Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Şubat '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
1870
 

Jartiyer

Jartiyer
 

Honi soit qui mal y pense


Jartiyeri yeni biliriz, oysa değil. Ortaçağ’dan beri var. Avrupa’da genellikle gelinler giyermiş. Damat da gelinin jartiyerini çıkarıp davetlilere doğru fırlatırmış fiyaka olsun diye. Bir çeşit kızlık bozma simgesi.

Gelinin giysilerinden şu ya da bu parçaya sahip olmak uğur getirir diye inanılır ya, bu sebeple gelinin kendisinin de bazen jartiyerini çıkartıp konuklara fırlattığı olurmuş. Bazen de, gelinin bu hareketine damat elinde tuttuğu bir demet çiçeği havaya atarak cevap verirmiş. Damattan gelen demete genç kızlar, gelinden gelen jartiyere de bekâr oğlanlar koştururmuş. Rivayet, ilk yakalayan kızla oğlanın talihleri yaver gider, kısmetleri açılırmış. Hatta bu özel durumu vesile bilip, bazen bu ikisi dansa kalkarlarmış, olur ya, belki birbirlerinden hoşlanırlar diye.

Jartiyerin tarihine bakınca çok ilginç bir durumla daha karşılaşıyoruz: İngiltere’nin anlı şanlı şövalye tarikatlarından, hem de rütbece en üst sınıfı temsil edenlerinden birinin adı “The Most Honorable Order of the Garter”, yani “Yüksek Şerefli Jartiyer Tarikatı!” Bugün hâlâ faal olan bu tarikatın üyeleri arasında Prens Charles da var.

İnandırıcı gelmiyor olabilir, fakat tamamen gerçek. Jartiyer Tarikatı’nın kuruluşu 1340’lara dayanıyor. Karl III. Edward tarafından kurulduğu biliniyor ancak adına, kuruluş vesilesine, sloganı olan ve tüm simgelerinde geçen tuhaf söze (honi soit qui mal y pense / fesada yoran utansın), hatta kuruluşunun tam tarihine dair rivayet muhtelif.

Bu rivayetlerden birine göre Salisbury Kontesi, Eltham Sarayı’nda Haşmetmeâb Kral Edward’la dans ederken olmadık bir iş olmuş, jartiyeri dizinden aşağı kayıvermiş. Etraftaki asilzâdelerin imâlı gülüşmeleri üzerine Kontes’in şerefini kurtarmak isteyen Kral, eğilip yere düşen jartiyeri almış ve kendi dizine geçirdikten sonra, ileride tarikatın alâmet-i fârikası hâline de gelecek olan o meşhur sözü söylemiş: “Honi Soit Qui Mal Y Pense”. Koskoca İngiltere Kralı meramını neden Fransızca söylemiş, bilinmez. Acaba Fransa tahtına göz dikmişti de ondan mı?

Bir diğer efsane ise yine Kral Edward’ın, 12. yüzyılda Haçlı Ordusu’nda savaşan Aziz George’dan mülhem söz konusu tarikatı kurmuş olduğu: Aziz George ve askerleri savaş sırasında dizlerine taktıkları jartiyerin uğuruna inanırlarmış…

Tarikatın kuruluşuna dair daha pek çok rivayet mevcut. Ancak İngiltere’nin hâlâ en itibarlı asalet mertebelerini temsil eden bir şövalye tarikatının jartiyerle ne ilgisi var derseniz, bu o sizin bildiğiniz jartiyerlerden değil: jartiyer denen nesne, kadında seksiliğin timsali hâline gelen bir aksesuar olmazdan evvel, savaş sırasında askerlerin dizlerine taktıkları zırhları tutan dizbağı demek. Kadına geçişi sonra. Yani “honi soit qui mal y pense!”

Sir Gawain and the Green Night destanında ise Sir Gawain, konuk olduğu evin hanımı tarafından baştan çıkarılmak istenir. Bu ahlâksız teklife direnmeye çalışırsa da, bir zaaf gösterir ve hediye olarak evin hanımının jartiyerini kabul eder. Derken, bu vaziyetin ayıbıyla yanar tutuşur, utancından kurtulmanın yolunu arar. Gizleyerek değil, alenen teşhir ederek kurtulacağını düşünmüş olsa gerek ki, jartiyeri kendisi giyer.

Anlaşılan o ki, erkekler kullanırken adeta savaşçılığın, yenilmezliğin, gücün, şerefin simgesi gibi görülürken, erkekten kadına geçti geçeli, jartiyer hep biraz “ayıplı” bir şey diye görülmüş. Artık bir kez erkeğin alanından çıkıp kadına intikal etti mi, her türlü babayiğitlik göndermesi yok olmakla kalmamış, kahraman erkeğin timsali, seksi kadın imgesine dönüvermiş! Erkeğe de kala kala, ayıbını örtmek istediği hatun kişinin jartiyerini kendi dizine geçirip, “fesada yoran utansın” demek kalmış…

* * *

Bu yüzden olsa gerek, bizim anlı şanlı yazar çizerlerimiz, sanatçılarımız, siyasetçilerimiz, hep bir ağızdan “Hepimiz Ermeniyiz” şarkısını söylerken, Hrant Dink’in kabahatini üstlenmeye, tabiri caizse onun “jartiyer”ini giymeye ne kadar heveskâr olduklarını gösterdiler.

Üzerinden zaman geçti, artık bu konuda konuşmak belki biraz kolaylaşmıştır. Zira cinayetin hemen ardından her türlü eleştirel yaklaşım adeta sakrilej, kutsala saldırı addedilmekteydi.

Bir yazar çıkıp bir milletin kanının zehirli olduğunu, boşaltılması gerektiğini, yerinin de bir başka milletin asil kanıyla doldurulması gerektiğini söylüyor. Bu sebepten ötürü o ülkenin yasalarıyla başı derde giriyor. Ceza alıyor. Bu süreçte intelijensiya arkasında. İntelijensiya nazarında bu sözler değil, bu sözleri mahkûm eden yasa suçlu. İntelijensiya apaçık olanı görmezden gelmeye teşne, aslında bu sözlerin ne kadar saf duygularla söylenmiş, ne kadar masumâne sözler olduğunu, fesatlığın bu sözlerde değil, bu sözleri kötüye yoranlarda olduğunu söylüyor.

Tersten okunamaz mı bu? Bir başkası çıksaydı, millet isimlerinin yerlerini değiştirerek aynı cümleyi sarf etseydi, aynı münevver zevat çullanmayacak mıydı bu kişinin üzerine? Bir kavram boğuntusuna getirip, bu sözleri söyleyen için kazdıkları kuyuya, içinden çıkıp da beğenmedikleri kabuklarına dair etrafta ne bulurlarsa doldurmayacaklar mıydı?

Kan. Zehirli kan. O kanı boşaltmak. Yerine bir başka kanı, asil olan diğer kanı doldurmak… Bu lafların neresi masumdur? Hangi anlayış, hangi hukuk böyle buram buram vahşet kokan, kan kokan bir ifadeyi hoş görür? Bu hoş görülebilir mi? Bu “hoş” mudur? Nasıl bir bilinç kayması, nasıl bir toplu körlük olmalı ki, bu sözlerin sahibi barış timsali ilan edilsin? Nasıl bir barışmış ki bu, zehirli Türk kanını boşaltıp, yerine asil Ermeni kanı zerk etmeyle gelsin!

***

Öyle bir “sol fikrî tahakküm” var ki bu memlekette, entelektüeller nezdinde yaygın kabule şayan olmuş bir fikri eleştirmek veya kutsallaştırılmış bazı kavramları sorgulamak mümkün değil. Zihinler mahkûm, gözler kör, iradeler biatlı, diller suskun. Hrant Dink artık aziz mertebesinde, ayıplarına bile karşı çıkmak olanaksız, zira “yeni paradigma”nın tüm savunucuları ittifakla o ayıbı kendi üzerlerine giymeye kararlı.

Şüphesiz yeni bir bakış açısına ihtiyaç var. Kültür ve düşünce ufkumuzu yeni baştan inşa edecek, sol fikrî tahakkümün kalıplarına boyun eğmeyen, hür düşünceli, ruh göçü denen aydın hastalığına duçar olmamış, “buralı” aydınlara bir iş düşüyor: tefekkür melekemize geçirilen “jartiyer”i yırtıp atmak!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1026
Kayıt tarihi
: 13.12.09
 
 

1972 doğumluyum. Galatasaray Lisesi mezunuyum. İstanbul Üniversitesi'nde lisans eğitimimden sonra bi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster