Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ekim '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1258
 

Zülfü Livaneli Konserinden Referandum Sonuçlarına Dair

Zülfü Livaneli Konserinden Referandum Sonuçlarına Dair
 

Sonbaharın bıçkın günlerinin kasvetli rengini görür olduk Antalya semalarında. Hafif hafif soğumaya başladı ortalık. Gece uyurken pikelerimiz üstümüzü örter oldu. Memnun muyum? Hayır, memnun değilim. Yaz aylarının sıcağı altında kavrulup, dondurma gibi eriyor olsam da inadına seviyorum yaz aylarının o nemli, o öldürücü sıcak hallerini. Ama ben her mevsimin koyu kıvamda sevicisiyim. Yağmurun yağışınıda an az güneşin yakıcı hali kadar severim. Gözümü alan güneş, beni ne kadar mutlu ediyorsa, gök gürültüsü eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda beni bir o kadar mutlu ediyor. Sonbaharın bu aylarında Antalya dağlarındaki hafif esintinin yarattığı hoşluğu emin olun çok az şeye değişirim. Hafif tepeden aşağıya bakar halde Antalya’yı izlenceye dalmak pek bir güzel oluyor bu mevsimlerde. Rüzgâr usul usul yanağımı okşayarak geçiyor üzerimden. Ve ben Antalya’ya tepeden bakıyorum. Konyaltı’na, Lara’ya öylesine baka kalıyorum. Her şey çok güzel… Her şey yerli yerinde ama betonlaşma göz alabildiğine kendisini hissettiryor. Tek mutsuzluğu bu değil pek tabiki Antalya sahillerinin. Referandumun talihsiz!!!! sonucuda kıyı bandın sakinlerinde hüzünlü bir edanın dışa vurumuna dönüşmüş. Yüzlerinde o eski mutluluk kokan tebessüm halleri yok. Zira, kıyı bölge sakinlerinden % 90 Hayır oyu çıktı ama, yetmedi “Hayır” kefesinin ağır basmasına. Mutsuzlar ve yeniden, bir kez daha şahlanıp ayağa kalkacak takatleri kalmamış haldeler.

Hafta sonu Zülfü Livaneli Antalya’ya gelmişti. İzlemeye gittik. Kızım kendisini çok sever ve şarkılarını dilinden düşürmez. Bu sebepten dolayı ilk defa bir Zülfü konseri izlemeye çalıştı bizim ufaklık ama gücü yetmedi. Sürekli uyur bir halde, inadına konseri takip etmeye çalışsada, zaman zaman uykuya dalıp gitti. O uyku arasındaki alkışları da bir hayli esprili oluyordu.

Zülfü’nün referandumda ne yönde oy kullandığı hususunda şüphelerim olsada, Antalya’da olmanın bilinci ile hareket edip, o her zamanki hali ile kitleleri gaza getirme eyleminden feragat etmedi muhterem. “Yenilmedik, Yenilmeyeceğiz ve bizi yenemeyecekler” yollu mizah kıvamındaki sloganı, Antalyalı Zülfü severleri galeyana getirmeye yetmişti. Ama gerçekler bazen acı oluyor işte. En nihayetinde CHP bayraktarlığında seçime gidip, umutlanmanın nihai sonucudur bunlar. Sahi, CHP’nin en son ne zaman seçim kazandığını hatırlayan var mı? Üzgünüm… Toplumu bu düzeyde tahlil yeteneği ile malul olan bir siyasal akımın seçim kazanma şansının olmadığını ben kırklı yaşlara geldiğim şu son dönemlerde fazlası ile öğrenmiş bulunuyorum. Kaldıki, bir dönemler bende aynı dertten muzdariptim ve aynen CHP’nin algı düzeyindeki gibi toplumu algılıyor ve bu algı düzeyi ile tahminler yürütüyordum. Ama işin aslı hiç de böyle değildi. Düz mantık bellidir aslında. Ülkeyi onca borç batağına sokmuş olan sağ partiler, neden sürekli toplum tarafından tercih edilir noktadalar? Demekki soruna bu soru ekseninde yaklaşmamak gerekiyor. Ülke tarihimizin siyasal arka planı üzerine ve toplumun genel yapısındaki sosyolojik dağılıma kafa yormak gerektiğini çok çok iyi anlamış durumdayım. Referandum öncesinde, bende bir anlamda tuzağa düşmüştüm. Zira, renkli camın baykuşları ve köşe kadılarının zihinleri iğdiş eden tahlilleri karşısında zaman zaman acaba diye düşünmedim dersem yalan söylemiş olurum. Sonucun “Evet” lehinde sonuçlanacağını tahmin ediyor olsamda, içimde “Evet” e karşı cephe almış olan geniş bir yelpazenin varlığı, bu düşüncemin çok doğru olmadığı kanaatine itiyordu beni. “Hayır” çıkma kanaatini içimde küçükde olsa taşımama karşın, sonucun ezici bir şekilde “Evet” yönünde tezahür etmesi, benim yeniden toplumu algılama biçimimi gözden geçirmeme neden oldu.

En nihayetinde bu bir seçimdi, ama önemli bir seçimdi ve toplum, doğru olanı yapacaktı. Bir şekilde doğru olanın yanında saf tutacaktı.

1999 genel seçimleri öncesini hatırlıyorum. Hani CHP baraj altı kalmıştı. Seçimlere kadar geçen süreçte neler olmuştu? Hatırlıyor musunuz? Bence CHP’lilerin mutlaka o sürece gözlerini dört açıp tekrar bakmalarında fayda var. Hani bankacı Korkmaz Yiğit vardı ve sürecin en önemli aktörüydü. Daha sonra CHP tarafından yayınlanan bir video kaseti dökülüp saçılmıştı ortalık yerlere ve bu kaset sonrasında CHP iktidara verdiği desteği geri çekmiş ve sonrasında iktidar düşmüştü. Ortada tescillenmiş bir yolsuzluk vardı ve CHP belki de tavrından dolayı haklı idi. Alenen tescil ettiği ve alenen yolsuzluğa, dalavereye bulaşanları sobelemişti. Sonuç ne oldu? Erken seçim sonrasında CHP parlementonun dışında buldu kendisini. Oysa aynı CHP o dönemden ders almamışçasına, bu dönemede aynı argümanlarla yaklaştı. Oysa üst düzey siyaset, yolsuzlukları teşhir ederken, aynı zamanda çözüm önerilerinide toplumun önüne sunmalıdır. “Biz dürüstüz, biz yolsuzluk yapmayız ve çiğ süt emmeyiz” diyerek toplumdan oy talebinde bulunulmayacağını sanırım CHP’liler bu referandum sonrasındaki net mesajlardan sonra daha iyi anlamışlardır.

Referandum sonucu göstermiştirki bu toplum, kati bir şekilde özgürlük taleplerinin arkasına takılmış gidiyor. Çünkü toplumun tüm katmanları rejimin despotik, otoriter yanından rahatsız. Tercihlerine saygı duyulmasını kesinlikle talep ediyorlar ve bu taleplerini söke söke alacaklar. Kürtler, Aleviler, Sünniler, Gayri Müslim azınlıklar, emekçiler, öğrenciler bir şekilde çağdaş yaşam normlarının neler olduğunu bilmekte ve bu normlara ancak demokratik bir yaşamın içselleştirilmesi sonrasında ulaşılabileceğinin farkında. Bir takım laf cambazlıkları üzerinden şekillenmiş olan vesayetçi yapıyı külliyen silip atmaktalar. Bu hususlardaki en net tavırlarını 2007 seçimlerinde göstermişlerdi. Toplum, askeri vesayeti reddeden tavırlarını AKP’ye verdiği destekle fazlası ile gösterdi. Bu kitlenin köklü bir AKP taraftarı olduğunu düşünmüyorum pek tabiki. Ama en azından, demokratik zemini güçlendirmeleri gerektiğinin artık fazlası ile bilincinde olan bir toplumun, sağlıklı bir dönüşüm süreci yaşadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Referandum sonrasında ikâmet etmiş olduğum Konyaaltı ilçesindeki kimi dostlarımla yapmış olduğum sohbetlerden edindiğim izlenimlerin ana temasını yine toplumu hakir gören nitelikteki argümanlar süslüyordu. “Toplum cahildi ve kendi çıkarının nerede olduğunu bilmiyordu”. Yani bu toplum bir şekilde cahil olarak nitelendiriliyordu. Bu düşünce kalıbının bir şekilde yıkılması şart. Toplumun son derece bilinçli olduğunu ve hele hele bizim gibi her ipte oynamaya alışmış olan bir toplumun, çıkarsal hesaplarının nerede yattığını bilmeyeceği yönünde bir tahlilin tümü ile temelsiz olduğunu düşünüyorum.

Bakınız referanduma katılım oranına… Katılım % 77,5… Yani toplam seçmenin % 22.5’lik kısmı referanduma icabet etmemiş. İcabet edenlerin % 58’lik kısmı Anayasa değişikliğini onaylamış ve % 42’lik bir kesim ise mevcut yapının korunması yönünde tercihini yapmış. Kürt illerinde “Boykot” tercihi hemen hemen başarılı bir sonuç vermiş. Bu referandum sonuçlarının, son derece net mesajlarla dolu olduğunu düşünüyorum. Zira, bu net mesajlara, iki düzlem üzerinden bakmak gerektiği kanısındayım. Bir tarafta rejime egemen olan güçler açısından ve bir diğer tarafta ise, geniş halk yığınları açısından. Düzenin asli varisleri olarak kendilerini gören ve bizlerin, statükocu cephe olarak adlandırmış olduğumuz kesimi, 12 Eylül rejiminin Anayasal kurumlarının, aynen muhafazasını istemesi ve bu sebepten dolayı referandumu bir boy ölçüşmeye dönüştürerek, bu seti de kaybetmesini şahsen ben önemli bir gelişme olarak nitelendiriyorum. Çünkü, kabul edilen değişikliklerin, kapalı devre kast sistemi haline dönüşmüş olan yargı erkinin duvarlarında gedik açılmasının bir aracı olduğunu düşünüyorum. Pek tabiki bu set kaybı statükocu cenah çevrelerinde önemli bir panik yaratacaktı. Nitekim yaratmıştırda. Bir tarafta son bir umut olarak sarıldığı Kılıçdaroğlu’nu yenilgiden muaf tutmaya çalışmaları ve bir diğer taraftanda yeni korku senaryoları üretmeye çalışmaları bundandır. Yeni korku senaryolarının şimdiden pazarlanmaya başladığı ortada. Bu durum bize, halen bu iç kapışmanın şiddetli bir şekilde süreceğini işaret ediyor. Kaldıki önümüzde kritik bir 2011 genel seçimleri var ve seçim sathı sürecinde kapışmanın nasıl seyredeceğini daha net bir şekilde göreceğiz. Geniş halk yığınları ve yoksul emekçi halkın penceresinden bu sonuçları ele alacak olursak, sonuçlar ortaya birçok yeni hususu koydu. Referandum süreci içerisinde toplumun tüm katmanlarının politize olduğunu ve toplumun hemen hemen her hücresinde referanduma yönelik tercihlerin durumu ve referanduma konu olan değişiklik maddelerinin içeriği üzerine tartışmalar yapıldı. Kahvehanelerde, ev toplantılarında, kuaför koltuklarında, taksi ve dolmuşlarda herkesin gündemini referandum hadisesi işgal etti. Şüphesizki referandum sürecindeki tartışmalar ve toplumun politizasyonu genel anlamda demokratik bir bilincinde gelişmesine katkı sağladı. Kaldıki toplum 12 Eylül rejimi üzerine her zamankinden daha çok görüş ortaya koydu ve 12 Eylül darbesine yabancı olan otuzlu yaşların altında olan kuşaklar, darbenin ne tür bir mana içerdiğini daha bir iyi anladılar. Referandum maddelerinin içeriklerinin tartışılma biçimlerine de baktığımızda, geniş halk yığınları, siyasal konulara pek de ilgisiz değiller. Hele hele bir de ülkedeki örgütlenme koşullarının önünde bin bir türlü engeller söz konusuyken, bu referandum sürecinin toplumun siyasallaşması açısından önemli katkılara imza attığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaldıki, Anayasa değişikliği, demokrasi, özgürlük gibi kavramların, genel gündelik yaşama dair direkt etkisi olmayan konular olması sebebi ile toplum tarafından çok fazla ilgi görmez olsada, bu gibi hususların toplumun gündemine giriş biçimine göre, toplumun ilgi yoğunluğunda önemli değişiklikler söz konusu oluyor.

Referandum sürecinde, CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun izlemiş olduğu politikanın sığ bir popülizm içerdiğini ve buna rağmen, bu popülist yaklaşımlar sonrasında CHP oylarında bir artış olduğunu söylemek abartı olmaz. Fakat CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ısrarla anayasa değişiklik paketinin içeriğini neredeyse tümü ile kenara itip, kampanyasını sadece iş ve aş sorunlarına indirgeyerek bir takım argümanlar üretmesinin sonucu ortada. Bir anlamda CHP, AKP’yi yoksulluk ve yolsuzluklar hususunda sınava çekmeye çalıştı ve bu hususa toplumun genel bir çoğunluğu ilgi dahi göstermedi. Zira toplumun özgürlük, demokrasi gibi hususlara tümüyle ilgisiz olduğunu düşünmekten kaynaklı bir algı sorunununda CHP’nin üretmiş olduğu politikalarda önemli bir rolü var. Daha öncede dediğim gibi, CHP’nin toplumun ilgi alanlarını algılama biçiminde ciddi sorunları var. Ve CHP’nin adeta sözcülüğüne can siparene bir şekilde soyunmuş olduğu bürokrasi çevrelerinin kadim ismi Tansel Çölaşan, hiç rahatsızlık duymadan % 58’lik “Evet” cephesini “gaflet,dalalet ve ihanet içerisinde olduğunu” söyleyebildi.

1980’li yılların ilk yarısında yurtdışına çıkan abim, yıllar sonra Türkiye’ye geldiğinde, kendisi ile yapmış olduğum bir sohbette şu ifadesine tanık olmuştum.

“Biz kendimizi devrimci olarak görüyorduk ama ne zamanki Avrupa’yı gördüm, işte o zaman bizim yaptığımızın devrimcilik değil, tam aksine faşizme denk düşen yanlarının olduğunun farkına vardım”.

Belki bu cümle etrafından hareketle, referandum sürecinde sosyalist çevrelerin takınmış olduğu tavrı daha iyi anlayabiliriz. Daha öncede, “yetmez ama evet” cümlesinden hareketle, kısmende olsa, kapalı devre kast sistemi olan yargı erkinin duvarlarında gedik açacak olan bu değişiklik maddelerinin hayata geçmesinin önemli olduğunu dile getirmiştik. Dikkat ederseniz “Evet” oyu veren çoğunluğun, yoksul emekçi halk yığınlarından çıktığını görürüz. “Hayır” tercihi ise, yoksul Alevi emekçilerinin çoğunluğu hariç, önemli ölçüde mevcut düzenin korunmasından yana tutum alan ve sosyolojik anlamda “Beyaz Türk” olarak tarif edilen eğitimli kesimler ve orta sınıf katmanlarından oluştuğu görülür. İşte tamda bu noktada, sosyalistlerin ilgilenmesi gereken ana noktanın, sanayi çevresi bölgeleri olarak bilinen Pendik, Tuzla, Gebze, Dilovası, Bursa gibi yerlerden “Evet” tercihinin yüksek oranda çıkmasıdır. Dikkat ederseniz, emekçi yığınların büyük oranda “Evet” tercihine yönelmesine karşın, kendisini sosyalist solda tarif eden çevrelerin ağırlıklı olarak “Hayır” cephesini tercih etmesinde önemli bir çelişkinin yatmasıdır. Bu çelişkiden anlayacağımız odurki, sosyalist çevreler başka bir dünyada yaşıyorlar. Ülkede olup bitenden ve toplumun önceliklerinden yana bihaberler. Zira sosyalist çevrelerin somut bir şekilde, hangi sınıfsal dürtülerle emekçi yığınların “Evet” tercihinde bulunduklarını tahlil etmelerinde fayda vardır. Şu an için ciddi bir sessizliğe gömülüş olsalarda, umarım en azından bürokrasinin kadim sözcülerinin “Halk cahildir” yollu açıklamalarının arkasına takılmazlar. Çok açıktırki, geniş halk yığınları, rejimin otoriter yanına yönelik alerjik bir tutum içerisindeler. Dolayısı ile mevcut rejim şeffaflaşmak zorunda ve toplumun özgürlük ve demokrasi taleplerine cevap vermek zorunda. Aksi halde her defasında toplum bu yöndeki tercihini daha netleştirmiş bir şekilde statüko çevreleri ile çatışmaya devam edecektir. Bu durumu daha bir sadeleştirilmiş halde düşünecek olursak, 12 Eylül anayasasında kısmi de olsa, olumlu yönde bir takım değişiklikler yapılıyor ve geniş halk yığınlarıda bu değişiklikleri onaylıyor. Bu denli net ve sade bir tanım yapabiliriz referandum sonucuna dair. Kemalizmin etkisinde kalan toplum çevreleri ise bu kısmi değişikliklere şiddetle karşı çıkıyor. AKP ve diğer “Evet” cephesinin başını çektiği kanat, rejimin bu şekilde yürümeyeceğinin farkında ve bu sebepten ötürü kampanya sürecini daha çok özgürlükler ve demokrasi kavramlarını öne çıkararak yürütmüştü. Bu durumun inandırıcı olmasından daha doğal bir sonuç pek tabiki göremiyoruz. Oysa “Hayır” cephesinin başını çeken kanatları, kampanya süresi içerisinde, somut hiçbir dayanak söz konusu olmaksızın, referandumu içeriğinden saptırarak, inandırıcı olmaktan uzaklaşmıştır. Örneğin; bölünme kavramının işlenmesi, şeriat korkusunun işlenmesi inandırıcı olmaktan tümü ile uzaktır.

Özellikle AKP’nin bazı hususlardaki samimiyetinin sorgulamasını yapmanın bir esprisi olduğunu düşünmüyorum. AKP’nin bir aldatmaca yapıp yapmadığından veya samimi olup olmadığından bağımsız olarak, yoksul emekçi yığınların hangi mesajlara rağbet etmiş olduğu önemlidir. Özgürlük ve demokrasi vurguları, 12 Eylül ile hesaplaşma vurgusu halkın ilgisini çeken mesajlar olarak kendisini gösterdi. Bu ilgi halininde olumsuz olduğunu düşünemeyiz ama nedense kendisini sosyalist solda konumlandırmış olan çevrelerin, bu mesajlardan pek fazla bir şey çıkaramadığıdır. Kemalist, devletçi, ulusalcı eğilimleri ağır basan TKP, ÖDP, Halkevleri gibi sol sosyalist! çevreler, bu mesajlara olumlu yönde tepki veren geniş halk yığınlarını, yani % 58’lik kesimi, sağ oy deposu olarak nitelerken, toplumu tahlil etmede ne denli sığ olduklarını böylelikle bir kez ortaya koymuş oldular. Bu durumda daha fazla özgürlük, 12 Eylül ile hesaplaşma gibi mesajlara kanan muhafazakâr sağ kitleler!!!!!!! Bu ifadenin bile yeterli olduğunu düşünüyorum güya sosyalist çevrelere. % 58’i sağ, % 42’yi sol olarak göstermek, hüsrana uğramış bir düşünce dünyasının düşebileceği bir çukurdur. Düzgün bir sınıfsal tahlil yapmaya kalksalar, düşmüş oldukları çukurun ne olduğunu daha iyi görecekler. Bu sosyalist çevrelerin düşmüş olduğu en hazin durumlardan biriside 12 Eylül’le ve 12 Eylülcülerin yargılanması gibi konular da genel demokrasi mücadelesiyle bağlantılı bir başka boyutu oluşturmaktadır. 12 Eylül ile ilgili hesaplaşmanın sadece darbenin başında bulunan generallere yönelik yargılamaya indirgenemeyeceği malum. Ne varki darbe sembollerinin yargı karşısına çıkarılmasıda hafife alınamaz. Sosyalistlerin böyle bir şeyi hafife alması veya savsaklaması söz konusu olabilir mi? Oysa kimi açıklamalara bakıyoruz da, bahsi geçen sosyalist çevreler, adeta Kenan Evren ve diğerlerinin avukatlığına soyunmuşlar. Bir yandan AKP’nin bu konuda samimi olmadığını geveliyorlar, diğer bir yandan da, bin dereden su getirircesine, hukukçu kılığındaki kimi darbeci, statükocu laf ebelerinin teranelerine sarılıp, bunların yargılanmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlar. Devamında muhteremler, tek bir tane bile somut adım dahi atmıyorlar. Doğrusu bu ya, darbecilerin lehine argüman üretip, bunları yayanların sosyalist sıfatını taşıyor olması utanç verici bir durumdur.

Öncelikle hatırlatalım efendim, AKP’nin bu konuda samimi olması veyahut olmamasının konu ile zerre kadar ilgisi yoktur. Çünkü yargılamayı yapacak olan veya yargılamayı yapmayacak olan yargı kurumudur. Statükocu cephe ve onların peşine takılmış olan sosyalistlerin sempatiyle baktığı o yargı çevreleridir yapılacak olan başvurulara olumlu yaklaşacak ve harekete geçireecek olan. Yani anlayacağınız, bu konuda samimiyeti sorgulanacak olan AKP değil, bürokratik vesayetin en has sözcüsü olan YARSAV’cı yargı bürokrasisidir. Bir noktaya dikkat çekmekte fayda görüyorum. 12 Eylülcülerin yargılanması hadisesindeki mevzuunun bir hukuki mülahazadan ziyade, hangi toplumsal kesimlerin, ne yönde bastıracağı ile ilgili bir durumdur. Sosyalistlerin işi bu konunun sıkı sıkıya takipçisi olmak ve bastırmaktır. Geri durmak ve darbecilerin lehinde argüman üretmek değildir. Sosyalistler, 12 Eylülcülerin yargılanmasına odaklanmalıdır, AKP’nin samimiyetine değil.

Bu günkü tavırları ile sosyalistlerin sınıfta kaldığı açıktır. O hep küfür savurdukları liberallerin bile fersah fersah gerisine düşmüşlerdir. Bundan sonrası için pek tabiki merak ediyorum; sosyalist çevreler, referandum oylamasındaki tavırlarından dolayı alınlarına sürdükleri lekeyi nasıl temizleyecekler diye.

PınarG bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

budur...evet, kesinlkle noktası virgülüne kadar budur. Nihat Hocam düşün gücünüze ve emeğinize sağlık. Zülfü Livalenli'nin konserine gelince:) hani İdil uykuya yenik düşmüştü ama yine de müziğe elleriyle tempo tutatarak eşlik etmeye çalışıyordu ya...o arada konseri izleyen kalabalığa baktım, Zülfü "yenilmedik" deyince, millet gaza geldi ve düşündüm ki bunlar uyanıkken bile uyuyorlar:)) yani İdil uyurken bile bilinçli, gaza gelenler de uyanıkken uyur vaziyetteler, tam tersi:)))...sevgiler

PınarG 
 09.10.2010 16:02
Cevap :
Beran Hanım, Bu tip konserlerde en sevmediğim şeylerden birisini tekrarladı Zülfü. Morale ihtiyacı olan bir kitle vardı ve Zülfü'de bunu fazlası ile verdi. Evet ve maalesefki uyanıkken bile nelerin olup bittiğinden habersiz bir kitlenin arasındaydık. Yazık demekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Oysa eminimki o kitlenin önemli bir kısmı, bu rejimin sille ve tokatlarını suratlarının tamda ortasında her defasında yemiştir ama anlayamadığımız bir nedenle bu rejime sıkı sıkıya bağlılıklarını attıkları çığlıklardan daha net bir şekilde görebiliyoruz. Gördükçede büyük bir "ah" çekiyoruz. Bu kitlenin iyi bir dönüşüme ihtiyacı var. Zira bu hali ile farkında olmadan büyük bir çukura doğru yuvarlanıp gidiyorlar.  14.10.2010 23:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 1638
Toplam yorum
: 2990
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 943
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster