüfen oturduğu yerde bulmuş. Bulmasına bulmuş da bunu nasıl anlatacak bunu kestirememiş. Bunu anlatmadan önce kardeşi Zekiye ile eniştesini görmesi ve emin olması gerektiğini düşünmüş. Fabrika müdürüne 

-“Uygun görürsen ailen ile tanışmak istiyorum”. 

-“Neden olmasın? Sizler de balkanlardan geldiğinize göre geçmişten sohbet eder o sıkıntılı günleri tekrar yâd edersiniz”. 

Bir hafta sonra müdür bey Rahmi dede ve doktoru ailesi ile birlikte yemeğe davet eder. Yemeğe giderken Rahmi dedenin bacakları titremeğe başlar heyecanını gizleyemez. Torunundan sakinleştirici bir hap alarak içer ve yola çıkarlar. Rahmi dedeler, Zekiye teyzelerin evine vardıklarında müdür beyin hanımı kapıyı açar ve onları körfeze bakan büyük misafir odasına alır. Hoş geldiniz faslından sonra karşılıklı hatır sormalar yapılırken, kapıdan Zekiye teyze içeri girer. Rahmi amca bunca değişikliğe rağmen kardeşini, aksayan sağ ayağından ve yanağındaki benden tanır. 

Rahmi amca kız kardeşini görünce Zekiyeeeee der ve oraya yığılır. Herkes şaşırır ne olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da torun dedeye müdahale eder; Rahmi amca yarı baygın şekilde lafını tamamlar: 

“Zekiye kardeşim….” 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 78
Toplam yorum
: 37
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 600
Kayıt tarihi
: 06.02.09
 
 

1957 Amasya' da doğdum.İlkokulu Amasya' da okudum. Ortaokul ve liseyi Sincan' da, yüksek okulu Samsu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster