Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Nisan '19

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
51
 

Bir Dünya Tiyatro

Ayna ayna söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?
Ve ayna dile gelir:
- Evet, VAR! (Uuuu, sert cevap!)
Ayna sihirli olmadığı sürece dile gelmez aslında, sadece gördüğünü yansıtır, istediğiniz kadar sorabilir, istediğiniz cevabı kendiniz verebilirsiniz..
 
Sihirli Ayna
Sanat da bir aynadır böyle. Ancak sihirli bir aynadır. 
Hayatın içinden geçip giderken körleşen gözlerinin göremediklerini serer önüne. Görmek istemediklerini gösterir, duymak istemediklerini bazen sesli, bazen sessiz söyleyiverir. Seni sana yansıtırken “Sen busun!” der, “Bak işte böylesin!” der, “Bak bunları yapıyorsun!” der. 
Kendinde fark edemediklerini sahneden yüzüne tutulan aynada gördüğünde gördüklerine şaşırır insan. Bazen acır kendine yaşlar süzülür gözünden, bazen de “şapsikliklerine” kahkahalarla güler. Nahoş yansımalar için “Galiba bu ben.” dese de usulca, “Aynı bir arkadaşım!” sözleri dökülür dilinden. Kendisiyle yüzleşir için için. Yüzleşirken kendi eğrilerini, kendi doğrularını öğrenir, iletilen mesajı alır, cebine koyar.
Ha, aldığı o mesajı cebinden çıkartıp arada sırada okur mu, yoksa “benim doğrum en doğru” diyerek burnunun dikine gitmeye devam mı eder onu bilmem…
 
Yansıtma Sanatı
Sanatın her dalı bu yansımayı sağlar. Tiyatro ise “canlı canlı” sağlar. Oynayan da, izleyen de o andadır, o ânı yaşıyordur. Tepkiler hemen o anda gelir. Sadece sahnedeki oyuncuların görebildiği görünmez bir bulut dolaşıyordur salonda. Yerinde ya da yersiz alkışlarla, heyecanla tutulan ya da sıkıntıyla bırakılan nefeslerle ölçülür beğeninin derecesi. 
İzleyici de sahnedeki görünmez bulutu görüyordur aynı zamanda.
Hangi oyuncu hafiften tekledi, hangi oyuncu repliğini unuttu, hangi oyuncunun canı sıkkın, hangi oyuncu sahnede olmaktan bıkkın, hangi oyuncu heyecanlı, hangi oyuncunun içinde sanat aşkı alev alev yanıyor, hangi oyuncu oynadığı karakter ile bütünleşmiş, hangi oyuncu canlandırdığı karaktere mesafe koymuş, kim anda, kim değil hepsini görür izleyici.
Canlı canlı demiştim ya, sahne salonu, salon da sahneyi izler hep böyle. Tepkiler anlık, dönüşler anlıktır.
Çünkü izleyici ile oyuncu birbirlerine dokunacak kadar yakındır. Aralarında ne perde ne de ekran vardır.
Sinema ve televizyonda (ve pek çok sanat dalında) ise iki taraf da atıldır.
Oyuncu oyununu bir kerede oynamak zorunda değildir, aynı sahne bin kez tekrar edilebilir.
Öte yandan izleyicinin övgüsü de sövgüsü de sahibine ulaşmaz, değerlendirme birkaç yorumcunun ve “reyting ölçüm aletleri”nin tekelindedir.
Oyuncu oyununu oynar işini bitirir, izleyici ekranda gördüğünü beğenmezse kumandada bir dokunuş ile diğer kanala geçiverir.
 
Konuşma Sanatı
Eskiden filmleri dublaj sanatçıları seslendiriyordu biliyorsunuz. Can verdiği karaktere ses veremeyen oyuncuların ya ses renkleri mikrofona yakışmıyordu, ya da diksiyonları yeterli derecede iyi değildi. Aktör ve aktrislerle yapılan yüz yüze görüşmelerde oyuncunun “orijinal” hali pek çok kişiyi hayal kırıklığına uğratırdı. (Tiyatro iyidir, sinema kötüdür dediğimi sanmayasınız. Hepsi farklı disiplinlerde sanat dalları ve hepsinin yaşaması gerek.)
“Film ve dublaj” birbiri ile anılır, ancak “tiyatro ve dublaj” sözcükleri birbirinin yanından dahi geçmez.
 
Suflör kişi oyun metnini sufle ederek oyuncuya rolünü fısıldar. Ses ve seslendirme oyuncunun işidir.
O yüzden tiyatro eğitimi alan kişiler hem bedenlerinin, hem seslerinin, hem de söylemeleri gereken sözcüklerin efendileridir. 
(Siyaset sahnesinin suflörleri olan ‘Prompter’larda yazılanları okuyup, okumuyormuş da doğaçlama konuşuyormuş gibi yapabilmek de nev-i şahsına münhasır bir özellik. Yeter ki prompter hacklenmesin ya da elektriği gitmesin.)
 
Kendini İfade Etme Sanatı
Kişi konuşması gereken zamanda konuşamayacaksa, konuştuğu zaman hiçbir şey anlatamayacaksa, sözcükleri birbiri ardına anlamla dizemeyecek, her mimiği ve her hareketi ile söylediklerini desteklemeyecekse kendini ifade edemeyecektir. Sahip olduklarını aktaramayacak, paylaşamayacak, sadece sahip olmakla kalacaktır.
Evde ebeveyn ya da evlat olarak, okulda öğretmen ya da öğrenci olarak, işte çalışan ya da işveren olarak topluluk önünde ya da birebir konuşamayacaktır.
Heyecan yapacak, utanıp sıkılacak, söyleyeceklerini toparlayamayacak, kızarıp bozaracak, ağzından çıkan anlamsız sözlerle her şeyi birbirine karıştıracaktır. 
Konuşmayı bilmeme ve donanım eksikliği özgüven ile harmanlandığı zamanlarda ise ağızdan çıkanı kulak zinhar duymayacaktır. 
Onun kulağı duymasa da kendisini dinleyenlerin kulağı ağızdan çıkan sözleri duyacaktır. 
Hoş; dinleyicinin kulağının duyması da yetmez, kişinin saçmaladığını o dinleyicilerden ne kadarı fark edecektir, işte esas mesele o.
 
Ders Almalı
Artık insanlar, özellikle de yönetici pozisyonunda çalışanlar “Diksiyon ve Beden Dili” dersleri almaya başladılar. Gördüğüm kadarıyla, bir kısmı bu dersleri kendi içinde yoğurmuşsa da bazılarının üzerinde bu elbise pek bir eğreti duruyor. Malum, Türkçe yazıldığı gibi okunmayan bir dil. Doğru konuşacağım derken ‘Siri’ye bağlamak da var. Beden dilini konuşturacağım derken Matrix karakteri Neo’dan bazı sahneler canlandırmak da var. O yüzden mevzuyu doğru anlamak ve iyice kavramak lazım.
 
Eğitim Şart
O yüzden eğitim ve öğretim müfredatında nasıl ki Resim, Beden Eğitimi ve Müzik dersleri gibi dersler var, bunların yanında Drama dersleri de olmalı.
(Hoş, sanata pek de sıcak bakmayan bir anlayışın eğitim müfredatına drama dersi koymak yerine diğerlerini de kaldırıvermediğine şükrettiğimiz zamanlardayız. Bu konulara yeni Milli Eğitim Bakanı’nın daha duyarlı davranacağı umudumuz ise hâlâ baki.)
Çocuk nasıl ki neye yeteneği ve ilgisi olduğunu aldığı dersler ile anlıyor ve o yolda yürüyorsa, bir yandan da entelektüel boyutta zenginleşiyorsa, alacağı drama dersi ile tüm bu zenginliği dışarıya vurabilmeyi öğrenecektir. 
İlla ki tiyatrocu olması gerekmez…
 
Kötü Değil, İyi Yol
Merak etmeyin, eski anlayışta olduğu gibi tiyatro yapan, yani “artiz” olan kişiler “kötü yola” düşmüyorlar. (Bedia Muvahhit’in Bozuk Düzen filmi çekimlerinde, film için evini kiraya veren ev sahibesi ile aralarında geçen dillere destan diyalogda verdiği cevap ile, adeta kapak yaparak, ‘iyi yol ve kötü yol’u bir çırpıda anlatıvermesi hepimizin belleğinin en nadide yerindedir.) İnsan anlamadığından korkar haliyle, anladığını ise sever. O yüzden önce sanatın ne olduğunu anlamaya çalışmak lazım. Kabul, sanatçı içinde bulunduğu zamanın epey ötesinde yaşadığından, zaman zaman anlaşılması güç olabiliyor. Toplumu da ileriye işte o öncü sanatçılar taşıyor. Zaman zaman taşlanıyorlar, zaman zaman yakılıyorlar, bir zaman geliyor anlaşılıp takdir ediliyor, hâttâ başlara taç ediliyorlar. 
Maalesef tüm suçları erken doğmuş olmaları.
 
Sanatçı Olmak ya da Olmamak
Herkes içinde sanat ile doğamaz. Her ‘sanat ile doğan’ ya kendi farkında olmadığından, ya fırsat bulamadığından ya da kapısını çalan şans perisine kapısını açmadığından içindeki sanatını doğuramaz. İçindeki hazineyi bulup çıkartarak onu parlatıp ışık saçmasını sağlayanlar ise ellerindeki bu meş’ale ile geleceği aydınlatırlar. Bırakın sahneye çıkıp çıkmamayı, yaptıkları her işi heyecan duyarak ve aşk ile yapanların her işi birer sanat eseridir. Onlar hep sahnededir…
 
Tiyatro İyidir
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde tiyatro dolu sohbetlerinde kendilerini dinleme fırsat bulduğum, tiyatroyu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş, Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncularından Berrin Kulya Balkanlar ve Halil Balkanlar’ın dediği gibi, “Tiyatro iyidir”.
 
Tiyatro yeni değil, çok eskidir 
“Tiyatro iyidir de, peki tiyatro nedir, ne değildir?” diye sordum Google’a. “Ooo, çok eski…” dedi bana. Sonra da sıralayıverdi yüzlerce site. O sitelerden tiyatrotarihi.com sitesinde yazılanları elifine dahi dokunmadan paylaşmak isterim sizlerle. (Meraklısına, bağlantıda Antik Çağ’dan Çağdaş Tiyatro’ya kadar olan tüm dönemler ayrı başlıklar altında anlatılmış.)
 
TİYATRONUN KÖKENİ 
Tiyatro da başka sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Avrupa’da Üst Paleolitik Çağdan (İ.Ö 40–10 bin yıl önce) kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve köstüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini temsil etmesinin en etkin yollarından biridir. 
İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine, tanrılara dönüştü. 
İnsanlar, belli zamanlarda yapılan törenlerde bu tanrıları temsil eden maskelere bürünerek kendi yaşamlarını etkileyen doğa olayları üzerinde denetim kurmaya çalıştılar. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan törenler danslar, Kurallı oyunun ilk örneğiydi. Eski inançların hemen hepsi görülen “ölme ve yeniden dirilme” teması da, insanlara verdiği kılık değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara dönüşmesi gibi yinelenen doğa olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil ediliyordu. 
Başlangıçta canlı insanların kurban edildiği bu boğuşma ve ölümler zamanla simgeleşti, iki ayrı gücün çatışması da yerini tek bir gücün ölüm ve yeniden dirilme törenine bıraktı. 
Bazı başka kuramlara göre ise tiyatronun kaynağı şamanist inançlardır. Şamanist törenlerin özelliği, izleyici ya da katılımcılara, tanrısal gücün simgesi yerine kendisini göstermesiydi. Bu törenlerde belirli kurallara uygun davranışlarla kendinden geçen şaman, öte dünya ile bu dünya arasında bir aracı rolü üstlenmektedir. 
Tiyatro, bugün de kökenindeki bu iki eğilimin izlerini taşır, bu iki eğilim arasındaki gerilimden güç alır: Bir yanda doğa güçlerini simgesel olarak canlandırma, temsil etme işlevi; öte yanda, doğaüstü güçlerin görünmesine aracılık etme işlevi. 
Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli ögesi kılık değiştirmedir. 
****
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde bir masa başında toplanarak Berrin Kulya Balkanlar ve Halil Balkanlar ile ettiğimiz tiyatro dolu son derece keyifli sohbetin ve Prof.Dr. Hülya Nutku tarafından yazılan ve o gün oyuncu Erenay Işık tarafından okunan 2019 Ulusal Dünya Tiyatro Günü Bildirgesi’nin olduğu görüntüleri izlemek isterseniz, hepsi burada…
 
29 Mart 2019 / C.E.Y.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 286
Toplam yorum
: 76
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 22.03.16
 
 

Bursa / Karacabey Lisesi / 1979 ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster