- Kategori
- Sevgililer Günü
Bugün 14 Şubat Sevgilim

Bugün Sevgililer Günü, sevgililer gününün ticarete boyanmış ağır ve kötü kokusunu kapının arkasında bırakıp köşeme çekiliyor ve sessizce sevgilimi düşünüyorum. Biliyorum beni bekliyor. Çok uzak değil, hemen Akdeniz'in kıyısında. 21. Yüzyılda uzansam elini tutacağım belki ama 2 yıldır onu göremiyorum. Hasret böyle bir şey işte. Kalbinin kıyılarına vuran Akdeniz'in, Karadeniz ve Marmara'nın dalgaları kıvılcımlanıyor ve oradan ruhumun tüm odalarına yayılıyor. Sevgilimin mavi ve yeşil tonlarının o coşkulu armonisi de gördüm. Ama ben catlamış topraklarından hüzün fışkırtan, insana sonsuz düşler bahşeden çıplak tepelerinin arasında, bozkırında yaşadım hep... Sevgilimin bu yoksul ama kekik kokan kucağında büyüttüm kendimi. Bu coğrafyanın bana ne muhteşem düşler sunduğunu ondan uzakta olduğum anlarda daha iyi hissediyor ve onu deli gibi sevdiğimi bir kez daha anlıyorum. Birileri onu sevmeyi kendi tekelinde hissedip, bunu alabildiğince hoyratça kullanmaya çalışsa da; bu çirkin sevmelere inat onu ince duygularla, ona yakışır bir zariflikle seviyorum.
Bu özlemle Mulhouse kentinin Vauban Caddesi'ndeki bir apartmanda, sevgilimden uzakta, yalnızlığın hüzünlü sokaklarında hem yürüyor, hem düşünüyorum. Sevgililer Gününde Sevgisizliğin giderek büyüdüğünü esefle yeniden farkediyorm. İçim daralıyor. Pencerenin perdesini kaldırıp dışarı bakıyorum. Tipik bir Avrupa caddesinde yanyana durmuş evler birbirine sıkı sıkıya sarılıyorlar. Birbirine sarılmayan insanlık alemine inat. Sevgisizliğimiz yaşadığımız gezegeni bitirme noktasına getirdi. Her yanda yangın görüntüleri gözümün önüne gelince perdeyi yavaşça çekiyor ve Beethoven'in 6. senfonisi eşliğinde kendi cehennemime çekiliyorum... Varolmanın sancıları başlıyor. İnsanlığın genel acılarıyla kendi acılarım arasında köprü kurmaya çalışsam da; pek özdeşlemediğini görüyor, utanıyor ve kendimden kaçırıyorum gözlerimi. Acılar farklı ama yanma biçimi aynı. Avrupa 'da yaşamayı severken memleketimi delicesine özlüyorum. Kasabamda çocukluğumu bıraktığım iki katlı evin karşısındaki başlarını yukarı kaldırmış söğüt ağaçlarını düşünüyorum... Bu ağaçların özlemiyle Vauban Caddesini ateşe veriyorum. Kendimi sokağa atıyor, yolları yürümekle kendime ulaşacağımı zannediyorum. Nafile! Sanki doğduğum kasabada olduğum zaman ancak kendimi bulabileceğim ihtimali artacakmış gibi geliyor. Asiliklerine rağmen gökyüzüne ulaşamayan kavaklar gibi ben de kendime ulaşamıyorum... Senfoni bitiyor. Kazım Koyuncu ve İlkay'ın birlikte söyledikleri bir laz ezgisi başlıyor. Anadolu'nun bütün evlatlarını kucaklayan şefkatli kollarına atılmak, sıcak kokusunu duymak istiyorum yeniden ve kollarımı kaldırıp, göz yaşlarına teslim oluyorum, yazdığım dizelerin kovuğunda...
yalnızlığın şarabından içip
bir lokmasından tadıp hasretin
uzanıp kıyılarınca Akdeniz'in
hışırdayan dalgalarını dinlemek
derinden gelen iç çekişlerle
bir memleketi özlemek
yahut bütün gece boyunca
yürümek Ankara'nın
Yüksel Caddesinde
düşlerde güzel olsa da
ben oturup bir başıma
sessizce ağlayacağım
on dört şubat'ta...
(2007 Yılında Sevgililer Gününde yazdığım ve basında yayınlanan bir yazımdan)