Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '14

 
Kategori
Sinema
 

GONE GİRL: BU KADAR SOĞUKKANLI OLUNUR MU?

 GONE GİRL: BU KADAR SOĞUKKANLI OLUNUR MU?
 

Erkeklerden nefret eden ve yıllardır kocası hakkında günlük tutan, bir karakteri canlandıran Rosamund Pike, bu rolüyle Oscar’ı almaya hak kazanıyor. Filmi götüren en önemli karakterlerden biri olan Rosamund neredeyse Ben Affleck’i bastırıyor. Demek ki ruhunu karaktere teslim etmiş. İçindeki duyguları dışarı vurmayı sevmeyen birini canlandırmak, çok zorlu bir süreç olsa gerek… Rosamund Pike kendiyle beraber bizi de filmin içine doğru sürüklüyor, kendimizi aniden onun yanında buluveriyoruz. Fincher ve Rosamund Pike’ın uyumu ile ortaya kusursuza yakın bir eser çıkıyor.

Cinayetlerde her zaman bir pürüz olur ve katil arkasında mutlaka bir iz bırakır. Ama eğer katil, soğukkanlı bir kadınsa, durum değişir. Çünkü şeytan ayrıntıda gizlidir. Kadın da bunu çok iyi bilir. Erkekler cinayeti işlerken, içlerindeki ikinci kişiliklerine yenik düşerler ve işledikleri cinayet de kusurlu olur. O zaman buradan şu mu çıkıyor: erkekler düz düşünür, kadınlarsa detaylı…? Doğrudur, diyerek cevabımızı yapıştırıyoruz: Kadınlar büyük tabloyu iyi gördükleri için, kusursuz cinayete yaklaşırlar, detaylarla boğuşamayan erkekler ise tek taraflı görürler olayları… Tüm bunları birleştiren bir hikâyenin varlığından söz ediyoruz. Tabi o hikâyeyi sıradan yöntemlerle çözmek pek mümkün değil, çünkü insan psikolojisinden iyi anlamak gerekiyor, aksi takdirde her şey çok mantıksız gibi görünebilir.

Son çektiği “Gone Girl” filmiyle kadın-erkek arasındaki gerilimi, odun ateşinde pişirir gibi harlandıran David Fincher, bir kadının ve bir erkeğin düşüncelerini/tezlerini hikâyenin gövdesine sağlam bir şekilde oturtuyor. Hikâyeyi iki epizotik bölümde inceleyen Fincher, ilk epizotik bölümde erkek karakterini betimliyor, ikinci epizotik bölümdeyse kadın karakterinin yaptığı sinsi ve vahşi plana, şiddet ile gerilim unsurlarını ekliyor. Kadın karakterini şeytansı gösteren Fincher, o karakterin neden erkeklere ve eşine düşman olduğunun, altında yatan nedenleri araştırarak seyirciyle paylaşıyor. Tabi her şeyi seyirciyle paylaşıyor diyemeyiz. Kadın karakter boşuna dellenmiyor, çünkü erkeklerle ilgili bir kuyruk yarası var, bu yara öfkeden kudurmasına neden oluyor sürekli… Onu; ona yaptıran içindeki şeytanın ta kendisi! Tabi bir de farklı bir açıdan değerlendirmek gerek, unutmayın “hata iki taraflı olur.” Bir insanın kafayı üşütüp soğukkanlı bir sapığa dönüşebilmesi için, öncelikle onu tetikleyen nedenlerin üzerinin örtülmemesi gerekir, zira örtüldüğünde tekrar nüksedebilir yaşananlar… Yaralı bir beyin efsanesi oluşturan Fincher, bir kadının bile erkek kadar soğukkanlı olabileceğinin muhakemesini yapıyor sanki… Kadın karakteri zaman zaman şehvetli bir ‘arzu nesnesi’ haline dönüştüren Fincher, erkeksiz bir kadının sorunlu olacağını dile getiriyor. Tezler ve anti-tezler bu filmde beraber raks ediyorlar. “Ya öyle ya böyle” olmalı dedirtiyor film bize…

İçinizdeki düşmana yenilmeyin diye nara atan film, intikam duygusunun şeytandan farkı olmadığını hikâyenin her yerine sıkıştırarak, erkek ve kadın yapısına yeni bir kimlik tanımlıyor: “kadınlara karşı dikkatli olun, yoksa sizi çiğ tavuk misali yerler.” Yerler değil mi ya? Amy’yi canlandıran Rosamund Pike, kızakla kayarken varacağı dumanlı kulübenin, kendi içindeki volkanı bir gün patlatacağını da bu vesileyle görmüş oluyor. Patlama yaşayacağı aşikârdı zaten, iyi veya kötü, bunun bir önemi yok. Erkeklerin sistemine uymak istemeyen Amy, anarşist tavırlarıyla kendi sistemi üzerinde diretmeyi tercih ediyor hep… Kendini birçok şeyden izole eden Amy, her şeyin üzerine geldiğini düşünüyor, üzerine gelen duvarlardan kurtulmayı başarmayı, o kadar çok istiyor ki… Kendine bir misyon belirleyen Amy için, yaşadığı dünyayı terk ederek, kendi dünyasına doğru yola çıkan ve sistem tarafından dışlanan bir karakter dersek çok daha makul olur. Erkeklerin-özellikle de eşinin-açtığı patikadan yürümeyi başaramayan Amy, kafasındaki plana fazlasıyla takık!  Hani plan rayından sapmasın kabilinden…

Dahası, Amy fantazilere gömülerek, yeni büründüğü benliğe dönüşme yanılsamasını sınamakla kalmaz; kendi felsefesinin doğru olduğunu ve herkes tarafından onaylandığını hayal eder ve bu sayede kendine has bir tatmin yaşar. Bir yandan kendisine hayali hazlar tedarik ederken, öte yandan arzuladığı içsel duyguyu, içindeki ikinci farklı şahsın harekete geçirdiğini varsayarak arzulamaya devam eder. Bu da Amy’nin kısmen narsist kompleksinden muzdarip olduğunu göstermektedir. Psikolojik delüzyonların parçalanmasıyla Amy’nin kafası daha da karışır. Bu tanımlamalar onun fıtratında var olabilir mi?

Estetik kadrajına aldığı karakterlerin psikolojilerini güzel yansıtan Fincher, kendi halinde ve çok düz düşünen bir erkek karakteri ile dişli bir kadın karakterini karşı karşıya getirmesi aralarındaki çatışmayı güçlendiriyor, terazinin dengesi bozulduğundaysa, onların dehşet verici münakaşalarına gözümüz ilişiyor. Buraya kadar her şey çok tıkırında işliyor, ancak filmin tek bir sahnesi üzerinde kafa yormadan edemiyoruz: Neden bazı ipuçları ‘New Balance’ markalı ayakkabı kutusundan çıkıyor? Fincher bununla neyi kast ediyor olabilir? Belki de filmin kara bulutlarını biraz olsun dağıtmak istemiştir… Yalnız bazı eleştirilerimiz olacak, başrolde oynayan Ben Affleck’in neden tüm film boyunca aynı gömlekle oynadığını da ayrıca merak ettik. Oysaki derbeder olmuş bir adama hiç benzemiyordu. Bir de filmin sürprizleri biraz açıktı, tahmin edilmesi pek de zor sayılmazdı. Özellikle de filmin başı. Sonu ise tam bir ters köşe…

Gelelim filmin en çarpıcı tarafına… Gerilimi, gizemi, dramı ve karanlığı aynı çatı altında birleştiren Fincher, skeptik unsurlarla, soğuk ve tedirgin edici sahnelere vahşet ekleyerek Amy ve Nick karakterinin medya tarafından nasıl madara edildiklerini, parodik bir biçimde kritike ediyor. Bunun yanı sıra; Fincher’ın gerilimi arttırmak için kullandığı, tonlamalı vurgulu müziklerin açılma/kararma efektleriyle beraber bir harman oluşturması da soğukkanlı karakterlerin umursamaz oluşlarının esrarını çözüyor bir nevi…

Sonuç olarak; “Gone Girl” Fincher’ın “Seven” filminden sonra ikinci sıraya oturabilecek gerilim/cinayet filmi… Kadın karakterini, erkeklerden daha tehlikeli ve zalim biriymiş gibi gösteren film, düz ve çapkın erkekleri kaynar kazana atarak, onların cehennemde yanmaları için çaba sarf ediyor. Karşıt kutuplardan doğan zıtlaşmaların merkezinde bulunan intikam olgusu, benliğe zarar veren ya da onu körükleyen duyguların patronu gibidir. Şuna hiç şüphe yok; intikam patron olduğu zaman, insanı ele geçirerek olumlu dönüşüme meydan okur. Bu yüzden filmi dikkatle izlemeniz tavsiye edilir!

 

twitter.com/Cine_Deseo

sinemamilliyet@gmail.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gone Girl beni benden aldı çok etkilendim! Ben Affleck'e olan hayranlığımdan mıdır nedir bilmiyorum ama yılın en iyi filmlerinden biri benim için.

Ferhat Dağkıran 
 24.10.2014 2:01
 

Evlenme aşamasına gelmiş sevgililerin,birlikte izlememelerini öneriyorum.

die stimme des mondes 
 17.10.2014 17:33
 

Yıllar sonra da olsa senin yazılarını özlemişim sevgili arzu. kalemine yüreğine sağlık dost

Baki EVKARALI 
 17.10.2014 10:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 36
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 830
Kayıt tarihi
: 24.05.10
 
 

1982 yılında İstanbul'da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kod..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster