Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mart '09

 
Kategori
Mimarlık
Okunma Sayısı
9268
 

Avrupa’da ve Türkiye’de tarihsel ve kültürel çevrenin korunması süreci ve sonuçlar

Avrupa’da ve Türkiye’de tarihsel ve kültürel çevrenin korunması süreci ve sonuçlar
 

Tarihsel ve kültürel çevre korunması aynı zamanda bu topraklar üzerinde var oluşumuza bir kanıttır!


GİRİŞ

Türkiye, binlerce yıllık bir geçmişe dayanan zengin uygarlıkların yaşadığı bir ülke olarak insanlığın kültürel mirasının korunması konusunda evrensel sorumlulukları yüksek olan ülkelerin başında gelmektedir. Kültür mirasının korunmasındaki önemi sadece geçmiş değerlerimizi gelecek kuşaklara tanıtabilmek amacıyla sınırlandırılamaz. Geçmiş birikimin geleceğin yaratılmasında en önemli kaynak olarak değerlendirilmesi yaşamsal bir zorunluluktur. Kişilikli bir toplum olarak gelişebilmek için ulusların kültürel kimliklerini yeni yaşam çevreleriyle entegre etmeleri önem kazanmaktadır. Mimarlıkta ve şehircilikte ulusal ve tarihsel değerleri dikkate almadan gerçekleştirilen modern oluşumlar toplumda yabancılaşmayı süratlendirmektedir. Farklı kültürlerin kültürel mirasını, aynı dikkat ve saygınlık içinde korumak, küreselleşen dünyada barış ve kardeşlik duygularının kökleşmesini sağlayacak , hem de farklı kültürlerin birbirlerine olan etkileşimi ile zengin ve çok renkli bir kültür mozaiğinin gelişmesinde itici bir güç oluşturacaktır.

Ülkemizde bu güne kadar 2425 adet arkeolojik sit, 269 adet doğal sit, 146 adet kentsel sit, 17 adet tarihi sit olmak üzere 2857 adet sit alanı ile 44406 adet korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı tescil edilmiştir [1] (*).

1970’li yıllardan beri uluslararası platformlarda yoğunlaşarak sürdürülen çabalarda ülkemiz de yerini almıştır. UNESCO’ ya üye ülkelerle birlikte ülkemizin de 1983 yılında benimsediği “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi” hükümlerine göre taraf devletler toprakları içerisindeki kültür ve doğa varlıklarının korunmasını taahhüt etmiştir. Ülkemizden de Pamukkale, Göreme, Kapadokya, İstanbul, Boğazköy Nemrut Dağı, Xanthos-Letoon, Patara ve Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası kültürel miras olarak Dünya Kültürel Miras Listesine alınmıştır. Avrupa Konseyi ülkeleri ile Ülkemizce 1985 yılında imzalanan “Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi” 13.04.1989 Gün ve 3534 Sayılı Kanun ile yürürlüğe girmiştir. Akdeniz’in Kirletilmesine Karşı Korunması (Barselona) Sözleşmesi gereğince Akdeniz’de ortak öneme sahip 100 tarihi sitin içinde ülkemizden de 17 adet sit korumaya alınmıştır.

I. TARİHSEL VE KÜLTÜREL ÇEVRE KORUNMASINA İLİŞKİN BİLİNCİN VE DUYARLILIĞIN GELİŞİMİ [2]

Bu bölümde, tarihsel çevre korumasının tarih içindeki gelişimi kısaca verilmeye çalışılacak, tarihsel çevre koruması bilinci ve kaygısının gelişmesi özetlenecektir. Korumanın çok çeşitli ölçek ve boyutları vardır. Mütevazi bir tek yapıdan, büyük bir kente kadar uzayan sorunlar, yasa, parasal ve yönetsel düzenlemelerle şekillenir ve çözümlenir. Korumanın sosyal, politik ve kültürel boyutları bu düzenlemelerle bütünleşerek uygulamaya yansır. Korumanın kurumsal ve uygulamaya yönelik esaslarının, o ülke koşullarına uyarlanması yasal düzenlemelerle gerçekleşir. Bir ülkenin kültür varlıklarına bakış açısı, algılama biçimi, korumaya karşı takındığı tavır ve gösterdiği davranışlar yasalarda anlatımını bulur. Fiziki mekân kavramı, görme ve dokunma suretiyle dış dünya ile ilişki kurarken bilinçlenmektedir. Bu nedenle ilk yerleşmelerden bu yana, benimsenip anıt olarak kabul edilen yapı ve nesnelerin korunması için gayret sarf edilmiştir. Anıtlar için önlemler alınmasını, önceleri siyasal ve dinsel nedenler zorlamışsa da toplumun bunu, bir alışkanlık ve bir gelenek olarak kabul etmiş olması da önemlidir. Anıtların daima bir ortam içinde düşünüldüğünü ve çevresiyle değerlendirilmiş olduğu da bir gerçektir diyebiliriz.

I.1. KORUMA KAVRAMININ VE BİLİNCİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

I.1, 1. Halen, Roma ve Bizans Dönemi Anıt Kavramı ve Koruma

Helenistik Devir, şehirlerin yerleşme düzeni ile ilgili kurallarını, örnekler ve yazılı belgelerle belirtirken, yapı ve heykellerde ölçeği büyük tutmuştur. Romalılar, yapılarını asıllarına oranla bir kaç misli büyüttükleri Helen Devri kopya heykeller ile süslemişlerdir. Yapıları Helen’lerinkinden daha göz alıcı ve görüntüye dönüktür. Bizans Dönemi ise, Helen-Roma Sanat ve Mimari akımlarını kuramsal ve uygulamada kendi anlayışlarına uygun olarak devam ettirme amacı içindedirler. 6. Yüzyılda Roma eserlerine gerekli ilginin gösterilmesi Thedorik tarafından zorlanmıştır. Papa Vigiluis’un 537 yılında yaptığı onarımlar anıtlara karşı kamunun yaklaşımını gösteren birer örnektir. Bu dönemde Roma Devri anıtları Hıristiyan tapınakları haline dönüştürülmüştür. (Örnek Panteon)

Sanat eserleri yeni anlayış içinde el değiştirirken tahrip edilmekte ve çoğu kez kasıtlı bir şekilde ihmale uğramaktadır. Herakliyus, Venüs ve Roma tapınağının bronzdan yapılmış kiremitlerini St. Peter Katedraline koyması için Papa’ya hediye etmiş, II. Konstanz, Pantheon’ un ki dahil Roma Devri yapılarının bronz örtülerini söktürüp taşıtmıştır (MS 663).

Charlemagne (MS 800), tarihçi Einhard’ı anıtların bakımıyla görevlendirmiştir. Einhard, Aechen’in Roma ve Ravenna’dan getirilen sütunlar, mozaikler ve mermerlerle süslenişini, dini anıtların yapılışını ve onarımını ayrıntılı olarak anlatır. Bu devir, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlık dini esaslarına uygun olarak Batıda gelişen politik hükümdarlığa dönüştüğü devirdir.

Bunu izleyen yüzyıllar, Roma için daha karanlıktır ve koruma olgusu daha çok surların onarımına yöneliktir. Sefalet, korku, temel sosyal düzeni olduğu gibi fiziki ortamı da etkilemektedir. Güvensizlik, yapılarda ve süslemelerde de kendini göstermektedir. Tecrit, ilişkiyi koparma, ilk anda düzende bozukluğa ve gerilemeye neden olmuştur. Orta çağda en çok gelişen askeri mimaridir ve surlar, korunma engelleri ustalıkla yapılmıştır.

I.1, 2. Dindeki Gelişimin Etkisi

10.Yüzyıldan sonra, şato ve manastırlar etrafında gelişen yerleşmeler belirli bir plan düzeni içinde değildir. Mirasçısı olduğu unsurları koruma daha çok pratik nedenlerden kaynaklanmaktadır. Güvenlik sağlayan siyasi, sosyal ve fiziki özellikler korunmuş ve günün gereksinmeleri ile bağdaşmıştır.

Bu yerleşmelerde, önceki devirlerin yapı ve şehir görüntüsünü etkileyen unsurlar, yeni unsurların yanı sıra ısrarla devam ettirilmektedir. 1084 yılında Norman’ların, Roma’yı aldıklarında sebep oldukları yakıp yıkma, o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür. Fakat 1107’de Tours Şehri Başpiskoposu, hala kalıntı ve heykellerden hayranlıkla bahseder. Trajan ve Markus Aurelius tarafından dikilen iki sütunun korunması gelir sağlanması içindi. 12. yüzyılda hazırlanmış “Mirabilia Urbis Romae” (Roma Şehri Harikaları) adlı eser turistik rehber niteliğindedir. 1143 yılında Roma Bağımsız Cumhuriyetinin ilanı ile önlem alınmadan onarımlar yapılmaya başlanmış, Roma herkese açık bir mermer ocağı gibi işlem görmüştür. Taşınabilir eserler ise, zafer hatırası olarak saklandığından devamlı yer değiştirmektedir.

I.1, 3. Tarih İçinde Bireysel Koruma Eğilimleri ve Rönesans

13.Yüzyılda, Roma’da yüksek eğitim merkezi bulunmamakta, din adamları kültüre karşı kuşkulu bir tavır takınmaktadır. 1298 yılında Papa Boniface’nin Palestrina Şehrini yerle bir etmesi buna bir örnektir. 1337 ve 1341 yılında Ozan Petrark, Roma’lıların kendi tarihlerine olan saygısızca davranışlarını haykırır. Bütün bu dini taassuba karşın, Roma Şehri İtalya’nın Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha uzun bir süre ve daha yoğun bir şekilde anıtların korunma sorununa eğilmiş olduğu görülmektedir. Anıtları korumak için bilinçlenme ve bilinçli eylemler İtalya’da başlamıştır denilebilir. Sanatçı ve hümanistlerin yeni bir anlayışla antik devirle ilişki kurması, klasizme hayranlığın canlandırılması ve yaşatılması, Petrark (1340) ile yoğunluk kazanmıştır. Pertark ile Cola di Rienzo, Roma’nın tarihsel bir incelemesini yapmış, anıtları şehrin haritasında belirlemişlerdir. Anıtlardaki kitabeleri toplayıp çözmüşler ve antik devrin incelenmesi için gerekli temelleri atmışlardır. 1375’de Padua’lı teknisyen Giovanni Dordini, Roma’ya gelerek tapınak ve zafer anıtlarındaki kitabeleri kopya etmiştir. Trajan Sütununun, Colosseum’un, Panteon’un, Vatikan Obeliskleriyle, St. Peter ve St. Paul Bazilikalarının ölçülerini alıp çizmiştir.

1336 yılında, eski Roma kalıntılarını tahrip edenlerin para cezasına çarptırılacağını belirten bir karar verilmiştir. Sanatkârlar eski örnekleri bulup kopya etmeden yorumlamaktadır. 14. Yüzyıl İtalya için önemli bir devirdir. Petrark, anıtları tek tek geçmişi temsil eden, estetik yönden değerli hazineler olarak görmemiş, daha çok yarattıkları ortamla değerlendirilmiştir. Rönesans dönemi böylece başlamış ve gelişmiştir. Bu dönemde; daha çok eski yerleşmelerin yeniden düzenlenmesine ve güzelleştirilmesine çalışılmaktadır. İtalyan şehir merkezlerinde, klasik geleneğe uygun birlik ve düzen sağlama amacı izlenir. Agora, stoa ve forumların örnekleri, meydan ve loggialar gereksinimlere uygun olarak yeniden düzenlenmiştir.

Flippo Brunelleschi’nin çağın gereksinimlerini ifade eden kale şeklinde sarayları ve manastır motifi olarak belirlenen revaklı yapılarla çevrili meydanlarına bu dönemde pek çok şehirde rastlanmaktadır. Rönesans teorisini asıl dile getiren mimar Alberti olmuştur. İdeal şehri tanımlarken; “eğer yerleşmede bir Roma yıkıntısı bulunuyorsa korunmalıdır” demektedir. Bu tanım, sevgili hocam Prof. Dr. Cevat Erder tarafından sadece “Kültürel Amaçlı” korumayı öngören ilk savunu olarak nitelendirilmektedir. Alberti, geçmiş çağların kalıntılarındaki güce uyarak, bunları kopyacılık yoluyla değil, planlamada, yapıda, süste ve şekilde fikir ve görüş kaynağı olarak kullanmıştır. 1485’de Floransa’da yayınlanmış “Mimarlık Hakkında On Kitap” adlı eserinde, Alberti, amaca uygun, faydaları ve göze güzel görünme anlayışını, devrimci olarak değil, yenileyici ve bağdaştırıcı bir tutumla yerine getirmek istediğini belirtir. 1402 yılında, antik mermerlerden kireç yapımı yasaklandı. 1426’da bazilika Julian’ın taşlarının, kireççilere ocaklarından çıkan kirecin yarısı karşılığında verilmesi, anıtların tahribatına örnek olarak verilebilir.

Papa IV. Martinus, 1425’de yolların temizlenmesi için bir örgüt oluşturmuş, kiliselerle birlikte bazı köprülerin onarımı yapılmıştır. Papa IV. Eugenius (1431-1447), Roma’yı gene sefil halde bulmuş ve bazı önlemler almıştır. Papa V. Nicolaus (1447–1455), Roma’ya geldiğinde şehri güzelleştirmek çalışmalarını geliştirmek için gerekli ortamı hazır bulmuştu. Alberti dahil, devrin güçlü mimar ve sanatkârlarını kullandığı çalışmaları, tek eser ve yapılardan çok şehrin bütününe dönüktü. Bu çalışmalar gene de birçok tarihi anıt ve alanın aleyhine olmuşsa da, Lanciani bu Papa’yı şehri ilk düzenleyen ve “Restore” eden kişi olarak sunar. Papa V. Nicolaus, çevrenin ve yapıların insanlar üzerindeki büyük etkisinin bilincine varıp bunu ifade etmiştir. Vatikan ile St. Angelo Kalesi arasını belirli bir program içinde geliştirmeye başlamış ve kale ile Vatikan’a ve St. Peter Kilisesi’ne Roma’lıların forumlarına benzer şekilde, yolun iki tarafında revaklı yapıların bulunacağı bir düzen düşünmüştür. Roma için de, yeni bir şehrin kuruluşunu öngörmüştü. Bu planıyla, Vatikan’ı şehirden ayırıp korunmasını da sağlamıştır.

Papa II. Pius, Avrupa’daki birlik amacını doğuya da aktarmak istiyordu. 1462’de Roma ve civarındaki tarihi anıtların yıkılmasını ve zarar görmesini yasaklamış, bu buyruğu ile eski anıtların korunmasında genel tedbirler alan ilk Papa olarak tanınmıştır. Papa IV. Sixtus (1471–1484), bugünkü Capitol Müzesinin kurulmasını sağlamıştır. 1480 yılında, “Yollar ve Anıtları Denetleme Örgütü” nü yeniden düzenlemiştir. 14. Yüzyıl Ortaçağ Roma’sı 15. Yüzyıl sonlarında modern bir çehre almıştır.

1500’lü yıllarda, Brunelleschi, Alberti, Bramante, Raphael Rönesans’ın ilk öncüleri olmuşlardır. Bramante’nin son devir yapılarında ve mekân düzeninde (Beldevere avlusu ve Vatikan St. Peter Katedrali). Roma imparatorluk devri yapılarının kopyası ve yorumu yerine, devamlılığı görülmektedir. Antik Çağ anlayışı bu dönemde kapsamlı ve istikrarlı olarak ele alınmıştır. Francesco Albertini, yeni yapıların yanı sıra eski anıt ve eserleri belirten bir rehberi Papa II. Julius (1503–1513) zamanında hazırlamıştır. Papa Julius antika meraklısı idi ve villa bahçesinde açık hava müzesi açmıştı. Onun zamanında Roma, politik eylemlerin merkezi, sanatkâr ve bilim adamlarının toplandığı bir kent olmuştu. Raphael, antik konulara ve formlara egemendir ve Roma’nın bütün eserlerinin tam bir planını çıkarmak için çalışmıştır.

Papa X. Leo, 1515’de Vatikan mimarı Raphael’i, Roma’nın eski eserlerinin koruyucusu olarak atamıştır. Bu dönemde, mermer mimari parçalarının, heykel ve kitabelerin kireç yapılması yasaklanmıştır. Papa III. Paulus (1534–1549); Giovanale Mannetti’nin yönettiği eski eserlerin korunması ve Roma yollarının düzenlenmesiyle ilgili bir ekip kurar. Michelangelo (1475–1564), Papa’ya mimarlık yapmış ve Marcus Aurelius’un heykelini kendi düzenlemiş olduğu alana (Capitol) yerleştirmiştir. Ressamlığı ile görüntünün etkisini üçüncü boyutta bağdaştırmakta çok usta olan Michelangelo, mevcut yapı gruplarını ele alarak geliştirmede ve dış mekân düzeninde çok başarılıdır.

III. Paulus zamanında, 1542’de “Vitruvius Akademisi” kurulmuştur. Bu okul; Vitruvius’un eserlerini yeniden düzenlemiş, Roma’daki bütün anıt, heykel vb toplanarak belgelenmiş ve yayınlanmış, şehir plancılığına temel uygulamalara örnek olacak çalışmalar yapmıştır.

I.1, 4. Barok Devir

16.Yüzyıl Roma’sı koruma konusunu benimsemiş olan düşünür ve sanatkâr ile uygulayıcı arasındaki çelişkinin görüldüğü bir yerdir. 1624’de VIII. Urbanus, eserlerin yurtdışına çıkarılmasını yasaklayan bir buyruk yayınlar. Barok devir Roma’ya yenilikler katmaktadır. 17. Yüzyıl sonlarında sanata etkili olan politik gelişmelerden biri, Papa’lığın gücünü yitirmesidir. Hıristiyanlık içinde beliren bazı din gruplarıyla, asil ve zenginler sanatkârlara çok iyi olanaklar sağlamaktadır. XIV. Louis’in güç ve zenginliği ile sanat Fransa’ya doğru kaymaktadır. Fransa’nın Avrupa’da gelişen politik ve sosyal düzendeki hâkimiyeti sanatta da belirir. Tarihi eserler, Avrupalıların artan gelir hızıyla eş bir şekilde Roma’dan dışarı akmaktadır. Papa XI. Innocentius (1676–1689) eserlerin Roma dışına çıkmasını yasaklayan bir karar verir, XI. Clemens (1700–1721) 1701 ve 1704 yıllarında bu kararı yeniler. Benedictus (1740 – 1758) zamanında, eski eserleri koruma ile ilgili bir yasa daha çıkarılmıştır. 1738’de Herculaneum, 1748’de Pompei kazıları başlamıştır. Barok-Rokoko Stilinin kopuşu ve yeni antik zevkin gelişmesi ile İtalya’nın tarihsel değerlerinin sadece İtalyanlara değil bütün Avrupa’ya ait olmaya başladığını da göstermektedir. Kilise, yönetici gücünü, politik ve ekonomik gücü elinde bulunana devretmiştir. Londra, Paris gibi merkezlerde, Louvre, National Gallery gibi müzelerin kurulmasına neden olan yapıtların toplandığı ve Barok Müziğin ortaya çıktığı bu dönem, Neo-Klasizm ile Geç Barok Dönemi olarak nitelendirilmektedir.

IV. Clemens, ünlü Winckelmann’ı Roma Eski Eserler Genel Müdürü yapmış; Papa VI. Pius (1775–1799) Roma Meydanlarını yeniden düzenleyerek Obeliskleri dikmiş ve Vatikan Müzesini gerçekleştirmiştir. Zamanında, Vatikan’da eser sayısı iki misli artmış, müze genişletilmiş ve halka açılmıştır. Sadece, Roma eserlerine değil, Mısır, Helen, Ortaçağ ve Son Devir örneklerine de yer verilmiş olması, bilinçlenmenin düzeyini göstermektedir. İngiliz Parlamentosu, “Society Dilettanti” yi ve “British Museum” un kurulması için karar almıştır. 17. Yüzyıl, belgelerin toplandığı, bunların sistemli bir şekilde değerlendirilmeye çalışıldığı bir devirdir.

Papa VII. Pius (1800–1823) Devrinde, eski eserlerin korunması için idari ve hukuki yönden temel esaslar geliştirilmiş, Paris’e götürülmüş eserler geri döndürülmüştür. Papa, neo-klasik akımın en ünlü heykeltıraşı Antonio Canova’yı (1752–1822) eski eserleri araştırma ve koruma ile ilgili örgütün başına getirmiştir. Antonio Canova’nın yardımcısı Kardinal Doria Pamphilli’nin 1802’de yayınladığı “Editto Doria Pamphilli” kararnamesi Papalık Devletinde Eski Eserler Hukukuna yön veren en önemli hukuki kurallardan biri olarak tanınmaktadır. Kardinal Pacca ise, 1820’de yayınlanan ve zamanının en ileri hukuki belgesi olan belge ile tanınır. Bu belgede, merkezi Roma olmak üzere, Papalık Devleti’nin başlıca şehirlerinde teknisyenlerden kurulu bir Komisyonlar Örgütü kurulmasını önermektedir. Özel ve kamuya ait anıtların korunması, onarımı ve harcamalar ile ilgili kurallar belirtilmiştir.

I.1, 5. Bilinçli Araştırma Devri ve Hukuki Gelişmeler

Tarihi esrelerin onarımında, yapıyı inceleyen, yapıldığı devre ait her türlü belgeyi, çizimleri, resimleri, yazıtları ve kalıntıları değerlendiren ve çalışmalarını delillerle belirten kişiler bilinçli araştırma dönemini başlatmışlardır. Roma’lı Camillo Boito (1836–1914), tarihi yapıların sadece mimari özelliklerine bakılarak değerlendirilmesine karşı çıkmıştır. Bir yapının ayakta durabilmesi için veya zorunlu görülen başka nedenlerden dolayı, bazı eklemelerden vazgeçilemeyeceğini kabul eder. Ancak, bunlar değişik özellikte, değişik malzeme ve yapının görünüşüne zarar vermeyecek şekilde yapılmalıdır.

Gustave Giovanni (1873–1947), Boito’nun esaslarını geliştirmiş ve modernleştirmiştir. Ona göre, “hangi devre ait olursa olsun tarihi değeri olan eser” korunmalıydı. Stil birliğine karşıdır. Belli başlı ve en önemli yapıların tarihi değerlerinin yanı sıra, küçük yapıların ve yerleşmelerin bütün olarak mimari düzenlerinin önemini belirtmiştir. Çalışmaları “Carta Del Restauro Italiana” (1931) kurallarının saptanmasında çok etkili olmuştur. Şehir planlarında yer alan anıtlar, çevreleriyle, tüm yerleşmeyle birlikte düşünülmektedir.1870 yılında İtalya’da birliğin kurulmasından kısa bir süre sonra Başkent olan Roma’nın, bu göreve uygun bir hale getirilmesi için yeniden planlanması gerekmiştir. Şehrin çevre düzeni çalışmaları sırasında, Eski Roma’nın büyük bir kısmı modern yerleşme altında kalmıştır. 1873 ve 1906 Nazım Planları birer trafik planı olarak tanınmaktadır. 1929 yılına kadar süren yavaş gelişmeyi, Mussollini, eski Roma’lıların muazzam şehrini kendi çağına uygun olarak geliştirmek rüyasıyla hızlandırmıştır.

II. Dünya Savaşı sürerken, 12 Şubat 1943’de çıkarılan kanunla 1930 yılındaki yasanın eksik yönleri tamamlanmış, ek listeye alınan anıtların çevrelerine giren görüş alanı içindeki değişiklikler veya çevrelerine yeni yapıların yapılması denetim altına alınmıştır. 15 Haziran 1943’teki yasa ise, anıtların yerleşmeleri içinde değerlendirilmesine daha geniş olanaklar getirmiş, kesin koruma alanı için 500 m. Çapında bir daire öngörülmüştür. Bu kanunla, arsaların kullanılışı, yapıların yüksekliği, cephe oranları, bazı yerlerin boş bırakılması, park haline getirilmesi gibi önlemler alınabilmiştir. Tümüyle yasa, önleyici olmaktan çok, çözüm getiren bir tutum içindedir. Savaş sonrası ilk eğilim, yerleşmeleri olabildiğince olduğu kadar hızla eski durumlarına kavuşturup yaşantıyı devam ettirmekti. Tek tek yapıları ve yakın çevrelerini yamalar halinde korumaktan ötede çevre (sit) ölçeğinde korumacılık yaygınlaşmıştı. Tarihi merkezlerin değerlendirilmesi, eski yapıların ve konutların yeni gerekleri karşılamak üzere onarılması da önemli gelişmelerden biridir. Fransa; “1887 Koruma Kanunu” ile korumada etkin olmuştur. Fransa’daki anıtların tahribinin başlangıcı 5. Yüzyıldaki göçlerdir. Anıt ve yerleşmeler, istila eden kavimlerden çok (Hunlar, Araplar), bu kavimlerden korkan yerli halk tarafından tahrip edilmişlerdir. Savunma amacı ile mevcut yapı malzemesinden surlar inşa edilerek anıtlar tahrip edilmiştir. 1337–1453 yılları arasındaki 100 Yıl savaşları sonrasında Fransa benliğini kazanmış, eski küçük kiliselerin üzerine daha yüksek ve daha genişleri yapılmıştır. 16. Yüzyılda İtalyan Rönesans modası Fransa’da revaç kazanmıştır. Fransız mimarı Philibert de L’orme (1512–1570); mevcut formların silinip atılmasını değil, bunların düzenli değişikliğe uğramasını, bir yapıda eski ve yeni unsurların zarafet ve ustalıkla bağdaştırılmasını öneriyordu. Döneminde, eski kale ve şatoları pencereler açıp aydınlatarak ve yanlardan uzanan kalın duvarları galeriler haline getirerek, tekrar yaşanılır hale sokmuştur. Kral IV. Henry, 1589 Nantes Fermanı ile Fransa’yı güçlendirmiş, 1594’de geldiğinde çok harap bulduğu Paris’i ıslah edip geliştirmiştir. IV. Henry, ülkede merkezi idarenin gücünü ve birliğini sağlamak amacıyla, kendi başlarına buyruk küçük idari kümelerin yıkılmasını öngörmüştü. XIV. Louis devrinde, Fransa’daki politik, ekonomik, dini, sanat vb gibi faaliyetlerin merkezden denetlenmesine girişilmiş ve başarılı olunmuştur. Bu düzen sonucunda, ülkenin her tarafında, sanatla ilgili uygulamalarda bir birlik görülmüştür. Sadece, Roma’dan Paris’e değil, karşı yönde de etkinin varlığı izlenmekte ve Paris’in bir sanat merkezi olarak geliştiği görülmektedir. Yeniçağı yansıtmak amacıyla, Fransa’nın her yerinde ortaçağın heykellerinden, en ufak süslemesine kadar daha önceleri küçümsenen örnekler, yeniden güzelleştirmek üzere elden geçirilmiştir. Bu güzelleştirme ve temizleme çabaları sadece yapılarla kalmamış, çevrelerini de kapsamış ve yerleşme bütünü için de düşünülmüştür.

1792 Cumhuriyet Dönemi, isimleri değiştirmiş ve böylece simgeleri oldukları eserlerin, anıtların ve şatoların tahribini kolaylaştırmıştır. Cumhuriyet Devriminin 10 yıl içinde yıktıkları eserlerin sayısı, Rönesans ve Barok Mimari uygulaması ile 200 yılda zarar gören eser sayısını aşmaktadır. Kişiye bağımsızlık ve sorumluluk tanıyan, kişiye dönük bu sosyal düzende uygulanan mimaride de bağımsızlık artan heyecanla gelişmeye başlamıştır.

Devrimciler de antik devir mimarisine ve heykellerini koruyarak, propaganda unsuru olarak kullanma yolunu seçmişlerdir. Yeni yönetimin, krala ve asillere ait eserlere toplumun malı ve mülkü olarak el koyduğunu ve bunları koruma sorumluluğunu üzerine aldığını gösteren kararlar bulunmaktadır. 1791’de anıtların korunmasını sağlayan bir “Milli Eğitim Komitesi” kurulması için bir yasa çıkarılmıştır. Geçici komisyon belgelemeye önem vermiştir. Taşınması olası olan anıtların kamuya ait koleksiyonlara katılması, diğerlerinin ise yerinde ve doğrudan doğruya denetlenmesi şeklinde korunması iki temel önlem olarak düşünülmüştür.

Quantremere de Quincy, eserlerin bulundukları yerde, kent çevreleri içinde korunmasının önemine değinmiştir. Eser bulunduğu yerde değerini daha çok göstermektedir. Bu devir, anıtların korunmasında merkezi hükümetin sorumluluğunun tanınmasında ve halen geçerli sayılan ve uygulanan bazı teknikler ve yaklaşım esaslarının ortaya konmasında önderlik etmiştir. Sadece anıtlar değil, bunları değerlendiren perspektif ile çevreleri de ele alınmıştır.

Napolyon, XIV. Louis gibi güzellikten çok büyüklüğe meraklıydı. Paris’te yollar anıtlara (zafer anıtları) ulaşmalıydı. Bazı eserleri kurtarıp, pek çok değerli anıtın da yıkılmasına göz yummuştur. Bu dönemde, eski Kraliyet Mimarlık Akademisi geleneksel mimariye etkisi olan “Ecole des Beaux-Arts” olarak açılmıştır. 1810’da kabul edilen yeni belgeleme çalışması ile köklü bir belgeleme gerçekleşmiştir. 1834’de Fransız Arkeoloji Derneği kurulmuştur.

Prosper Merimee, 1834’de 7 kişilik “Tarihi Anıtlar Komisyonu” nu kurmuş, görüntüleri etkili olan anıtların korunmasına öncelik vermiştir. Merimee için, anıtların bir bütün olarak korunması gerekliydi ve onarımda gayet dikkatli bir çalışma yapılması gerekliydi. Koruma, mevcut olana bağlılıktı ve eksiklikler, eklemeler bulunan izlere göre yapılmalıydı. “Stil Birliği” modasının temeli bu fikirlerle atılmıştır.

1830 sonrası, Fransa’da anıt ve çevrelerinin korunma çalışmalarının yoğunlaştığı ve etkili bir şekilde örgütlendirildiği bir devrin başlangıcıdır. Victor Hugo, tarihi anıtlarda özel kişilerin haklarının kısıtlanmasını ve eserlerde kamu haklarının tanınmasını istemektedir. 19. Yüzyıl başlarında Fransa’da arkeoloji ile ilgili derneklerin sayısı artmış, yayınlar çoğalmıştır.

Eugene Emmanuel Viollet-le-Duc (1814–1879); mimar, mühendis, sanat tarihçisi, eğitimci, jeolog, etnograf, dekoratör ve eleştiricilik gibi pek çok mesleği bir arada yürütmüştür. Restorasyonda ise özellikle teori çalışmalarıyla tanınır. Antik mimarinin hükmetmemesi, sadece ilham vermesi gerektiği fikrini ileri sürmüştür. Geçmişi ait eserlerin analizinin yapılmasına ve mimarın çağının malzemesini kullanarak, koşul ve olanaklardan yararlanarak kendi sentezine yapabilmesini savunmuştur. Yapılardaki değişmeleri gösteren her türlü iz ve belgenin korunmasını asla kaybedilmemesini savunmuştur. Avrupa’da büyük ölçekte planlama çalışmalarına, Baron Georges- Eugene Haussmann’ın (1809–1891) Paris’teki planlama çalışmalarına başladığı 19.yüzyıl ortalarından sonra geçilmiştir.

III. Napolyon zamanında Paris’in planlaması 1832 ve 1849’da kolera salgınlarından sonra, kamu sağlığı, temiz hava ve yeşil alanlar açısından ele alınmıştır. Paris’te endüstri çağının metropolü haline getirmeyi başarmıştır. Anıtların tek yapı olarak ele alınıp öylece değerlendirilmesi, 19.yüzyılda başlayan hatta Ecole de Beaux-Art’ın eğitimi içinde gelişen bir tutumdur. Kişiliği yok eden, insan ölçeğine aykırı, eşliğe, monotonluğa dönük bu suni yerleşme düzenine ve getirdiği sert yıkıcılığa karşı çıkanlar arasında Camillo Sitte de (1843–1903) vardır. Camillo Sitte, Haussmann’ın sadece tekniğe dönük, insandan ve doğadan uzaklaşmayı amaçlayan tutumuna karşı çıkar. Yapı grupları arasındaki ilişkileri ve sokak ve meydanların organik bağdaşmasına dikkat çeker. Mekân düzenindeki uyuşmanın gerçekleşmesi organik oluşumda olur. Modern şehir planlamasında, mekân düzeninde mevcut niteliklerin değerlendirilmesine dönük bir yaklaşım vardır. Hukuki gelişmeler, sosyal örgütlenme ile hızlanmıştır. “Paris Anıtlarını Sevenler Derneği”, “Eski Paris Komisyonu”, “Fransız Turing Kulübü”, vb. gibi. Tarihi Anıtlar Komisyonu, yetersiz olan 1841 yasasına bağlı kalmıştı. İyi niyetlerin etkinliği, denetleme ve denetlenme olanağı yoktu. 1879’da yeniden örgütlenen Komisyon’un üye sayısı arttırılmış, yetkileri saptanmış ve etki alanı genişletilmiştir. 1887’de tarihi anıtların korunması ile ilgili bir yasa çıkarılmıştır. Bu yasa, mülkiyet haklarını kısıtlayan, bürokratik düzen kuran bir yasadır. 1904’de Madrid Uluslararası Mimarlar Kongresinde, anıtların bakım ve onarımı sadece devlet tarafından diploma verilmiş yetkili mimarlar tarafından yapılması öngörülmüştür. 1889’da çıkarılan bir kararla, Tarihi Anıtlar Komisyonu’nun yetkileri kesinleşmiş ve güçlü bir örgüt haline gelmiştir. 1913’de, 1889 Kanununu tamamlayan ve Anıtların korunmasını kolaylaştıran, özel kişilere ait yapıların listeye sağlayan yeni bir yasa çıkarılmıştır. Bu Yasada ihtiyaç görüldüğünde listeye alınmış anıtları değerlendirmek üzere, görüş açısı içindeki (500 m.) özel kişiye ait olsalar bile, arsa ve yapılar üzerinde hak tanımaktadır.

I.1, 6. İki Dünya Savaşı ve Sonrasında Koruma Hukuku Gelişimi

İki dünya savaşı birçok anıtın zarara uğramasına ve yok olmasına sebep olmuştur. Taşınabilen eserler kum çuvallarıyla korunabilmişler, binalar korunamamıştır. Mimarlar öncelikle savaş sonrasında, anıtları temizleme, anıtla ilgili mimari parçaları derleme, tekrar kullanılabilecek olanları ayırma işleri ile uğraşırlar. Yıkılmayı önleyecek ilk önlemleri alırlar. Eski anıtların güvenliğini ve görüntüsünü sağlamak üzere çevreye de el atılmıştır. 1930 yılında çıkarılan bir yasa ile yerleşmeler dışındaki anıtların çevresindeki doğanın da korunması öngörülmüştür. Listelere alınmış bütün yapılar, korunmaları için devletten yardım görmekteydi. II. Dünya Savaşı sonrasında da, ağırlık anıtların çevresine kaymış, yerleşmelerin bütünü içinde değerlendirilmesine öncelik verilmiştir. Konu, anıt ve çevresinin değerlendirilmesi sınırlarını geçmiş, şehir ölçeğine erişmiştir.

II. TÜRKİYE’DE TARİHİ VE KÜLTÜREL ÇEVRENİN KORUNMASINA İLİŞKİN YASAL ÇERÇEVE [3]

Türkiye'de tarihi ve kültürel çevrenin korunması ile ilgili kaygı, ilginç mimari eser ve unsurların korunması için gerekli temelin, yani konuyla ilgili kamuoyunun sağlam bir zemine yerleşmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Genellikle, bu temelin olmayışından yurdumuzda anıtların korunması ile ilgili müdahalelerde bir düzen belirmemiş ve uygulama şekli, bir yandan Avrupa’da yapılan çok değişik örnekleri benimseyen tutumlarla, diğer yandan da mahalli anlayış tarzı gibi birbirinden pek farklı, aşırı eğilimler arasında devamlı gidip gelmeler göstermiştir.

Benzeri her türlü davranıda olduğu gibi, bununda hal çareleri, konuyu yüzyıllarca sistemli bir şekilde ele almış ve değerlendirmiş ülkelerin uzmanlarında ve örneklerinde aranmaya başlanmıştır. Bu çareler, diğer konularda olduğu gibi, çok kere, yapıların ve bulundukları bölgelerin değişikliğinden ötürü, özelliklerine uymayan uygulamalar, yerine yakışmayan yamalar halinde tatbik edilmiş, bu arada uygun olabilecekler dahi tutumlardaki istikrarsızlıktan ötürü çetin tartışmalara yol açmıştır. Bunlar, karar vermede yararlı olabilecek geniş ve sağlam bir ortamın yokluğunu da ortaya koymuştur.

Yurdumuzda bu ortamın yokluğunu hisseden ve bunun oluşumu için çalışanların ve çalışmaların sayısı umut verici şekilde artmıştır. Bugün, bunu ve konunun ele alınış şeklini bir düzene koymak isteyenlerin faaliyetleri elle tutulur hale gelmiş bulunmaktadır.

Uygarlık tarihi içinde insanoğlunun doğrudan veya doğa ile birlikte yarattığı değerlerin korunması çağımızda üzerine önemle durulan bir olgudur. Tarihsel ve Kültürel çevremizin korunması denildiğinde korunması gereken varlıkların üç ana grup halinde sınıflandırıldığını görürüz. Bunlar "Kültür varlıkları" "Tabiat varlıkları" ve "Sit" lerdir. Bunlara ilişkin tanımlar "2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu" çerçevesinde şöyle verilmektedir.

Kültür Varlıkları: Tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan yer üstünde, yeraltında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır.

Tabiat Varlıkları: Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihî devirlere ait olup ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünden yeraltında veya su altında bulunan değerlerdir.

Sit: Tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlardır.

Bu andan itibaren kullanılan "ANIT" sözcüğü bu üç ana öğeyi de kapsayan bir biçimde kullanılmıştır. Yani mimarı yapıların yanı sıra tarihi, sanat, mimari, birimsel ve kültürel vasıfları olan nesne, yapıt, yer, yerleşme ve bölgeler de ifade edilmiştir. "AnItlarIn korunmasI” deyimi ile de bunlarla ilgili rekonstrüksiyon, restorasyon, rehabilitasyon ve konservasyon şeklindeki müdahalelerin tümü anlatılmak istenmiştir.

Eldeki belgeler, insanların yerleşmeyi ve yerleşmede düzeni akıllarına koydukları devirlerde dahi anıtları koruma kaygısının varlığını gösteren örneklerin bulunabileceğini düşünmemizi mümkün kılmaktadır. Genel anlamıyla anıtlar, özellikle ilkel toplumlarda, geçmişin temsilcileri olmaktan çok bir simge olarak kabul edilmişlerdir. Simge oluşlarından ötürü anıtların korunması faaliyetlerinin başlıcalarında, değişik güdümlü siyasi nedenler olduğunu düşünmek doğrudur. Bu nedenler toplumda gücü temsil eden dinî veya başka tutumlarla harekete geçirilmiş olabilir. Ancak anıtlara yapılan korumayla ilgili müdahale şeklen, devrinin sanat ve estetik anlayışı içinde gelişmiş ve buna bağlı değişmeler göstermiştir.

Böylece anıtların türlerinde olduğu gibi, bunların korunmasında da devrin, sosyal yapısının ve sanat akımlarının izleri bulunmaktadır. Anıtların koruma şeklini etkileyen sanat anlayışı ve estetik değerlerde değişimin belirli bir düzen içinde olageldiğini iddia etmek, bunların etkisinde istikrar beklemek ve akım yönünü uzun sürede önceden kestirmek imkânsızdır.

Bir anıtın korunması için yapılan müdahalenin arkasındaki tutumun bir alışkanlık, bir içgüdü veya herhangi başka bir nedene bağlı olduğunu belirlemek her zaman olası değildir. Ancak bugün, anıtları koruma çalışmalarının bir disiplin halini alacak kadar gelişmiş olması, geniş ölçüde ulusal ve uluslararası çalışmaların konularını teşkil etmeleri açıkça ortadadır.

Bunun, tarihte bugünkü gibi bilinçli bir şekilde olmasa bile, belli başlı medeniyetlerde olageldiğine, tarihi anıtların, dinî, pratik, estetik nedenlerle de olsa, zamanın anıt anlayışı içinde korunduklarına ait deliller mevcuttur. Bunu günümüze dek, tarihi ve teknik açıdan değerlendirme amacıyla izleyen bazı çalışmalar da yapılmıştır. Ancak bunlar, genellikle yapıları tek tek ele alan kısıtlı çalışmalar olarak kalmışlardır. Tarihi anıtlara, tarihi deliller olarak bakılmış ve herhangi bir tarihi dokümana gösterilen ilgiden değişiği gösterilmemiştir.

Bu durum, İkinci Dünya Savaşından sonra hızlı artan ve güç kazanan anıtları koruma çalışmalarının başta gelen itici gücü olmuştur. Ancak bu arada yapılan çalışmalarda, anıtı tek yapı olarak ve çok yakın çevresiyle düşünmekten çıkarıp, yapı grupları, yerleşmeler ve bölgeler halinde ele alınarak anlamı mekânca genişlettiğini görüyoruz. İlgililerin dikkatlerini bilinçli bir şekilde ve geniş ölçüde koruma imkânlarına çevirdiklerini ve eserleri koruyucu hukukî önlemleri de almakta olduklarını, böylece resmi kuruluşların ciddi ve sorumlu olarak bu eğilime katıldığını görmekteyiz.

Tarihsel bir perspektifte Anadolu genelde insanlık tarihi kadar eski tarihî ve kültürel birikimi ile dünyanın ileri ülkelerinin dikkatlerini çok öncelerde üzerine çekmiş ve daha o devirlerde araştırma kazıları ile bağrından birçok tarihî kıymetin çalınmasına göz yummak zorunda kalmıştır. Tüm araştırma kazılarına, Batılı ülkelerin, kültürel değerleri, özel mülkiyetçi koruma anlayışı ile kendi ülkelerine götürmelerine ilk karşı çıkış Asar-ı Atika Nizamnamesi ile olmuştur.

Daha sonraları Gülhane Hattı Hümayunu ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Batıya açılması ile kültürel mirası kurma anlayışı da değişmiştir. Bu dönemde tüm İmparatorluk Batının sanayi ve ticaret burjuvazisinin pazarı haline gelmiş, kültürel mirasın korunması müzeci koruma anlayışı ile bilinçsizce sürdürülmüş ve anıtsal değeri olan yapıların bile korunmasında aciz kalınmıştır.

1923 sonrası ülkenin ekonomisini düzene koyma çabalarına yani sosyoekonomik yapıdaki değişimlere paralel bir koruma anlayışı, belirli ilkelerin ortaya konması ile sürdürülmüştür. 1944 senesinde eski eserler ve müzeler I. Danışma Komisyonu raporunda eski eserlerin imar planları ile korunmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Kültürel ve Doğal çevrenin korunması ile ilgili tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ve yasal düzeltmeler ve kurumsal örgütlemeler gerçekleştirilmiş ve halen bu konu üzerindeki çalışmalar devam ettirilmektedir.

Kültürel ve Doğal değerler bakımından ülkemiz oldukça zengindir. Bu zenginliklerini korunması da ancak yasalarla mümkün olabilir. 10 Nisan 1322 / M.1904 tarihli "Asarı Atika Nizamnamesi"nden sonra, 3 Mayıs 1973 yılında yürürlüğe giren 1710 sayılı "Eski Eserler Kanunu", 21 Temmuz 1983 gün ve 2863 sayılı "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile bu kanunun 3386 sayılı değişik şekli Eski Eserler Hukukunun oluşmasına imkân veren ve bu konuda belli başlı kanun ve düzenlemelerdir.

Zaman içinde değişen koşullara ve kültürel değerlerin özellik gösteren doğasına uygun mevzuat arayışı (birbirinin yeri alacak ) yeni yasal düzenlemeleri gerekli kılmaktadır. Bu bakımdan 1923 yılından yani Cumhuriyet'in ilanından bugüne kadar oluşturulmuş kanun niteliğindeki iki esas düzenlemeye şöyle bir göz atalım:

II.1. 1710 Sayılı "Eski Eserler Kanunu"

3 Mayıs 1973 yılında yürürlüğe giren bu kanun ile eski eserlerin korunması ve bu çerçevede eski eser kaçakçılığını ve ticaretini önlemek hedef alınmıştır. Bu kanun kapsamına bilim, din, kültür ve güzel sanatlarla ilgili taşınabilir ve taşınamaz bütün eşyaları, Arkeolojik ve Etnografik bütün eserleri, Sanat tarihi ile ilgili tüm malzeme ve belgeleri almaktadır.

1710 Sayılı Eski Eserler Kanunu tarihten önceki ve tarihî devirlere ait olan bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili yeraltında ve yer üstünde fertlerin mülkiyet haklarını ya yok edecek kadar geniş ölçüde kısıtlamakta ya da tamamen ortadan kaldırmaktadır.

Kanun ve bu kanunun uygulaması ile ilgili yönetmelikler hem Anayasaya hem de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ndeki ilkelere aykırıdır. Yapılan yanlışlıklar hukuk açısından olduğu kadar sanat bakımından da çeşitli sakıncalar doğurmuştur.

Eski eserlerin korunması elbette gereklidir. Ancak bunu için tutulacak yol kişilerin temel hak ve hürriyetlerine tecavüz etmek ve onları sanat zevklerinden mahrum etmek değildir. Böyle bir yaklaşım amacın dışına çıkar. Özellikle tarihî ve kültürel çevrenin ve gerek taşınabilir gerekse taşınamaz eserler ve potansiyel bakımından bu derece zengin bir ülkede devletin tek başına saptama, araştırma, bulma, koruma, onarma ve yaşatma gibi çok kapsamlı bir çalışmayı birde fertlerin desteği olmaksızın layığı ile yürütebilmesi çok zordur. Tarihî ve kültürel çevredeki özelikle taşınmaz mallar en iyi olarak, sergilenmekle değil günlük hayata entegre edilip yaşatılarak korunabilir. Bunun içinde özellikle bu bilinçte olan fertlerin çalışma ve arzularına köstek olmak yerine denetleyici bir yaklaşımla destek verilmelidir.

Aksi tutum eski eserlerin korunmasından uzak bir yaklaşımı ortaya koyar. Taşınır veya taşınmaz eserler ilgili tüm mülkiyet haklarının kaldırılması bu eserlerin aranması, bulunması, onarılması ve kaybolmaktan kurtarılması ile ilgili fertlerin duyacağı istek ve hevesi de ortadan kaldırır. Bu da kamu yararına aykırı sonuçlar doğurur.

II.2. 2863 Sayılı "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu"

Kanun tasarısı “Genel Gerekçesinde “ insanlığın kültürel mirasının korunması konusunda evrensel sorumlulukları yüksek olan ülkelerin başında Türkiye’nin geldiği vurgulanmaktadır. Merkezi ve Yerel Yönetimleri kapsayan bir "Koruma Politikası" olması gerektiği belirtilmekte, tasarıda genel olarak "Yerel Yönetimler" korumada ya çok az yer almakta, ya da dışlanmaktadır. Yeterli yasal, örgütsel ve parasal altyapının oluşturulması gerektiği belirtilmesine rağmen oluşturulan örgütler "Koruma Eğitim-Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi" , "Uygulama Teknik Denetim Birimleri" gibi daha çok denetlemeye ve dokümantasyona yönelik görülmektedir. Hâlbuki bu örgütlenmenin, daha çok sit alanlarında yaşayanların uygulamadaki güncel sorunlarını (röleve çıkarılması, restorasyon projesi üretilmesi, onarıma ilişkin teknik ve mali sorunlar) çözmeye yönelik olması gerekli görülmektedir.

Oluşturulması öngörülen "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Fonu" olumlu bulunmasına rağmen, fonun merkezden kullanılması politik amaçların devreye girebileceği endişesini doğurmaktadır. Özellikle kültür ve tabiat varlıklarının tahribatının çok hızlı ve yoğunlukla yaşandığı kıyılar, turistik yöreler ve hızlı kentleşen metropoliten kent merkezlerine öncelik ve aciliyet tanınmalıdır.

Yerel sorunlar yerel halkın ve yöneticilerinin aktif ve bilinçli katılımı ile çözülebilecektir. Koruma alanlarında mahalle ve sokak ölçeğinde örgütlenmeler de düşünülebilir. Ülkemizde 2425 arkeolojik sit, 269 doğal sit 146 kentsel sit, 17 tarihi sit olmak üzere 2857 adet sit alanı ile 44406 adet korunması gerekli kültür varlığı tescil edilmiştir.

Görüldüğü gibi, Arkeolojik sit olgusu büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle; arkeolojik sit alanları özelinde örgütlenme, finansman ve uygulama/denetlemeye yönelik kararların alınması, yasa ve yönetmeliklerle öneminin vurgulanması gerekli görülmektedir. Kazı ve araştırma politikaları, arkeolojik alanların planlanması ve düzenlenmesine ilişkin yeni ve etkin politikalar geliştirilmelidir. Mevcut müze ve ören yerlerindeki kadroların desteklenmesi, etkin hale getirilmesi gereklidir.

Doğal sit alanlarının korunma ve geliştirilmesinde, Çevre Bakanlığı ve Başbakanlık Özel Çevre Koruma Dairesi Başkanlığı ile işbirliği ve eşgüdüm içinde, yerel yönetimlerin desteği ve katılımı sağlanarak uygulamada başarılı olunabilir.

Kentsel Sit Alanlarında ise, "Koruma Yerel Kurulları"nın oluşturulması ve Koruma Kurulları denetiminde uygulamalara girilmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak, bu sayede alınan kararlar ve yapılan plan ve projeler uygulamaya geçebilecektir. Kentsel sit alanlarının kent bütününden ayrı düşünülmemesi, kentin tüm hizmetlerini sağlayan yerel yönetimlere bu konuda da görevler verilmesi büyük önem taşımaktadır.

Kanun ile Toplu Konut Fonu benzeri bir “Koruma Fonu “ oluşturulmuştur. Bu fonun yanı sıra, yerel yönetimlerin, sit alanında yaşayaların mülk sahipleri ve kiracıların, sivil toplum örgütlerinin (vakıflar, şirketler, dernekler, kooperatifler, bankalar, partiler vb) katılımı ile yerel ve gönüllü kaynakların devreye sokulması büyük önem taşımaktadır. Ayrıca yurt dışı kurum ve kuruluşlardan kaynak, kredi, hibe vb. aktarılması önemlidir.

Özellikle, tek yapı onarımı, altyapı, çevre düzenleme çalışmaları yerel yönetimlerin organizasyonunda, kurulların denetimi altında gerçekleşmelidir. Altyapı çalışmaları ve Çevre düzenlemeleri yapılmadan tarihsel doku içerisindeki yapıların onarımı yapılmamalıdır.

Denetim ve maddi cezalar yanı sıra, sosyal boyuta önem veren, barınma ve arsa sorununun çözümü, rant artışlarının denetim altına alınmasına yönelik, kıyıların korunmasına yönelik kapsamlı çözümler geliştirilmelidir.

Yerel yönetimler bilinçlendirilerek, teknik ve mali açılardan güçlendirilerek koruma konusunda aktif hale getirilmelidir.

III. ÜLKEMİZDE TARİHSEL VE KÜLTÜREL ÇEVRE’ NİN KORUNMASINA İLİŞKİN GÜNCEL POLİTİKALAR, UYGULAMALAR VE SORUNLAR [4]

“Benim gözlem ve yargılarım doğru ise, ortadoks koruma öğretisinin gösterdiği yöntemlerle Türkiye’de özellikle kentsel koruma olanaksızdır. Kenarda köşedeki cılız, tesadüfî uygulamaları örnek gösterip kendimizi aldatmamalıyız. Antalya limanı, Soğukçeşme Sokağı ya da Safranbolu’da korunmadan saklanan bir yöre, İstanbul’un, İzmir’in, Kütahya’nın, Kayseri’nin, Urfa’nın, Erzurum’un, Gaziantep’in, Konya’nın, Antakya’nın ve sayısız kent ve kasabanın yok edildiğini unutturamaz..”

Prof. Doğan KUBAN [5]

Sayın Kuban’ın da belirttiği gibi, Türkiye’de günümüze kadar sürdürülen tarihsel ve kültürel çevre koruma politikalarının başarılı olduğunu söylemek olası değildir. Özellikle 1950 sonrası yaşanan kırsal alandan kentlere yaşanan göç ve hızlı kentleşme, 1980 sonrası ikinci konut ve turizm amaçlı kıyı yağması ile, 1990 sonrası Doğu ve Güney - Doğu Anadolu Bölgesinden güvenlik ve ekonomik nedenlerle göç olgusu kentlerin yüzlerce yılda oluşmuş dengelerini alt üst etmiştir. Kentlerin önce varoşlarında başlayan yasal olmayan yapılaşma (gecekondu), giderek imar aflarıyla kentleri bir kanser gibi sarmış ve günümüzdeki başlıca kentsel sorunlardan biri haline gelmiştir.

Kentlerin hızlı büyümesiyle, tarihsel kent dokularında ve tarihsel kent merkezleri üzerinde aşağıda özetlenen olgular ortaya çıkmıştır;

· “İmar” adı altında geleneksel dokuya uyumsuz yol açma, imar haklarını arttırma vb koruma hedefi olmayan, hatta tamamen yıkıp ortadan kaldırmayı amaçlayan planlamalar yapılması,

· Bu planlar doğrultusunda, spekülasyon amaçlı olarak kentlerde geleneksel kent dokularının yıkılarak yerine dokuya aykırı taban alanları ve yükseklikler ile çevreye uyumsuz yeni yapılaşmalar oluşturulması,

· Sit kararı verilmesi ile eski plan uygulamalarının durdurulması, ancak korumaya yönelik planlama ve uygulama çalışmalarının yetersizliği nedeniyle geleneksel dokularda ve tarihsel kent merkezlerinde bakımsızlık, korunamama, köhneleşme, terk edilme ve çöküntü bölgesine dönüşme olgusu,

· Giderek aşırı yapı ve nüfus yoğunlaşması nedeniyle oluşan ulaşım ve otopark sorunları,

· Mülk sahiplerinin geleneksel dokuları terk etmesi ile bu alanlarda oluşan sosyal dönüşüm, gecekondulaşma ve sosyal çöküntü bölgesi niteliği.

Yukarıda saptanan sorunlar yöreden yöreye nitelik değiştirmekle birlikte genel sorunlar olarak gözlenmektedir. Kentlerin göç alma hızı, gelişme potansiyelleri, geleneksel dokunun niteliği (yapı malzemesi ve dokunun yeni gelişen kent kesimleri ile olan ilişkileri) turizm potansiyeli ve yerel yönetimlerin yaklaşımları her kentte tarihsel ve kültürel çevrenin korunmasını farklı kılmaktadır. 2863 sayılı yasa uyarınca “Koruma Amaçlı Planların” Belediyeler tarafından yapılması gerekmektedir. Ancak, gerekli görüldüğünde Belediyeler Kültür Bakanlığı’ndan teknik ve parasal yardım alabilmektedir. Bazı kentlerde (İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya vb) koruma amaçlı planlama çalışmaları, yerel yönetimlerin kendi bünyelerinde oluşturdukları birimler aracılığı ile yapılmış ve halen yapılmaktadır. Bu planlama çalışmaları esnasında, yerel yönetimler teknik yönden yetersiz oldukları için ihale etme ya da proje yarışması açarak koruma amaçlı planlar elde etmektedirler. Bunlara örnek olarak;

· Ankara / Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma Geliştirme Proje Yarışması (Ankara Büyük Şehir Belediyesi),

· Ankara Kalesi Koruma Geliştirme İmar Planı Proje Yarışması (Altındağ Belediyesi / Kültür Bakanlığı),

· Antalya / Kale kapısı Düzenleme Yarışması,

· Gaziantep Hanlar Bölgesi Kentsel Tasarım Yarışması, Verilebilir.

Kültür Bakanlığı, 1970’lerin başından buyana (1710 Sayılı Eski Eserler Yasası ve 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası) geleneksel dokularda ve arkeolojik alanlarda saptama, belgeleme (tespit ve tescil) ve sit alanlarının sınırlarını belirlemek işlevini sürdürmektedir. Bu alanların planlanmasına ilişkin çabalar bir iki özel örnek dışında (Kapadokya, Pamukkale vb) 1980’lerin sonuna kadar etkin olamamıştır. 1980’lerin sonunda Kültür Bakanlığı geç de olsa büyük bir atılım yapmış, yasa ile Yerel Yönetimlere bırakılmış olan koruma amaçlı planlama çalışmalarını (ihale yöntemi ile) başlatmıştır.

Bu ihaleler ile yapımı tamamlanmış ve halen sürmekte olan projeler bulunmaktadır. Ancak bu projelerin tamamlanması çok uzun sürmekte, bazıları da Belediye ya da müellif tarafından dava konusu edilmektedir. Tarihi çevre koruma alanlarının bir kısmı da Özel Çevre Koruma Alanı sınırları içine alındığından (Patara, Xanthos, Pamukkale, Dalyan, Göcek vb) çok başlı bir planlama ve uygulama yönetimi söz konusudur. Bu nedenle, bu alanlarda planlama yapma ve yaptırma yetkisi Çevre Bakanlığına bağlı Özel Çevre Koruma Kurumu’nda, bu alanlarda yer alan arkeolojik ve kentsel sit alanlarında yapılacak uygulamaya ilişkin onama yetkisi de Kültür Bakanlığı ile özerk olduğu varsayılan (!) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu ve Bölge Kurullarındadır. Bu iki kurum arasındaki çatışmaya yörenin esas sahibi olan yerel yönetimler (valilik, belediyeler, köy tüzel kişilikleri) de katılınca ortaya içinden çıkılması güç bir karmaşa çıkmaktadır. Koruma amaçlı planın kimin tarafından yapılacağı, kimin tarafından onanacağı ve hangi etabın kim tarafından uygulanacağı hakkında sonu gelmez yazışmalar ve tartışmalar yapılmaktadır. Buna en güzel örnek Pamukkale ve Patara’daki güncel uygulamalardır. Bu örneklerin her birinin detayda incelenmesi koruma politikalarının günümüzdeki acıklı hatta trajik komik durumunu ortaya koymaktadır.

Sorunlar bununla da bitmemektedir. Bir kurumun yaptığını öbürü beğenmemekte, koruma alanları yaz boz tahtasına dönmektedir. Böylece zaten kısıtlı olan kaynaklar da heba edilmektedir.

III.1. Arkeolojik Sit Alanlarındaki Sorunlar ve Çözüm Önerileri

· Arkeolojik sit alanlarında sınırlar belirsizdir ve sürekli değişkenlik göstermektedir, Koruma kurulu kararlarıyla I. II. ve III. Derece Arkeolojik sit alanları arasında kaydırmalar ve değiştirmeler yapılmakta, bu da kişiler arasında bu kararların değişebilir olduğu düşüncesini getirmektedir. Bu nedenle, bilimsel çalışmalara dayalı sınır saptamalarının bir kez yapılması, yeni bilgi ve belgelere, buluntulara dayalı olmadan bu sınırlarda değişiklik yapılmaması gereklidir,

· Arkeolojik sit alanlarının bazılarında çevre denetimi tam değildir, girişler kontrol altına alınmamıştır ve tam bir başıbozukluk hakimdir, bu durum da kaçak kazıları ve eski eser hırsızlıklarına yol açmaktadır. Arkeolojik sit alanlarının ve ören yerlerinin, höyük ve Tümülüslerin çevre denetiminin sağlanması, çit ile çevrilmesi ve önemli olanlarına bekçi denetimi getirilmesi gereklidir.

· Arkeolojik alanların korunmasına yönelik planlama çalışmaları ya yetersizdir, ya da hiç yoktur. Bergama, Perge, Pamukkale, Efes, Patara vb antik kentlerin korunmasına yönelik koruma amaçlı planlama çalışmaları ancak son yıllarda gündeme gelebilmiştir. Bu planlama çalışmalarının bir an önce tamamlanması, politik ve kurumlar arası çekişmelerin bir tarafa bırakılarak bilimsel çalışmalarla planlama ve projelendirmelerin yapılması gerekmektedir. Ülke genelinde önceliklerin saptanması ve buna göre planlama ve yatırımların yönlendirilmesi gerekmektedir.

· Yerel yönetimlere bırakılmış kontrol ve koruma mekanizmaları parasal ve teknik olanaksızlıklar nedeniyle yetersizdir, Kültür Bakanlığı yeterli denetimi yapamamakta ve yeterli desteği sağlayamamaktadır. Merkezden tüm alanların denetimi, bakımı ve onarımı olanaksızdır. Bu nedenle, önemli alanlarda yerel bürolar oluşturulması, teknik ve parasal olanaklarla donatılacak bu büroların etkin planlama, projelendirme ve uygulama yapmasının sağlanması gereklidir.

· Arkeolojik alanlara ve ören yerlerine giriş düzenlemeleri, tur güzergâhı düzenlemeleri, dinlenme ve servis noktaları düzenlemeleri genellikle çok yetersiz, ilkel ve bilimsellikten uzaktır. Turizme açılan birçok ören yerinde bu yetersizlikler gözlenmektedir. Bu nedenle, öncelikle tip projelerle (wc, giriş yeri, dinlenme noktası, hediyelik eşya satış üniteleri vb), daha sonra da yöreye özgü mimari tasarımlarla uygulamaya girecek tasarımlar elde edilmelidir. Bu tasarımlar için yarışmalar yolu ile proje elde edilmesi de önemli sonuçlar verebilecektir.

· Kaçak kazıların önlenmesi, yurt dışına kaçırılan eski eserlerin geri getirilmesi, kazıların denetimi ve bulunan eserlerin sergilenmesi her biri başlı başına zorlu ve uğraş gerektiren konulardır. Var olan müzelerin geliştirilmesi, antik kentlerin açık hava müzeleri olarak sergilenmesine yönelik çalışmalar Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığının ortaklaşa çalışmalarını gerektiren konulardır. Bu çalışmanın kısıtlı süresi içinde bu ve benzeri konulara daha fazla değinilememiştir.

III.2. Kentsel Sit Alanlarındaki Sorunlar ve Çözüm Önerileri

· Arkeolojik sit alanlarında gözlenen, sınır değişmeleri, tescile alınma/tescilden düşme, plansızlık, denetimsizlik vb sorunlara kentsel sit alanlarında da rastlanmaktadır.

· Bütün bunların yanı sıra; ülkemizdeki hızlı nüfus artışı ve kentleşme, kırdan kente göç olgusu, kentlerin plansız büyümesi, arsa spekülasyonu kentin korunması gerekli konut dokusu üzerinde büyük ölçüde olumsuz etkiler yapmaktadır. Kent merkezlerinde yer alan tarihsel kent merkezleri ve geleneksel kent dokuları, kentin hızlı büyümesi, yoğunluk artışı ve çok katlı olarak yıkılıp yapılaşmalardan etkilenmekte, geleneksel kent dokuları tüm çabalara ve yasal sınırlamalara rağmen yer yer yok olmaktadır.

· Kentsel ölçekte (doku ölçeğinde) koruma olgusunun ülkemizde gecikerek ele alınması, İstanbul, Bursa, Edirne, İzmir, Kayseri gibi pek çok kentimizin pitoresk görünümlerini kaybetmesine neden olmuştur. Gecikerek de olsa 1980’lerden sonra korumaya yönelik planlama ve projelendirme çalışmaları yaygınlaşmıştır. Yetkilerin yerel yönetimlere verilmesi sonrasında ise birçok yerel yönetim kendi kentlerine sahip çıkmaya başlamış, koruma amaçlı planlama çalışmalarına girişmişlerdir.

· Bu çalışmaların yeterli olduğunu söylemek olası değildir. Ancak, turizmin de etkisi ile belirli bir tarihi çevre bilincini oluştuğu söylenebilir. Kültür Bakanlığı’nın 1990’ların başından itibaren koruma amaçlı planlama çalışmalarını ihale yöntemi ile başlatması ne kadar gecikmiş olunduğunun bir göstergesidir. Önemli olan Koruma planı yapmak değil onun uygulanmasına yönelik bir takım organizasyonel ve parasal önlemleri almak ve uygulamaktır.

· Kültür Bakanlığı’nın sürekli değişken politik kararlara sürekli bağımlı bu günkü yapısı ile bunun olabileceğini düşünmek pek olası değildir. Ne yazık ki, Koruma Kurul üyelerini görevden alarak, başka yerlere sürerek ya da sürekli olarak yerlerine “Bilimsel Koruma” konusunda bilgisiz ve uzmanlaşmamış kişileri atayarak oluşturulmakta olan bir “KAOS” ortamında, yakıp yıkmak isteyenleri, spekülatörleri koruyan kararların yaygınlaştığı gözlenmektedir.

· “Sürdürülebilir Koruma Politikaları” olarak nitelendirebileceğimiz aşağıdaki önerileri görüşünüze sunuyorum:

1. Tarihsel çevreler, geleneksel konut dokuları, “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı doğrultusunda sadece kültürel varlıklarımız olarak değil, birer konut stoku olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir.

2. Bu doğrultuda, sadece koruma değil, sağlıklaştırma ve yenilemeyi de içeren planlama ve projelendirme çalışmaları yapılmalıdır.

3. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın 1997 yılına kadar geliştirdiği ve geleneksel kent dokularını birer konut dokusu / stoku olarak gören yaklaşımı ile hazırlanan “Yönetmelik” bir an önce gerçekleştirilmelidir.

4. Koruma konusunda yasalardaki ve örgütsel yapıdaki çok başlılık mutlaka önlenmelidir. Yetki ve sorumluluk dağılımı yeniden gözden geçirilerek tek bir “Kent ve Çevre Koruma Yasası” oluşturulmalıdır.

5. Yerel Yönetimlere (Belediyeler) teknik ve parasal destek arttırılarak ve yaptıkları hizmetler denetlenerek yerinde koruma ve geliştirme politikaları uygulanmalıdır.

6. Yörede yaşayan halkı tarihsel çevre konusunda bilgilendirmek ve bilinçlendirmek, onların koruma konusuna olumlu katkı ve katılımlarının sağlanması en önemli uygulama aracı olarak görülmektedir. Çocuk yaştan başlayarak ülkedeki kültür çeşitliliğinin ve kültür varlıklarının öğretilmesi, tanıtılması ve sevdirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak; ülkemizde binlerce yılda oluşmuş tarihsel ve kültürel varlıkların korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması konusunda on yıllardır süregelen ihmal ve yağmanın sonucunda gelinen nokta bu varlıkları tümüyle olmasa bile büyük kısmını kaybetme noktasıdır. Buna önlem alması gerekli yerel ve merkezi yönetimin bugün bu konularda yetersizlikleri gözlenmektedir. Her aydına düşen çaba da kültürel ve tarihsel değerlerin korunması çabalarında aktif yer almaktır kanısındayım.

[1] ALTABAN, E., Kültür Bak. Müsteşar Yrd. 1. Kentsel Koruma ve Yenileme Uygulamalar Kolokyumu, Kolokyum Açılış Konuşması, 7-8 Nisan 1993, MSÜ, Mim. Fak. Şehir ve Bölge Planlama Bölümü.

[2] Bu bölümün hazırlanmasında Prof. Cevat ERDER’in “Tarihi Çevre Bilinci” ve “Tarihi Çevre Kaygısı” kitaplarından yararlanılmıştır.

[3] Bu bölümün hazırlanmasında aşağıdaki kaynaklardan yararlanılmıştır:

- TARİHİ ÇEVRE KAYGISI TARİHİNE GİRİŞ, C.Erder, 1971, Ankara.

- TARİHSEL VE DOĞAL ÇEVRENİN KORUNMASI, TMMOB Mimarlar Odası Yaynları, 1979, İstanbul.

- 1710 SayIlI Eskİ Eserler Kanunu Yorumlar - İncelemeler, 1976, İstanbul.

- TARİHSEL ÇEVRE KORUMA YAZILARI, M.TUNÇER, 1996, Ankara.

- TAŞINMAZ KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARI MEVZUATI, T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI, 1996, Ankara.

[4] Bu bölüm, M.TUNÇER, “Sürdürülebilir Kalkınma İçin Tarihsel Çevreyi Koruma Politikaları : Ankara, Bergama, Şanlıurfa” başlıklı yayınlanmamış Doktora Tezinden yararlanılarak hazırlanmıştır, A.Ü., SBF, Kamu Yönetimi ve Siyaset Ana Bilim Dalı, Kent ve Çevre Bilimleri, 1995.

[5] KUBAN, D., 1993, “Türkiye’ye Özgü Bir Koruma Politikası Olabilir mi?” , 1.
Kentsel Koruma ve Yenileme Uygulamalar Kolokyumu, 7-8 Nisan 1993, MSÜ, Mim. Fak. Şehir ve Bölge Planlama Bölümü.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 114
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 13
Ort. okunma sayısı
: 1885
Kayıt tarihi
: 16.04.08
 
 

Kentsel, arkeolojik ve doğal sit alanlarında koruma, ıslah ve yenileme projelerinde, plancı, yöne..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster