Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Nisan '18

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
2743
 

“Çocuklar Sana Emanet” Filmi; Bir Çocuğun Çıkaramadığı Ses Olmaya Çalışmış

“Çocuklar Sana Emanet” Filmi; Bir Çocuğun Çıkaramadığı Ses Olmaya Çalışmış
 

Çocuk pornografisinin, kadın ve çocuk ticaretinin, çocuk tecavüzünün ve kadına yönelik şiddet ve tecavüzün seksenlerden bu yana tüm dünyada artığı her geçen yıl bir öncekinden daha da kötüye gittiği bir zaman diliminin içindeyiz.

Ve ne yazık ki ülkemiz çocuk istismarı konusunda üçüncü sırada, bu artışın en çarpıcı olarak görüldüğü ülkelerden biri.

Öyle ki neredeyse her güne yeni bir çocuk istismarı, tecavüzü haberiyle uyanıyoruz.

İş o kadar çığırından çıktı ki aklımızın almayacağı, yüreklerimizin kaldıramayacağı bir hale geldi.

Her tarafımızı saran insani bir çürüme, kokuşmuşluk. Diz boyu vicdansızlık, vahşilik, ahlaksızlık.

Üstelik tüm bu kokuşmuşluk, sistematik bir şekilde bilinçli olarak şırınga ediliyor. Gücü yetenin gücü yettiğine zulmettiği bir anlayış toplumun tümüne, insanlığa bulaştırılıyor.

Bundan da en acı şekilde çocuklar zarar görüyor.  Yarınlarımızı emanet ettiğimiz çocuklarımız, bugün kime emanet korkusu içinde.

23 Mart’ta gösterime giren Engin Akyürek, Şerif Sezer, Hilal Altınbilek,  Birsen Dürülü, Ogün Kaptanoğlu ve Osman Alkaç’ın rol aldığı Çağan Irmak imzalı “Çocuklar Sana Emanet” filmi tüm bunları anlatmaya soyunmuş. Bir çocuğun çıkaramadığı ses olmaya çalışmış bir yerde.

Her yaştan kızların cinsel istismarı araştırmalara konu olurken, erkek çocukların istismarı yakın geçmişimize kadar inkâr edilmiş, yok sayılmıştır. Çağan Irmak filminde bu yok sayışı da bir anlamda göze sokmuş, erkek çocuklarına uygulanan tacizi konu alarak fark yaratmak istemiş.

Yaratmış da. Her şeyden önce filmde toplumsal sorumluluktan kurtulma ikiyüzlülüğü ile çocuk tecavüzcülerini eşcinsellik ve pedofili kapsamında değerlendirenlere karşı çıkmış.

Bu yanılgılardan sıyrılıp gerçeğe bakılmasını istiyor çocuk tecavüzcülerinin sıradan, ortalama erkekler olduğunu, kalplerinin, vicdanlarının hasta olduğunu, ruhlarının çürüdüğünü söylemeye çalışıyor.

Ve bana göre özellikle derdini daha net anlatabilmek adına böyle bir türü seçmiş.

Çünkü toplum yaşamında çocukları cinsel istismara maruz bırakanlardan nefret etmek yeterli değil,  nefretin bu insanları durduramayacağını biliyoruz öğrendik tüm yaşananlarla, yasalarında cezalandırması tutarsız, yetersiz içimizi soğutmuyor. Irmak da bunu anlatmak istemiş.

Bunu anlatmanın da tek başına dramatik bir anlatımla mümkün olamayacağını düşünmüş sanırım.

Toplumun büyük tepkisine yol açan bu insanlık sorununun yüzyıllardan beri bedensel ve ruhsal varlığı hasar görmüş bireyler üreterek insan vücudunu yavaş yavaş ele geçiren kanser hastalığı gibi toplumları tahrip ettiğini, bu tahribi de, ruhun kötülüğe teslimiyetini de kuru repliklerle anlatmak yerine görsel imgeler ve efektlerle gözler önüne sermek istemiş.

Çürümüş bir kalbi yerinden sökmediğiniz sürece bu kötülüğe dur demenin mümkün olamayacağını söylemeye çalışmış. Hem öte yanda hem bu yanda yerleri yok bu canilerin demenin yolu olarak görmüş sanırım bu türü.

Hoş Çağan Irmak her işinde mistik öğeleri kullanıyor ancak bu sefer korku ve gerilim de yaratıp böyle bir tür içerisinde izleyiciyi daha sert yüzleştirmek istemiş, özetle derdini daha iyi anlatabileceğini düşünmüş diye düşünüyorum.

Nefret etmenin tek başına durduramadığı bu canilerden korumak için çocuklarımızı ve çocukluğumuzu ne yapmalı nasıl başa çıkmalı sorusuna bir cevap aramış.

Filmin kahramanı Kerem bir çözüm bulmuş ama bulduğu çözüm yıllar sonra bir trafik kazasıyla ters yüz olunca ben de mi bir çocuğa zarar verdim ben de mi o oldum korkusuyla kendi iç dünyasındaki sorguyla geçmişin karanlığına düşmüş buluyor kendisini.

Ve bulduğu çözümle hesaplaşmaya başlıyor. Hal böyle olunca da diğer taraftan gelen ruhlar sarıyor her yanını.

İç dünyasındaki olup bitmeler gitgide büyük bir korkuya dönüşüyor onu kuşatıyor. Bu kuşatmayla başka bir boyuta geçiyor.

Olaylar da bundan sonra başlıyor zaten.

Bu noktadan sonra Irmak kötü cinler ve iyi cinlerle geleneksel bakış açısı içinde olayı yoğurmak istiyor. Kerem suçlu mu, suçsuz mu? Sorusunu hem izleyiciye hem de Kerem’e sorgulatıyor.

İki cinayet bir Kerem. Çiğ süt emen tarafla, helal süt emen taraf arasında kalan Kerem.

İlk cinayetinden pişman değil. İkinci cinayeti ise geçmişe gömdüklerini tetikliyor, yaralarını yüzeye çıkarıyor. Çünkü gerçek korkusu; ilk cinayetindeki suçluyla aynı mıyım?

İstemeden bir çocuğun ölümüne sebep olmakla bilerek bir çocuğa zarar veren aynı mıdır?

Aynıysa eğer korkusunu yaşayan Kerem’i bu korkularından kurtaracak olanın yine kendisi olduğunu anlaması gerekiyor.

Bunu da ona bir şifacı anlatıyor. Herkesin ilacının kendi içinde olduğunu Kerem’in anlamasını sağlıyor.

Dokunarak doğaüstü güçleriyle.

Zamanla yavaş yavaş ruhunda büyüyen bu korku içindeki çocuk ve korkularının büyüttüğü canavarla el ele vererek kendisinden büyük ve güçlü hale gelen Kerem onu yok etmek, korkusunun galip gelmesine izin vermemek için savaşıyor.

Bir yerde sırtındaki kamburdan kurtulma savaşı veriyor. Tüm zincirlerinden kimseye zarar vermeden kurtulmak mümkün mü, değil mi sorgusuna bırakılarak.

İnsanın varlığına yapılan bu saldırının hayata karşı işlenen bir suç olduğu, tanık olanla yaşayanın hasarları arasında pek fark olmadığı, iç dünyadaki hasarın tüm yaşamı kapladığını, hiç bir şey olmamış gibi hayata devam etsek de geçmişin zincirlerinden kurtulmadığız sürece bu ne kadar gerçek. Kazayla birlikte iç mimar Kerem herkesin evini güzelleştirirken aslında kendine ait yaşanılası bir yerinin olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor tüm bu sorgunun ve gerçeğin içine düşüyor.  Kerem’le birlikte biz de düşüyoruz tabii bu sorguya.

Kerem bitirdiği evlerin imzası olarak müşterilerine bir saksı çiçeği hediye ederken hiç büyüyemeyecek çocuklar yerine koyuyor o çiçekleri, bir yerde kendi çocukluğunu da emanet ediyor müşterilerine, “onları koruyamadık bu çiçekleri koruyun, büyütün, her çocuk bir çiçektir” dercesine.

Çünkü Kerem çocukluğunda asılı, baştan sona yaralı.

Öte yandan bir insan dokunuşuyla bu yaraları iğleştirilip, korkularından kurtarılmaya çalışılırken sen suçlu değilsin sen de masumsun mağdur olansın demeye çalışılıyor.

Bir insan dokunuşunda dünyanın yaşanılası bir yer olması mümkün gerçeğini atlamadan.

Tüm bu anlattıklarına bir de hayat her yerde var; öte yanda da çocuklarımızı koruyan iyi ruhlar var, bu dünyada da. Onları emanet edebileceğimiz iyi ruhlar her yerde var. Gözün görmediği her yerde. Demeyi eklemiş. Asıl derdini anlatırken alt metinde çocuklar bize emanet koruyalım demek de istemiş film seyircisine.

Özetle film bütünde bana geçirdikleriyle derdini çok iyi anlatmış. Ancak tür olarak korku, gerilim, fantastik demek filmi kategorize etmek mümkün değil. Hangi türün içerisine koyarsak koyalım yavan, eksik kalmış. Başarısız mı hayır sadece teknik anlamda fazlaca eksik, fazlaca karışık. Korkutuyor mu hayır, geriyor mu kısmen. Fantastik dünyanın içine alıyor mu evet ama eksik bir tatla. Belki bu türü ilk kez birlikte denediği içindir bilemiyorum. 

Ama benim için bir filmde hikâye ve hikâyenin ana duygusu önemli. Filmin teknik eksikliklerini yok saymasam da bu eksikliklerin hikâyenin önüne geçip filmi sıfırlayıp sıfırlamadığıyla ilgilenirim. Burada da, bu eksikliklerin filmin önüne geçtiğini düşünmüyorum bu yüzden filmi başarılı buldum. Derdini anlatmış, sosyal sorumluluğunu da yerine getirmiş. Hangi türde olursa olsun filmin derdi varsa iyi bir hikâyeciyseniz anlatabilirsiniz demiş Irmak.

Anlatmış da. Başrole Engin Akyürek’i koyması da çok ama çok iyi olmuş.  Su gibi oyunculuğu, kendini kasmayan, abartıdan uzak vücut dili, karakteri oynarken yaşayan ve izleyicisine karakterin tüm duygularını geçiren, her geçen gün oyunculuğuna artı değer katan biri kendisi.

Özellikle usta oyuncu Şerif Sezer’le olan sahnesinde ikisi de muhteşemdi. Engin Akyürek o sahnede öyle bir performans sergilermiş ki; bir yetişkinin yeniden erkek çocuğuna döndüğünü beden diliyle, yüzünden ruhuna, vücudundaki titreyişten gözyaşlarına kadar bize tek bir sözcük söylemeden anlattı ve de geçirdi. Ruhundaki hasarları sözcüksüz, repliksiz anladık, hissettik. Karşımızda fizik olarak bir yetişkin dururken onun sahici oyunculuğuyla biz yaraları yüzünden hiç büyümemiş bir erkek çocuğu gördük.

Doğal oyunculuk denilen şey. Zorlama olmayan. Hayatın içinden beslenen. Magazin beslemesi olmayan, kendisi olan. Bu zamana ters ama olması gereken. Gerçek.

O bu duruşunu korudukça kendine artılar katıyor kattığı artıları da seyircisine geçiriyor.

Doğru söylemek gerekirse korku, gerilim çok da seçtiğim bir tür değildir. Ancak Çağan Irmak hangi tür olursa olsun temeline insanı yerleştirip ona dair ne varsa anlatan, toplumsal yaralara da parmak basan bir yönetmen olduğu için ve de Engin Akyürek’i oynattığı için film tercih sebebim olmuştur.

Yanılmadım da toplumsal sorunumuz olan çocuk tacizi ve çocuk haklarını farklı bir dille anlatan bir film ve insanı yormayan oyunculuğuyla Engin Akyürek’i izledim.  Öte yandan Hilal Altınbilek’i ekrandan özellikle Karagül dizisinden biliyor ve de beğeniyorum. Engin’le partner olmalarına da baştan beri sıcak baktım. Keşke daha çok film de ve dizi de görebilsek başarılı bir isim ve iyi bir oyuncu. Şerif Sezer ise onun varlığı yeter her yerde olsun hep var olsun. Ve tabi filme katkısı olan tüm oyuncular oynadıkları karakterlerin hakkını vermişler.

Yani özetle artılarla döndüm film çıkışı. Siz de artılarla dönmek istiyorsanız eğer henüz gösterimdeyken filmi kaçırmayın derim.

Not: Aslında filmi gösterime girdiği hafta izledim ancak blogdaki teknik sorunlar sebebiyle gecikmeli yayınladım.

oyatekin@gmail.com                                         

https://twitter.com/#!/oyatekin (@oyatekin)

http://yurthaber.mynet.com/yazarlar/tum/1/o.tekin35

Oya Tekin/ Yaşadıkça.com köşe yazarı

Not: Burada yazılan tüm yazılarım elektronik imza ve zaman damgası güvencesi altında yasal hakları korunmaktadır. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilmeksizin izin alınmadan kullanılamaz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 295
Toplam yorum
: 561
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 3680
Kayıt tarihi
: 01.10.06
 
 

Milliyet Bloğa nasıl geldim ve nasıl yerimi aldım bilmiyorum. Sanırım uzun yıllar okuduğum bölüml..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster