Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Kasım '08

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
3706
 

Ziya Gökalp

Ziya Gökalp
 

Uzun zamandır baba dostu ile görüşemiyordum.Telefonlara da cevap alamıyordum. Dün akşam o tatlı sesini duydum.Biraz sitem ederek, nerelerdesin diye sordum? 10.Kasım'da ailecek Ata'nın evi Selanik'deydim dedi. Biraz da kırıldım, neden beni de almadın diye; gideriz Alev'im, gene gideriz dedi. Unutmadan da son gelişinde yarım bıraktiği Konyağı'ni sordu. Valla hala duruyor dedim. Bir saat kadar oradan buradan konuştuk.

Sonra merakla kitabının bitip bitmediğini sordum. Son rutuşlarını İstanbul dışında şirin bir kasabada yaptığını biliyordum. Piyasaya çıktı, dedi adresine de bir kaç kitap gönderdim.Hatta bu gün Cumhuriyet'den Mehmet Çakır ile bir röportajım çıktı dedi.Ben de o yazıyı alıntı yapıp aşağıda yazdim.Zaman zaman aramızdaki bazı anıları aktarıyorum.İlerdeki günlerde bazı anılarıda aktarmaya çalışacağım.
Saygılarla.

Türklük bilinci kimilerini rahatsız ediyor
Gazeteci Orhan Karaveli, Tanıdığım Nâzım Hikmet'le başladığı biyografi niteliğindeki araştırmalarını, aynı titizlikle sürdürüyor. Yazarın son yapıtı: Ziya Gökalp'i Doğru Tanımak. Kitap, Ziya Gökalp'in pek bilinmeyen yanlarını ve yanlış bilgilerin doğrularını gün yüzüne çıkarmayı amaçlıyor.


Kitap- İstiklal Savaşı'nda Ziya Gökalp'in fikirlerinin yeri? Anlamsız bir tartışma: Ziya Gökalp, Kürt mü, Türk mü? Bugün hâlâ gündemde yer tutan 'tesettür' konusunda Gökalp'in düşüncesi? 'Minareler süngü, kubbeler miğfer' sözü, iddia edildiği gibi Gökalp'in mi? Karaveli'yle yeni kitabını konuştuk...

-Neden Ziya Gökalp?

- Son zamanlarda, özellikle Aydınlanma açısından, Türk Aydınlanması açısından eksik ve yanlış tanınan Türk büyükleri üzerinde çalışmayı, onların biyografilerini yazmayı, eksik tarafları varsa bunları tamamlamayı veya yanlış bilgileri düzeltmeyi kendime görev saydım. Beni bu konuda çalışmaya iten, başlıca Nâzım Hikmet olmuştur. Ona 'vatan hainliği'ni yakıştırmışlardı. Bu yakıştırmayı hiç aklıma sığdıramadım. 27 Mayıs'ın hemen ertesinde, Vatan'da dış politika yazarı olarak çalışırken, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Doğu Bilimciler Kongresi'ni izlemek için Rusya'ya gittim. Kongrenin ilk gününde Nâzım Hikmet'le tanıştım. Arkadaşlığımız her gün artarak devam etti. Yemekler yedik, sohbetler edik. Hatta bu sohbetlerden rahatsız olanlar oldu. On beş günlük dostluğumuz sırasında Nâzım Hikmet'in çok yanlış tanındığını anladım. Onun ne büyük bir yurtsever olduğunu yakından görmek fırsatını buldum. Buradan yola çıkarak Tanıdığım Nâzım Hikmet'i yazdım. Bu kitap çıktıktan sonra pek çok kişi bana şöyle dedi: 'Biz Nâzım Hikmet'i vatan haini olarak tanıdık, ta ki sizin kitabınıza kadar.' Bir gazeteci bundan daha büyük ödül olur mu? Bu bende bir ufuk açtı; beni yeni kitaplar yazmaya teşvik etti ve arkasından Sakallı Celal'i yazdım. Nâzım Hikmet, Sakallı Celal, Atatürk'le gelen Aydınlanma'nın emekçileriydi. Başka kimler vardı? Aklıma Tevfik Fikret geldi. Tevfik Fikret, Namık Kemal'le beraber Türk Aydınlanması'nın en önemli unsurlarından ve Atatürk'ü çok etkileyen birkaç kişiden biridir. Diğerleri Namık Kemal ve Ziya Gökalp'tir. Ben Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp'i yazmış oldum. Belki bir gün Namık Kemal'i de yazmaya çalışırım. Bu kişiler, Türk gencinin, Türk halkının mutlaka bilmesi gereken hem de doğru bilmesi, iyi bilmesi gereken insanlar. Oysa yanlış biliniyorlar.Ziya Gökalp'in bugüne ışık tutan fikirleri var. Atatürk'e, 'Fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir' dedirten bir adam. Bu adam, Türk ulus-devlet fikrini ilk kez ortaya atan insandır. Peki nesiyle anılıyor şu an? Ziya Gökalp mi, ha şu Turancı şair... 'Turan' şiirinde şunu söylemek istiyor: Hey Türk halkı! Kendinize gelin. Sizin binlerce yıllık bir tarihiniz var. Büyük bir ulussunuz. Bunları hatırlayın! Böyle söylemekte haklıydı. Çünkü Türkler, Türklüklerini unutmuşlardı. Osmanlı'ydı onlar. Türküm, demek kimsenin aklına gelmiyordu. Öyle bir dönemde Türkçülük fikrini atmıştır ki, biraz da bu sayede Atatürk, İstiklal Savaşı'nda başarıya ulaşmıştır. Türklük bilinci! Bugün o bilinç bazı kimseleri rahatsız etmeye başladı. Ziya Gökalp'i kötülemeye başladılar. Hırsız diyemediler, arsız diyemediler; ne dediler? Turancı. Başka? Kürt. Kürt olmak, bir defa ayıp değil. Sonra, beni, eylemleri ilgilendirir... Sırf Diyarbakır'da doğdu diye Ziya Gökalp'i Kürt yaptılar...- Kitabın ilk bölümünü bu soruna ayırmışsınız. Nasıl bir sonuca vardınız?

Türk mü, Kürt mü tartışması

- Ziya Gökalp diyor ki: 'Bir insanın aidiyetini oluşturan onun yaşadığı ülke değildir, yaşadığı coğrafya değildir, kanı, ırkı da değildir; aldığı terbiye ve duygularıdır. Bir insan kendisini hangi ulustan hissederse o ulustandır ve bunun tartışılması gereksizdir. Bilimsel bir araştırma yapmaksızın, ben kendimi Türk bilirdim. Ama Selanik'e geldikten sonra araştırdım ve Türk olduğumu öğrendim.' Nasıl öğreniyor? Soyağacına ulaşıyor. Ziya Gökalp hakkında yazılmış çok sayıda kitap var. Bu kitaplardan yüzden fazlasını inceledim; sanırım yüz yirmi beş kitap kadar. Buna dergileri, belgeleri ve yabancı yayınları da ekleyebilirsiniz. Bunların pek azında soyağacından söz ediliyor; kargacık, burgacık, çoğu da eski harflerle olmak üzere. Düzgün bir soyağacı ilk kez bu kitapta yayımlanıyor. Ben bunu nasıl yayımladım? Yine gazetecilik devreye giriyor. Ailesinden kim varsa arayıp buldum. Özbeöz kardeşi, emekli bir subay olan Nihat Topçu'nun çocuklarını buldum. Bunlardan biri de generaldi, emekli general. Bir diğeri eski bir maliyeciydi, maliye uzmanıydı. Kızını buldum. Kızının kızını buldum. Onlarla yaptığım konuşmalardan, ailenin kendisini tamamen Türk hissettiğini anladım. Kendilerinin Horasan'dan, Buhara'dan gelen bir Türk aşiretine ait olduklarını söylüyorlar. Ziya Gökalp de 'Türklük hem mefkûrem (idealim), hem de kanımdır' diyor. Türk olduğuna böylesine inanan bir adama, 'Sen ille de Kürtsün' demenin anlamı var mı? Birinci çıkış noktası...İkincisi... Araştırınca, bizim güneydoğumuzun tam bir Babil Kulesi olduğunu gördüm. Binlerce yıldır, Kürtlerden de önce, Türklerden de önce nice kavimler gelmiş geçmiş buradan. Bu kadar çok insanın kaynaştığı bir başka belde dünyada yok. Böyle bir bölgeyi tek ulusa bağlayabilir misiniz? Diyarbakır Kürtlerindir diyebilir misiniz? Bunun imkânı var mı? Yok. Peki Ziya Gökalp'in Kürt olduğunun çıkış noktası ne? Diyarbakır'da doğmuş olması... Kaynaklara baktım. 1901 senesine ait salnameleri buldum, hem de yabancıların yazdığı, Diyarbakır'da Kürtlerin neredeyse ismi geçmiyor. Sosyal hayat, bilimsel hayat -yirminci yüz yıl başlarında- büyük ölçüde Ermenilerin hakimiyetinde. Ticaret onların elinde, doktorlar onlar, avukatlar... Kürtler aşiret hayatı yaşadıkları için büyük kentlerde toplanmamışlar. Genellikle aşiretler çerçevesinde toplanmışlar ve Arap bölgelerine yakın oldukları için -Araplar sürekli saldırı halinde olduğundan- savunma güdüsüyle yaşamışlar. İki sene uğraştım, Ziya Gökalp'in nereden Kürt olduğunu bulamadım. Sadece anne tarafının nispeten Kürt bir aileden geldiğini bulabildim. O da tamamen Kürt sayılmıyor. Aile mensuplarının sözlerine yer verdim kitapta; annelerinin Çerkes, babalarının Kürt olduğunu bildiklerini söyleyen, 'Ama biz Türküz' diyen insanlar. Dolayısıyla tüm araştırmalarımın sonunda, 'Ben Türküm' diyen Ziya Gökalp'in doğruyu söylediğine inandım.- Sunu'da, Gökalp hakkında az bilinen, hemen hiç bilinmeyen konulara ulaşmaya çalıştığınızı yazmışsınız. Neler buldunuz?- Ziya Gökalp'in çok sakin yapısı içinde adeta bir volkan sıcaklığı var; zaman zaman patlıyor. Onun dışında çok sakin, az konuşan, sessiz bir insan. Öte yandan çok bilgili ve inanılmaz bir hafızaya sahip. Gökalp'in hayatında iki senelik bir sürgün dönemi var. Kendisi İngilizler tarafından 145 Türk aydınıyla birlikte Malta'ya sürüldü. Buradaki bazı eylemleri, ne yazık ki çok az biliniyor. Birincisi, yol gösterici kişiliği, orada ortaya çıkıyor. Sürgünler arazında Said Halim Paşa gibi sadrazamlar var, Fahrettin Paşa gibi kumandanlar var, valiler, vekiller, Hüseyin Yalçın, Ahmet Emin Yalman gibi tanınmış gazeteciler var... Hatta Atatürk de Malta'ya gönderilecekler listesindedir, ama Samsun'a gittiği için sürgünden kurtulmuştur. Tamamen seçkinlerden oluşan böyle bir topluma Ziya Gökalp, iki yıl boyunca felsefe, psikoloji va sosyoloji dersleri vermiş. Malta'dayken sürekli kütüphaneye gitmiş, bilgilerini takviye etmiş. Türkiye'den kitaplar istemiştir ve iki yıl boyunca her hafta, haftanın birkaç günü Malta sürgünleri, ellerinde kalem kâğıt, onun derslerini izlemeye gelmişler. Ara sıra da 'Hocam bize birer diploma verecek misiniz' diye yarı şaka yarı ciddi sorarlarmış. Düşünün, esaret hayatı içinde ders veriyor. Bu dersler kalın bir kitap halinde yayımlanmış yakın zamanda. Ama neredeyse kimsenin haberi yok.

Sürgün mektupları

- Gökalp'in Malta sürgünlüğü sırasında eşine ve kızına yazdığı mektuplar, Malta'daki koşullar hakkında bilgi vermeleri nedeniyle anılırlar genellikle. Bunun dışında neler söylenebilir mektuplar hakkında?- Malta'dan yazılan 572 mektup, 600 küsur sayfalık büyük bir kitabı oluşturuyor. Bunu Türk Tarih Kurumu yayımlamış. Aradığınızda bulamıyorsunuz. Mektuplarla ilgili bilgiler bazı kitaplarda geçiyor. Özellikle büyük kızının eşi olan Ali Nüzhet Bey'in kitabında iki üç tane mektuba yer veriliyor. Onun dışında mektupların sadece adı geçiyor kitaplarda. İlk kez ben, 572 mektubun tamamını okuyarak yaklaşık 70 sayfada ele aldım. Ziya Gökalp'in mektupları, bir tür otobiyografisini ortaya çıkarıyor. O, kendisinden çok az söz eden biri. Bazı özelliklerini ancak bu mektuplardan öğrenebiliyoruz. Bu nedenle mektuplar, bir kilit durumunda, anahtar durumunda; Ziya Gökalp'i, zaaflarıyla, tercihleriyle, duygularıyla beraber gösteriyorlar. Kızlarına yazdığı mektuplarda, Aydınlanma'nın, ilericiliğin, kadınların toplumsal katılmalarının ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Çok iyi eğitim almaları gerektiğini, yükseköğrenim görmeleri gerektiğini söylüyor. Kadınların devlet katında önemli görevler almaları gerektiğini yazıyor... Henüz cumhuriyet ortada yok, Milli Mücadele yeni başlamış. Küçük kızına, kundaktaki kızına yazdığı mektuplar İstanbul basınına nasılsa yansımış ve alay konusu olmuş; kundaktaki çocuğa mektup yazdığı için. Büyük kızını bu konuda uyarmış, basına güvenmeyin demiş. Bunların mahrem mektuplar olduğunu söylemiş. Yaşasa bu kitaptan rahatsızlık duyardı kuşkusuz. Ama bu kadar sene geçtikten sonra mahremiyet perdesinin kalktığını düşünüyorum. Böylelikle bütün siyasi gerçekler de ortaya çıkar. Mektuplarda tesettürle ilgili sözler var. 'Tesettür' diyor Ziya Gökalp, 'İslamla alakası olmayan binlerce yıl öncesinden kalma bir tabudur ve kadına yapılmış en büyük hakarettir. Camiler namaz kılmak için değildir. Camiler, kadınlarla erkeklerin yan yana koltuklarda oturarak memleket meselelerini tartıştıkları yerler olmalıdır. İbadet, mescitlerde yapılmalıdır. Ezan Türkçe okunmalıdır. Herkes Kuran'ı anlamalıdır...'Ziya Gökalp'in çok iyimser olduğunu görüyoruz mektuplardan. 'Biz burada, siz orada acılar içindeyiz. Ama bu, bizim için kurtuluşun başlangıcıdır. Acı çekmeden başarı olmaz' diyor. Asla kötümser bir insan değil. Her koşulda bir iyimserlik payı bulabiliyor ve hep iyimserlik aşılıyor çocuklarına. Malta'da iyi olduğunu söylüyor. Diğer sürgünler yemeklerden, yataklardan sık sık şikâyet ederken, o hiç şikâyette bulunmuyor. Son derece onurlu da. Yurda döneceği zaman karısına yazdığı mektupta, 'Dönünce bir köye gideceğiz, dere kenarında oturacağız. Arkamızda ormanlar olacak. Ben o köyde öğretmenlik yapacağım' diyor. Ne var ki İstanbul'a döndüğünde evinde bir gece geçiriyor, sonra Samsun'a hareket ediyor. Oradan da Ankara yollarına düşüyor. Bu kadar vatansever.- Erişkinliğinde böylesine iyimser olan Ziya Gökalp, 18 yaşındayken intihara teşebbüs ediyor. Bazı kaynaklarda kalbine ateş ettiği yazıyor; siz kafasına ateş ettiğini belirtmişsiniz, doğru olan hangisi?- Ziya Gökalp'in kalbine kurşun sıkması söz konusu değil; kafasına kurşun sıkmıştır. 18 yaşından 48 yaşına kadar da otuz sene o kurşunla beraber yaşamıştır. Şu anda Cağaloğlu'nda, II. Mahmut Türbesi'nin haziresindeki kabrinde de kafasındaki kurşunla yatıyor. Silahı yakından ateşlediği için kurşun hız alamamış ve kafatası kemiğini delmiş, fakat beyne zarar vermeyeceği bir noktada kalmış.- Ziya Gökalp'in Türk edebiyatının ve Türk siyasetinin ünlü isimleriyle akrabalıkları olduğunu saptamışsınız. Kim bu kişiler?- Örneğin Feyzi Pirinççioğlu. Gökalp'in dayısı. Feyzi Bey Mustafa Kemal'in ilk kabinelerinden birinde bakandı. Daha sonra Refik Pirinççioğlu, İnönü döneminde bakanlık yapmıştı. Akrabalarından en önemlilerinden biri Orhan Asena. Orhan Asena çocuk doktorudur. Ama onu topluma tanıtan başlıca yanı, çok iyi bir oyun yazarı olmasıdır. Beni en çok etkileyen yakınlarından biri de şair Cahit Sıtkı Tarancı'dır. Cahit Sıtkı da Diyarbakırlıdır. Oradaki evi müze halindedir. O da çok genç yaşta vefat etmiştir. - 'Minareler süngü, kubbeler miğfer' sözü iddia edildiği gibi ona mı ait?- Bu ünlü dörtlüğün tamamı şöyle: 'Minareler süngü, kubbeler miğfer/ Camiler kışlamız, müminler asker/ Bu ilahi ordu dinimi bekler/ Allahüekber, Allahüekber.' Birkaç gün önce de Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Faruk Nafiz Çamlıbel'i karıştıran Başbakan, Türkiye'yi yönetmesi arifesinde okuduğu ve savunmasında Ziya Gökalp'e ait olduğunu ileri sürdüğü bu sahte dörtlükle 'halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği' gerekçesiyle cezaevine gönderilmişti. Ziya Gökalp'in böyle bir şiiri yoktur. Bu dörtlüğü hangi militan densizin yazdığı da belli değildir. Bu dörtlük, Gökalp'in, gönlü yurt sevgisiyle dolu Mehmetçiği, Balkan Savaşı sırasında yüreklendirmek için kaleme aldığı 'Asker Duası' manzumesine utanmazca yapıştırılmıştır. Şiirin aslını kitabıma aldım.

Kaynak .Ziya Gökalp'i Doğru Tanımak/ Orhan Karaveli/ Doğan Kitap/ 248 s.Cumhuriyet /Mehmet Çakır

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 275
Toplam yorum
: 97
Toplam mesaj
: 33
Ort. okunma sayısı
: 986
Kayıt tarihi
: 20.02.07
 
 

Bütün canlıları seven, kendi penceresinden yaşamı anlamaya çalışan, onlardan bir şeyler öğrenmek ist..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster