Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Şubat '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
349
 

Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!

Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!
 

Bir felaketin içerisinde ciddi anlamda kamplaşmış toplumların sonu hiç de hayırlı değildir. Acıya sevinen “ben” ve “onlar” varsa çok şey çözülmüş ve “biz” çoktan tası tarağı toplayıp gitmiştir. Yaşanan budur. Yöneten erk ve “öl de ölelim”ci, sorgusuz sualsiz biatçi sayısal yığını için herkes düşman, tehlike ise rüyasında kumpaslar görüyorsa gidilen son son değildir…

Toplumun algı mühendisliğinde iş şirazesinden çıkınca Kuzey Kore tipi bir topluluk ortaya çıkabilir. Sadece kendini ait hissettiği yapının sunduğu bilgileri, medyayı kendine kabul edip alternatif verilerden haberi olmayan geniş kitleleri yönlendirmek çok kolaydır. Bireysel senteze ulaşmak için gerekli olan antitez kayıptır, aranmaz hatta önlerine getirilse kafaya çarpılıp paralanır. Çünkü genel kitlede zihinsel bir çöküş olmuştur.

Uluslararası ilişkiler, ekonomi-politik, strateji geliştirme duygu temelli olgular değildir. Rasyonel olmayı gerektiğinde hızlı pozisyon değiştirmeyi gerektirir. Tüm oyun kurucuların çok hızlı yer ve yön değiştirdiği yapıya oyun kurulan ülkeler adapte olmazsa ve diretirse oyun onlara rağmen kurulur.

Dün akşam değerli hocam Prof. Dr. Hasan Köni'nin “Teke Tek” programında dediği gibi ülkeler üçe ayrılır, küçük ülkeler, orta boyutlular ve “sistem”i düzenleyen büyük ülkeler. Burada da ajitasyondan beslenen yapıda olduğu gibi inim inim inleyip kendini büyük görmek yerine; başkaları haddini bildirmeden yerini bilmek gerekir. Ağızdan çıkan cümleler ülkeler arası ilişkilerde duygu bazlı ise hemen yutup tekrar mantıklıca düşünmek gereklidir. Çizgi film karakteri gibi ortalıkta “Ama bu haksızlık” diye deli dana gibi sağa sola çarpa çarpa konuşmak ancak evlerin oturma odaklarından işkembe-i kübradan atıp tutanlar için uygundur.

Ülkeler bağımsızdırlar elbette ancak bu birbirine bir bağlılığa da engel değildir. Tamamen bağımsız olunan dönem vakti zamanında iki yıl eğitim aldığım Ankara Üniversitesi A.T.A.U.M.’de de belirtildiği gibi sadece iki dünya savaşı arası her ülke kendi derdi ile uğraşırken olmuştur. “Sistem”’in büyük oyuncuları mutlaka bir düzenleyici olarak şekil vermek için oyun planında yer alırlar. Bu rasyonel kabuller içerisinde oyun planları hazırlanır. Ya da bir tercih olarak duygu bazlı, ateşli göstermelik olarak fevri davranış seçilir.

Burada sistemin içerisinde yer alıp ona biçilen rolü oynarken mutlu olan ancak oyunun kurallarını koyucunun masasında yeni bir düzenleme sonrası ona adapte olamayan yapılar sistemden uzaklaşır. Bireylerin idealleri uğruna şahsi fikirlerini büyüte büyüte söyleme, atıp tutma hakları varken; devletlerin her hareketleri istikballerini düşünerek rasyonel olmalıdır.

Bir kere uluslararası ilişkiler alanında ezeli ebedi dost-düşman yoktur. İçinde yer alınan güvenlik şemsiyesi bir ülkeye füze yaptırmazken, başka ülkeden aldırmazken, o ülkeye teknoloji transferi yapmazken o paktın dışında olan ülke füzesini yapar, rahatça hareket de eder. Şimdi kimdir dost kimdir düşman? Güney Kore’yi kurtarmak için savaşan bir ülkeden yedi milyonluk Güney Kore’den tüm teknolojik cihazları ithal eder olunmuştur.

Ilımlı İslam diye hazırlanan çorba tüm coğrafyada istenilen etkiyi verdi; bahar gelen ülkeye bir daha yaz gelmedi. Marshall yardımı alacağız diye Köy enstitülerini kapatıp sonrada yeşil kuşak diye katar katar imam hatiplerin açılımı o zamanlardan bugünleri müjdeliyordu. Hasat yasasını büyük güçler bilir; orta karar ülkeler günü kurtardığını zanneder ve sonuçta ne ekersen onu biçersin.

Son otuz yıldır aynı nağmeleri dinliyoruz; “şurası kırmızı çizgimizdir, misli ile karşılık verdik, güvenlik zaafı yoktur, şurayı burayı bombaladık, sabrımız taşmasın, şuranın doğusu buranın batısı son nokta, “ey şu ülke bu ülke haddini bil”” peki sonuç… Rusya ve Amerika’yı karşıt güçler olarak düşünenler de bir yanılgı içindedirler; gerektiğinde nasıl dost-kardeşler olabildiklerini tarihi inceleyenler kolayca bulabilirler. Ortadoğu denen bataklık için hep söylenen söz çok doğrudur: “sen ne kadar içine girersen, o da misli olarak senin içine girer.”

Ege’de de artık Nato gücü devriye, neredeyse tüm sınırımız olan ülkeler düşman. Bir düşünüp sorgulamanın ve nerede yanlış yapmaya ısrar ediyoruz diye kendine ayna tutmanın vakti geldi de geçiyor… Konu naifçe: “Ne yanı hiçbir şey yapmayalım olup biteni izleyelim mi, zalimlerden halkları korumayalım mı” duygusallığından çıkıp ekonomi-politik ve enerji merkezli değerlendirilerek mantıkla hareket edilmelidir. Bu gerçektir ve gerçekler maalesef acıdır, acıdan isyan edip inleyerek duygu sarmalına girme lüksü sadece bireylere mahsustur, devletlere değil.

Toplumu sarsıcı bir olay olduğunda “ama duruma hâkimiz, en kısa sürede sorumlular bulunacak, devletimiz güçlüdür, 4 ambulans 4 dakikada geldi, hemen sonuca ulaşılacak, tek vücuduz çembere aldık olay yerini”’den fazlası olmalıdır. Belki vasat geniş kitle için rahatlamalarını sağlamak amacıyla söylenebilir ancak kuşkusuz ki çok eski ve yetersizdir.  Kuzey Kore gibi televizyonlarda sürekli tatbikatlardan enstantaneler paylaşılmaya başlandı ise durup bir kendine gelmenin zamanı gelmiştir.

Toplumun huzurunu sağlamak sürekli yasak koyarak da olmaz; “sosyal medyayı yavaşlatalım, yayın yasağı koyalım” bunlar vahim engelleme çabalarıdır bu devirde. Böyle kritik dönemlerde en çok hak, hukuk, adalet ve özgür medyaya ihtiyaç vardır. Terörün amacı toplumun zaten sıkboğaz edilmesidir. Ona rağmen aynı kalabilmek esas meseledir.

Toplumun sinir uçları o kadar kötü haldedir ki sosyal medyada benzer görüşe sahip nitelikli insanlar kendi aralarında “iyiyim” diye durumunu güncellediği için birbirine girebilir. "İyiyiz" demekten utanır haldeyiz zira ve hiç ama hiç iyi değiliz.  Bu söz konusu "iyiyiz, güvendeyiz" paylaşımını yapanlar da iyi değiller aslında sadece Ekim'deki vahşetten sonra "yine ölmedik, buradayız" diyorlar kısaca...

Bir yandan da bakıyorsunuz ki güneydoğudaki olaylardan yansıtma yapan bazı şahsiyetler dalga geçerek gülüyorlar bu can kayıplarına. İşte bu insanlığın terki sonucu acılardan acı seçimidir. Halimiz vahim olsa da bu durumdan kalkıp silkinmeyi bilecek insanların var olduğunu biliyoruz. Yeter ki sesleri gür çıksın ve tezlerini kabul ettirip akıl ve mantığın tekrar önder alınması hayata geçsin.

Cem Yılmaz’ın bir reklamda başparmağı ve işaret parmağını parayı ima ederek hareket ettirerek söylediği gibi: “Bu işler tamamen duygusal”. Enerji savaşının, enerjiyi denize ulaştırmanın ve değeri menfaatten başka bir şey olmayan bir sistemin sonucu. Enerji konusunda değerli Necdet Pamir’in eserlerini ve paylaşımlarını takip etmek konunun uzmanından en kıymetli bilgileri almak da katkı sağlayacaktır.

Benim bireysel aktarımım bu konuda duyguyu çöpe ataraktır Lakin bu yaşadığım duygusallığı, üzüntüyü, haksızlığa öfkelenmeyi, yanlış strateji kurulumuna çileden çıkmayı ve ateş gibi yanan bölgede vicdanımın sızlamasına engel değildir. İki tutumu ayırmaktır sadece. Bireysel olarak ne kadar duygu temelli tepki verilirse verilsin; etkili yetkili noktalarda olanlar o kadar aklı başında, ülkenin menfaatini düşünerek hamle yapmalıdırlar.

“Herkes düşman” ve “değerli yalnızlığın” gideceği son, son değildir…

Uluslararası ilişkilerde “Sistem” içerisinde doğru zamanda, doğru manevrayı yapan kazanır…

Sözün bittiği yerdeyiz, çok klasik bir değişle lakin öyle.

Toplum olarak hipnoz halinde, duvara doğru bir amok koşusundayız,

Kendi kendimizi yok edecek kadar budala olabilir miyiz?

Hala ve inatla “sanmıyorum” diyeceğim…

Lakin sonumuz, hayır ola!

Tüm kaybettiğimiz canların ruhları şad olsun…

Berk Yüksel

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 241
Toplam yorum
: 421
Toplam mesaj
: 122
Ort. okunma sayısı
: 32149
Kayıt tarihi
: 09.03.07
 
 

21 Aralık 1973, Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisansını “İşletme” alanında yapmıştır. Araşt..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster