Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Şair-Yazar: Ahmet Ünal ÇAM

http://blog.milliyet.com.tr/edebi

29 Ocak '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
715
 

Zeliş

Zeliş (Dünya Kadınlar Günü)

Genç gelin Zeliş, bulaşık yıkarken bir yandan da hüzünlü bir halde geçmişe dalmış, düşünüyordu. Gelin olup, köyünden ayrıldığı son gün gelmişti aklına. Komşuları olan Hacer teyzenin söylediklerini düşündü;

-Sevinsene kız, büyük şere gidiyon. Kurtuluyon tarlada, bahçede çalışmaktan

Ne çare sevinememişti Zeliş. Oysa öbür kızlarla daha önceki konuşmalarında Zeliş de özenirdi şehre gelin gitmeye. Görücüler gelmeden daha bir-iki ay önce kızlara söyledikleri canlandı gözünde;

-Ayşe abla, şehre gelin gitti ya artık rahat eder. Biz yok patates çapalamayla, yok buğday hasadıyla uğraşırken o evinde oturup TV seyredecek, biz ekmek için hamur açalım diye koştururken, o bakkala gidip ekmeğini alıverecek.

O günleri hatırlarken, tekrar yaşar gibi, arkadaşlarının yanı başındaymış gibi güldü. Köyde, kızlarla konuşurken ne güzeldi, şehre gitmenin hayali de güzeldi. Şimdi şehirdeydi işte. Köyden ayrılırken kızların nasıl baktıklarını, nasıl onun yerinde olmak istediklerini fark etmişti. Oysa o istediğinin bu olmadığını çoktan anlamaya başlamıştı. ,

Köyüne hasreti daha arabanın tekeri dönmeden, daha köyün dışına çıkmadan başlamıştı. Belki de evliliğe hiç hazır olmadığından dı, belki de “Daha onbeşindeyim, benim evlenmeme çok var” diye düşündüğündendi. Bu ani evlilik ve evlilikle beraber köyünden kopuş zor gelmişti Zeliş’e.

“Evlenmeme çok var” diye düşünüyordu ama babası öyle düşünmemişti işte.

Duvağını açsa, gözündeki yaşları görse babası “İstemiyorsan gitme kızım der miydi?” “Demezdi!” diye cevabını kendi verdi, “Başlık parasını aldı, cebine koydu, ‘kal kızım’ der mi artık! “

Annesine söylemişti oysa “Anneciğim, ben evlenmek istemiyorum, bırakma beni anne! “ demişti. Ne olmuştu ki, o bile diyememişti, “Gitme kızım, gitme istemiyorsan” desin diye, nasıl da bakmıştı gözlerinin içine. Önce “Aman kızım baban duymasın kızım, ikimizi de öldürür” deyince son umudunu da tüketmiş halde, inivermişti kolu kanadı.

Mırıldandı; “Başlık parasını aldın baba? Ödedin mi tüm borçlarını baba? “Artanıyla koyun alacam” demişsin anama, aldın mı baba? Ben ‘canım babam’ diye öperken ellerini, sen “Başlık parası kaç koyun eder?” diye mi düşünüyordun baba?

Erken kalkıp geç yatmaktan, sürekli elinin bulaşıkta, çamaşırda olmasından üşütmüştü. Üşütme ve bitkinlik öksürüklerine yansımıştı. Öksürüklerine hakim olmaya çalışarak, gözyaşlarıyla ‘Ünzile’ şarkısını söylemeye başladı;

-...Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor…

Köyden çıkmadan bir gün önce kardaşlığı Nuran ile konuşması canlandı gözünde;

-Ne yapacağım ben Nuran, ne yapacağım? Sevmediğim adama, üstelik onbeşimde, onbeş yaş büyük adama veriyorlar beni Nuran!

-Aaa… Ne var yaşında! Geçen sene, Hüsniye teyzegilin Safiye evlendiğinde kaçındaydı sanki. Ondördündeydi.

_Nuran, Nuran! Bilmiyon mu, ben, ben… Başkasını seviyom. Ben, Recep’i severken, başkasına gelin gidiyom.

Sen de iyice şehirli oldun çıktın, kızım bizim neyimize sevdiğimize kavuşmak, seversin seni isterse varırsın, istemezse içine atarsın zaten. Hemen babana söyle istersen, “Recep’in bile haberi yok ama ben onu seviyom” de, baban da sana “Aferin kızım, senin bu medeni cesaretini takdir ettim” deyip medeni bir sopayla dövecektir seni.

-Gülme Nuran, gülme. Anam da, canım anam da anlamadı halimden, kimse sahip çıkmadı…

-Sus, sus bir duyan olacak.

Zeliş başını öne eğdi;

-Sustum, sustum Nuran sustum. İçime attım hep, hep sustum Nuran.

İçerden kaynanasının seslenmesiyle daldığı hayallerden uyandı Zeliş;

-Kııızzz! Gelin..! Akşam yemeği vakti geldi, sen öğlen bulaşığını bitiremedin.

Sesini toparlamaya çalıştı;

-Bitirdim anne!

-Anneymiş. Beni lafla tavlayacağına, işleri tut bir an önce. Aklın işe çalışsın. Çabuk geli salonu toparla, sonra akşam yemeğini hazırlarsın.

Zeliş, “Biraz oturayım” diye düşündüğü sandalyeye baktı, sonra seslendi;

-Geliyorum anne.

Kayınvalidesinin yanına gidip, salonu toparlamaya başladı. Başladı ama kaynanası hemen onu çekiştirmeye, söylenmeye başlamıştı bile;

-Geliiin, gelin! Doğru dürüst yap işini, burası köy değil.

-Geliiin, gelin! Elbise değiştirmekle şehirli olunmaz. Köyde isli ocağı temizlediğin gibi olmaz bu evin işi. Pırıl pırıl edecen.

-Geliiin, gelin! Markete gidiver diyecem ama köye benzemez buralar, kaybolun diye korkuyom.

-Geliiin, gelin! Ne öksürüp duruyon hasta gibi?

Zeliş, sürekli açığını gözleyen kayınvalidesine baktı;

-Hastayım anne. Kocama söyledim ama iki haftayı da geçti, götürmedi beni doktora.

-Bir şeyin yok, sapasağlamsın. Oğlan babasını doktora götürmek için zor izin aldı, bir de sapasağlamken senin için mi uğraşsın!

-Ben de onu dedim, ‘iki kere izin alma, babamı götürürken, beni de götür’ dedim.

-Sen kayınbabanla iddiamı ediyorsun! Oğlu değil mi, o götürecek tabi. Seni de gelecek ay götürür.

-Gelecek ay mı! Anne, çok hastayım.

-Sus, sus artık. İşten kaçmak için laf açıp durma. Senin derdin zayıflıktan, (mırıldanarak) yemeği de çok yiyon ama…

Zeliş duymazlıktan geldi. Öksürükleri artarak devam ediyordu. Öksürüklerine biraz hakim olunca, hemen kaynanası başlıyordu;

Gelin, acele et biraz, şimdi gelirler hastaneden.

*** *** ***

Zeliş, her gün akşama kadar koşturuyordu zaten. Kocası ve kayınbabası hastaneden gelince, hemen sofrayı hazırladı.

Akşama kadar yaptığı işleri beğenmeyen, sürekli eleştiren kaynanası zaten yormuştu. Kocası da yemeği eleştirince omuzları çöktü. Sessizce yemeğini bitirdi. Herkes kalkınca, sofrayı kaldırıp, tekrar mutfağa, bulaşığa geçti.

Salonda kaynana Nihal Hanım , oğlunun sırtını sıvazladı;

Afferim oğlum, yüz verirsen tepene çıkar bu. İşini, yemeğini eleştirecen ki şımarmasın.

Zelişin koşuşturmaktan dizlerine ağrı gelmişti. Tekrar bulaşıklarla uğraşırken, mutfağın kapısından kocası seslendi;

-Yarın sabah kahvaltıma ekmek de kızart.

-Tamam bey.

Zeliş, kocasının elinde bir kitap olduğunu fark etti;

-O elindeki kitap ne?

-Bu mu? Yeğenim Demet ısmarlamıştı, şiir kitabı.

-Bulaşıktan sonra biraz okuyayım.

-Okuyacan mı? Şiir kitabı, ne anlarsın sen!

-Niye öyle diyorsun ki? Demet de benim yaşımda değil mi?

-Yaşla ne alakası var? Sen ilkokul mezunusun, o liseye gidiyor. Onla kendini bir mi tutuyon?

Kocası giderken Zeliş, kırgınlığını belli etmemek için sustu, cevap vermedi. Kırılmasını bile içine atıyor, içi daha da eziliyordu oysa.

Ne zaman doktora götüreceğini soracaktı, onu da sormadı. “Kaç kere sordum zaten” diye düşündü. Her gün bir bahaneyle atlatıyor, götürmüyordu kocası. Tekrar öksürmeye başlayınca, bulaşığa ara verip sandalyeye oturdu.

Kaynanasının davranışı kendini üzse de, kocasının davranışları daha çok üzüyor, kendisini yapayalnız hissettiriyordu. Köydeyken annesiyle paylaşamadıklarını kardaşlığı Nuran’la paylaşıyordu. Oysa şimdi, oysa şimdi… mutfaktaki küçük radyosundan kendisine eşlik eden şarkılarla ve hüzünlü şiirlerle doldurduğu şiir defteriyle ve gözyaşlarıyla, .

-Anneciğim, anneciğim, senin küçücüğün , güler yüzlü çitlembiğin, gülemiyor artık. Ağlıyor…, anneciğim her gün ağlıyor…

Kocasının bıraktığı şiir kitabını eline aldı.

-Ben şiirden anlamazmışım! Ne zaman sordun ki, ne zaman konuştun ki benimle. “Şunu hazırla, bunu hazırla” .oysa… oysa… sorsaydın, yazdığım şiirleri okurdum sana. Nuran’a okuduğum gibi, anneme okuduğum gibi.

Kitabı karıştırırken bir şiir dikkatini çekti;

-‘Çitlembik’ mi? Annem de beni ‘küçüğüm, çitlembiğim’ diye severdi.

Şiiri okumaya başladı, okudukça kendi mutsuzluğuna benzerlikler buldu şiirde; “Çitlembik kara kaşlı, Çitlembik kara gözlü, Çitlembik kara bahtlı, Karalar bağlar Çitlembik”

Hüzünle kalktı, bulaşıkları yıkadı. Herkes çoktan yatmıştı, kocası da uyumuştu. Yatağın kenarına oturdu. Tüm yorgunluğuna, rahatsızlığına rağmen uykudan çok içindeki ızdırabı düşünüyordu. Aylardır annesine, köyüne, kardaşlığım dediği Nuran’a özlemi arttıkça artıyordu. Bu gün ise özlem birike birike, içinde volkan olmuştu. “Aşk acısı bu kadar yakmış mıydı içimi?” diye düşündü. Sonar gözünü kapatıp annesini hayal etti; “-Anneciğim, üstümü örtmeni özledim, anneciğim sabahları öperek uyandırmanı özledim.”

İçindeki özlemi paylaşmak arzusuyla duyuyor, bir türlü uyuyamıyordu. Uyumak için kendini zorladı sağa döndü, sola döndü kıvrandı durdu, sonunda dayanamadı kalktı. Çekmeceden şiir defterini alıp salona geçti.

İçinde paylaşmak istediği duyguları, hüzünleri yazdığı şiirlerle paylaşmaya çalışırken, dize dize dize ağlarken, bir yandan da yüksek sesle ağlamamak, öksürmemek için çabalayıp duruyordu. Aklından geçen şiiri yazmaya başladı;


Neylesem, neylesem annem - Gurbette gelin olmak -

Burda kuşlar ötmüyor ki
Yüzüm bir kez gülmüyor ki
Ağlasam kimse bilmiyor,
Gözüm yaşı silmiyor ki
silmiyor annem

Hani yüce dağlarım, Hey!
Hani bahçe, bağlarım, Hey!
Her akşam gizli gizli
Sessizce ağlarım, Hey!
ağlarım annem

Yüzüm donuk, bağrım yanık
Dilim suskun, yürek ezik
Hasret içimi yakar durur
Zor geldi anne, zor ayrılık
Ah! ayrılık annem

Karardı bahtım, benzim de solar
Ah! Yüreğime acılar dolar
Neylesem bilmem, neylesem annem
Yaşım onbeş, saçımda ak var
ak var annem
Anne kucağındaydı en son tahtım
Her gece resmini öpüp de yattım
Gül kızın soldu, soldu karardı
Neylesem düzelir bu kara bahtım
neylesem annem
Oyuncağımı aldınız, daha ben küçüktüm
Verdiniz gurbete, kendimi büyüttüm
Goncaydım, çiçek olmadan soldum
Gurbet elde ömrümü öğüttüm
kurudum, bittim annem

Meleşe meleşe kuzu dolanırdı
Sarı dağdan yavaşça gün kararırdı
Özledim köyümü arkadaşlarımı
Sen olsaydın, gönül dayanırdı
çok özledim seni annem

Başımda bin dert, gitmiyor annem
Yazmayla hasret bitmiyor annem
Elimde resmin, öptüm, öptüm yine,
Gayri resmin de yetmiyor,
yetmiyor annem

Başımda zulüm, başımda dert var.
Hayra yorsam da, bunda bir iş var,
Her gün düşümde, köydeyim annem
Bir selvi gölgesi, ağlayan kızlar
dönüşüm mü yakın yoksa annem

Şair-Yazar Ahmet Ünal ÇAM

Sabah kocası öfkeyle yanına geldi; “-Niye uyandırmadın beni Zeliş, geç kaldım işe.”

Oğlunun sesine Nihal Hanım la eşi de kalkmıştı. Nihal Hanım ;

-Ben sana demedim mi ‘yüz verme’ diye. Şuna bak, hala uyuyor.

Kocası sinirlendi, bir tekmede Zeliş’i oturduğu sandalyeyle birlikte yere yuvarladı.

-Sana söylüyoruz, duymuyon mu?

Şiir defteriyle, kalem de yere savrulmuştu ama kimsenin umurunda değildi. Nihal Hanım öfkeyle bakarken, birden şaşırdı. Hemen bir daha vurmaya kalkan oğlunu durdurdu.

-Dursana oğlum, dur. Suratına baksana.

Ben..ben.. o kadar sert vurmadım anne, korkudan beti benzi sararmış olmalı.

-Ne korkusu, hastayım diyordu, niye götürmedin doktora?

-Hayda… “Hasta filan değil, numara yapıyor, doktora filan götürme” diyen sen değil miydin?

Genelde pek konuşmayan kayınbaba, gelini işaret etti; “-Bir şey söylüyor galiba.”

Kayınvalide Nihal, kulağını gelinin ağzına yaklaştırdı; “-Buyur kızım.”

Gelin bir ara gözlerini açıp; “Anneciğim, anneciğim” diye mırıldandı. Nihal Hanım kendisine seslendiğini zannetti; “-Buyur, buyur gelinim.”

Geliyorum anneciğim, geliyorum.

Zeliş, dudaklarında küçük bir tebessüm, yavaşça gözlerini kapattı

Şair-Yazar Ahmet Ünal ÇAM

Ayrıntıda gezinmek bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

sözün bittiği yer...

özgür kaan 
 04.10.2008 20:26
 

Tüylerim diken diken. Gözlerimde tomurcuklanıp da akamayan yaşlar. Ve kadınlar... Ve kadınlar... Hizmetçi, uşak, alınıp, satılabılen kadınlar. Şimdi azalsa da başlık olayları bu defa kendini pazara çıkarıyor kadınlar. Aç, çıplak. Tecavüz edilmiş, sokağa atılmış. Yağmalanmış bir biçimde. Bu kadınların çilesi ne zaman dolacak?

Ayrıntıda gezinmek 
 14.03.2008 13:50
 

en azından artık acı cekmiyecek

seni özledim 
 29.01.2008 17:36
 

Gözlerim doldu okurken her kelimede. Zavallı Zeliş, zavallı Zelişler. Onları bildiğimiz tanıdığımız halde hiçbirşey yapamıyoruz ya. Yazık bize...

ozlemgoler 
 29.01.2008 15:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 63
Toplam yorum
: 20
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 385
Kayıt tarihi
: 28.12.07
 
 

Şair-Yazar: Ahmet Ünal ÇAM 1967 Çankırı doğumluyum. Hayatımın çoğu Ankara'da geçti. Kamu'da çalışı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster