Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

25 Eylül '06

 
Kategori
Mizah
 

Matrak çocukluğum - 3 "benim sinemalarım"

Matrak çocukluğum - 3 "benim sinemalarım"
 

Ankarada geçen çocukluğumun en güzel zamanları çook eskiden yani 70 li yılların başından 80lerin ortalarına dek Çankaya sineması olan sonradan (benim yeniyetmeliğimde ) "Airport disko"ya çevrilen, sonradan da ne olduğunu bilmediğim bina ve çevresindeki mekanlarda geçmiştir. şimdilerde Şili Meydanı olarak bilinen ve Kuğulu park'ın tam karşısına düşen yokuştan çıktığınızda sağdaki üçüncü bina düş bahçemin en değerli yeriydi.

İlk kez sinemaya o mekanda gitmiştim. ve o salonda annem ve babamla izlediğim ilk uzun metrajlı sinema filmi de  Tunç Okan'ın ödüllü filmi "Otobüs" idi. Hem de salon tıkabasa doluydu. Çankaya sinemasının salonu da birbirinden ayrı iki kat şeklinde değil de salonun iki yanından yukarıya, üst kata çıkan beşer kişilik koltukların olduğu iki bölümle, alt katın üst kata bağlandığı bir yapıydı.

Cumartesi günleri Çankaya sineması ne de şenlikliydi! Ziraat Bankası'nın çocuk sineması vardı sabah 10 dan 12 ye kadar. bütün çocuklar salonu doldururduk. Koltukların kiminin üzerinde küçücük yarım kafalar, kimi boş gibi görünürdü, kimi sıralarda upuzun bir anne ya da baba kafası olur, kimse onun arkasına oturmak istemezdi. aslında bilet yerine geçen davetiyeler vardı ve erken kapan oturur hesabı idi ama yer yüzünden hiç kavga çıktığını hatırlamıyorum; herkes kaderine razı olurdu.

Tentenin maceralarını, Tom ve Jerry'yi, Donald Duck ve sevgilisi Daisy ile Temel Reisi ve adını hatırlamadığım daha pek çok çizgi filmi ya da çocuk filmini orada izlerdik salondaki sürekli uğultu, patlamış mısır hışırtısı, arada bir çocuk bağırtısı, ağlaması ve çığlığı içinde.

Çankaya Sineması'ndan yokuş aşağı indiğinizde karşınıza şimdilerde tamamen yok edilmek istenen Kuğulupark çıkardı. Hayatımda gerçekten ilk soyut heykeli de orada görmüştüm. "ayakta öpüşenler". çocukluğumuzda, cinselliği ilk keşfetmeye başladığımızda, ayakta nasıl öpüşülür o heykelde görmüştüm. Heykel (sanatçısını hatırlamıyorum çok üzgünüm) metalden, sanırım alüminyum ya da krom gibi beyaz metalden, kaidesiyle yaklaşık 1.80 gibiydi. birbiriyle bütünleşmiş iki beden ama tek bir kafa ve kenetlenmiş ellerden oluşuyordu. giocometti'nin incecik bedenleri gibi ince uzun ve soyut formda idi.

İlkokulum Teğmen Kalmaz, bugün Hilton Oteli'nin ana giriş kapısının önündeki sokağın 50 metre yukarısındaydı. ve Demirel'in evinin de bulunduğu Güniz Sokak'ın iki sokak üstünde kalıyordu. Güniz Sokak'ta o zamanlar benim için bir başka düş bahçesi daha vardı. İngiliz Kültür merkezi ve kütüphanesi. Tek kelime ingilizce bilmiyorduk ama paltolarımızı girişteki görevliye vererek (belki kitap yürütmeyelim diye böyle yapıyordu) girebiliyorduk. saatlerce kütüphanede her türlü resimli kitap ve ansiklopedi karıştıyor ama tek kelimesini bile anlamıyorduk. ama benim için muhteşem bir yerdi orası.

Kuğulupark'ın Bulvar tarafından sağa doğru 50 metre aşağıya yürüdüğünüzde yıllarca direnip sonra da kapanan Akün sinemasının ihtişamlı girişine ulaşılırdı. birbirine ikiyüz metre arayla iki dev sinema, cumartesi günleriyle aynı anlama geliyordu: özgürlük ve renk panayırı. üstüne üstlük Akün sinema binasının arka kapısından da binanın arkasındaki Çağdaş Sahne'ye (önceleri sinema sonradan Devlet Tiyatrosu olan mekan) çıkılırdı. Anlayacağınız Kuğulupark ve etrafı tam bir kültür merkeziydi 70 li yıllarda. çağdaş sahneye ben ilkokula giderken "Teneke Trampet" filmi gelmiş ama ben izin alıp gidememiştim, ancak yıllar sonra izleyebildim o filmi.

Çankaya Sineması'na sanırım 1981'de yani ben 5. sınıfa giderken unutulmaz "Love Story" gelmişti. Arkadaşımla sözleştik Cumartesi öğle matinesi için. sinemanın önü tıklım tıklımdı. beklemeye başladım ama o gelmedi. sanırım annesinden izin alamamıştı. kısacası ilk kez sinema önünde ekildiğim zamandı. Her neyse, ben vazgeçer miyim izni koparmışım zorla zaten, daldım sinemaya. herkes sevgili filan, benden büyük ablalar abiler. ben bu dünyada Love Story filmini 11 yaşında tek başına izleyen tek çocuktum sanırım. üstüne üstlük ikinci yarıda sıkıldım ve çıktım, sonunu bilmedim uzun bir zaman. zira sonları bayaa bir ağır gelmişti bana. pazartesi günü arkadaşım bana filmi sorduğundaysa "sıkıcı bir aşk hikayesi" olduğunu söylemiştim.

Amaa en unutulmaz film Akün sinemasında yine ilkokul arkadaşlarımla 1981'de izlediğim ve 1978 yapımı "Grease-1" di. Demek o zamanlar iki yıl sonra geliyordu filmler ve de en arka sırada izlemiştik o filmi. Salona son anda 3 kafadar girdiğimizde reklamlar dönmeye başlamıştı. ve karanlıkta koltuğumuzu bulabilmek için hızla basamakları çıkarken ve de bir yandan koltuk numaralarını koro halinde sayarken 24- 25 -26 ve ben bir anda kendimi yere kapaklanmış buldum. neyse bir yerime birşey olmadı da filmi keyifle izleyebildim. Aman tanrım ne de özenmiştim Olivia Newton John'a ve John Travolta'ya ve hepsinin arkadaşlıklarına. kısa süre sonra da zaten hayran olduğum için Olivia Newton John'a ne dediğim bile anlaşılmayan ingilizce bir mektup yazdım ve imzalı bir fotoğrafını istedim. gerçekten de bana imzalı ve kısa bir not olan bir kart gönderdi iyi mi?

bir başka unutulmaz film ise çocukluğumda acaip olay yaratmış olan ve "aman filmi izlemeye giderken yanınıza bol bol mendil alın" türünden ikazlarla meraktan öldüğümüz "Şampiyon" filmiydi. Hani şu boksör ve oğlunun hikayesi. gerçekten de filmin sonunda hep beraber, salya sümük kızlar grubu olarak gözyaşı dökmüştük. Ama daha da muhteşem bir filmi daha ilk kez gösterildiğinde izleme fırsatım olmuştu ve yine Akün sinemasındaydı. Steven Spielberg imzalı "E.T.". en sevdiğim bölüm bisikletle çocuğun E.T.yi battaniyeye sarıp kaçırdığı bölümdü.

Ankara'da başka sinemalar da vardı keşfettiğim. ama oralara akşamları anne babayla beraber gidilebiliyordu. Bir tek cumartesi günleri çocuk sinemaları için Derya Sineması ve Mithatpaşa sinemalarına da gitmişliğim vardı. ama hiçbirinde kendimi Çankaya sineması ya da Akün'deki gibi evimde hissetmemişimdir.

O zamanlar gerçekten de bayaa iyi filmlere gitmişim diyorum hatırlayınca. En iyi yardımcı kadın ödülüyle bir anda parıldayan Merly Streep'i de ilk kez 11 yaşında "Kramer Kramer'e Karşı" filminde izlemiş ve de çocuğunu öylece bırakıp gittiği için hiç sevmemiştim. Zaten filmin sonunda davayı da kaybetmişti. Dustin Hoffman'ı da sevmekle beraber çocuğa bayılmıştım hele ki dondurma yeme konusunda babasıyla girdiği inatlaşmayı, hiç unutamıyorum. gerçekten de ister anne ister baba olsun çocuğa gerçek sevgiyi gösterip emek verenin "vasi" olmayı hakettiğini ben o yaşta anlamıştım o film sayesinde. sonraları Dustin Hoffman'ın yine çok acaip beğenip iki kez izlediğim "the Marathonman" adlı casusluk filmi de "konuşturmak için tek tek Hoffman'ın dişlerini söken nazi dişçi" ve de filmin sonunda Dustin Hoffman'ın elmasları tek tek yutması (hatta yutamaması) kareleriyle hafızama yer etmiştir.

Türk Filmlerinden çocukken izlediğim ve unutamadığım inanılmaz içimi burkan film büyük yönetmen Ömer Kavur'a ait " Yusuf ile Kenan" idi. İki kardeşin sokaklardaki mücadelesi, birbirlerinden kopmamak ve hayatta kalmak için ölümüne uğraşları sokaklarda yaşamaya başlamış olan çocukların dramlarına ilk örnekti bence. sonunda gözyaşlarımı tutamamıştım çocuk halimle. Ertürk Yöndem de durmadan o sıralar sokak çocuklarını çekip duruyordu ama hiçbirinin hikayesi bu kadar derinden etkilememişti beni.

Unutamadığım filmlerden biri de ortaokulda gittiğim başrolünü Tarık Akan ve Necla Nazır'ın oynadığı bir Atıf Yılmaz filmi olan "Adak"tı. Töre yüzünden kendi erkek çocuğunu Allah'a kurban eden doğulu bir adamın gerçek hikayesiydi. Töreden nefret etmiştim.

O zamanlar müzik konserleri de sinema salonlarında olurdu. Bir de Derya sinemasında sanırım, gittiğim ilk canlı müzik konserini hatırlıyorum. Timur Selçuk konseriydi. ama ya ben açtım ya da konserden sıkıldığımdan, halama ikide bir büfeden tost aldırdığımı hatırlıyorum. Selçuk, siyahlar giyinmiş ve siyah bir piyanoda "beyaz güvercin" i söylemişti.

Daha sonraları ortaokul 2 'de hayatımda ilk kez arkadaşlarımla Rock konserine Bahçelievler Milli Kütüphane karşısındaki sinemada gitmiştim. Şimdilerde orası TRTnin çekim salonu artık. Mazhar-Fuat -Özkan konseriydi ve konser boyunca hiç oturmamıştık. tüm şarkılarını hep bir ağızdan söylemiştik. ve konserin sonunda Fuat hepimizi çoşturmuş ve tüm salona önce kendisi sonra da bize aii uuuu aidaiuai filan gibi acaip sesler çıkarttırmıştı.

Son olarak çocukluğuma ve ardından ilk gençliğime tanık olan Çankaya sineması benim lise 2'de bir erkek arkadaşımla ilk kez sinemaya gidişime de tanıktır. Fakat film ne Love Story ne de o güne özel bir film değildi. Fritz Lang'ın 1927 yapımı "Metropolis" adlı siyah beyaz sessiz filmiydi.  biz o filme el ele tutuşarak melül melül bakmıştık (ben seyretmiştim kesinlikle). ama elbette ki film karelerini unutmadım. tüm şehir devasa metal yığınlarına dönüşmüş, insanlarsa birer köleye dönüşmüş ve makinelerden oluşmuş bir dünya hayal etmişti Lang.

ve Çankaya Sineması ile Akün sinemaları da buna benzer nedenlerle aramızdan ayrıldı. Şimdilerde Kuğulupark ve girişindeki ayakta öpüşenler de "Tükürürüm böyle sanatın içine" zihniyetiyle yokolmak üzere. bense başkentten çok uzaklarda, Bekir Coşkun'un da dediği gibi " aldı başını gitti bu şehir" deyip akdenize yelken açtım çoktan.

foto: http://www.allmoviephoto.com/photo/1978_grease_019.html

 
Toplam blog
: 121
: 2834
Kayıt tarihi
: 09.07.06
 
 

Başkentte doğmuşum ve orada gidilecek tüm okullara gitmişim: ODTÜ-Psikoloji ve Ankara Üni. İletiş..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara