Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ocak '12

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
245
 

Büyümedim ki daha...

Büyümedim ki daha...
 

Sizin gördüklerinize farklı bakıyorum, içlerinde şen şakrak çığlıklar var, görüyorum… martı sesleri geçiyor içimden, önce taklitlerini yapıyor, sonra onlarla uçmaya başlıyorum. Kanadım yok bunu ben de biliyorum, siz söylemeseniz de fark ediyorum, ama yine de sallıyorum kollarımı ki deniyorum bir daha, belki de az kalmış olabilir kanat olmaya, denemeye devam, haydi bir daha… Ne yapayım;

Büyümedim ki daha…

Sonra dönüyorum atlı karıncalar kadar standart bir tempo içinde hala güldürebiliyorum insanları, o kadar durgun ve bir o kadar mutlu edebiliyor hareketlerim, kendini buluyor bende insanlar, insanların kaybettiklerini topluyorum alatura gibi, hayatıma bahşiş bırakıyorlar yerlere saldıkları çocukluklarını, topluyorum tüm anıları birer birer, eksik gülüşlerini tamamlıyorum, açıyorum ellerimi bir şeker uğruna bir şeker gibi sakin bir kışkırtı hissettiriyorum… Ne yapabilirim ki,

Büyümedim ki daha…

İçlerindeki çocuğum ben, ruhumda var ama pis bir katil olamıyorum. Öldürmüyorlar beni ne güzel, ne çok övünüyorlar beni öldürmedikleriyle. Hatta belki de bu yüzden işte yaşam ve ölüm arasında yalnızca bedenen var olmuş sizler, bir yaşamı biliyorsunuz bir ölümü. Halbuki onlarca defa bıçaklanmış, dayak atılmış, eli yüzü kirli ve paramparça çocukluğunuzum ben, gidecek yerim de yok içinizden başka, öcümü alıyorum sizden… Farkında değil misiniz, her acınızda ben varım, her hüznünüzde ben… Bana bakıp yargılıyorsunuz tüm mahkemeleri, alnınızdaki tüm etiketlerde beni tanımlıyorlar, çıkartmıyorsunuz beni içinizden, erdem diye size yutturdukları şey koca bir heykel… Taşlaşmış ruhlarınızı uyandırmak için saplıyorum bıçakları, acıyın ulan diyorum, uyanın, ölmedim ben, öldürmediniz beni daha. Çıkartın beni diyorum ne yapacağım burada,

Büyümedim ki daha…

İnadına tırmanıyorum düz duvarlarınıza, siz büyüdükçe uzatıyorsunuz duvarları, ben tırmandıkça düşüyorum daha yükseklerden, acıyor canım, kırılıyor bacaklarım, iyi geliyor içinizden geçen çocuksu şarkılar, yaralarımı muzırlıklarınızla sarıyorum. Bir güzel koku sarıyor etrafı, tırmanıyorum duvarlarınızı, siz sendeledikçe büyüyor duvarlar, sonra yine sarıyor güzel kokular, yıkamadığınız her duvarı yine ekliyorsunuz içinize, tırmanıyorum yine… Böyle geçiyor zaman, oyalanıyorum eh ufak korkunuzda kertenkele gibi bıraktığınız kuyrukları saymaktan… Arabanın altına kaçmış top gibiyim, beni soktuğunuz derinlerden sevdikleriniz ayaklarıyla uzanarak çıkartıyor beni, bedenlerini koyuyorlar arabanın altına, arada bir kaçıyorum başkalarının bahçelerine, o sevdikleriniz öylesine kadar sert vuruyorlar ki bazen, hiç gidesim yokken uçuyorum, gidebildiğim kadar uzaklara gidiyorum, buluyorlar beni bir başka bahçede, girmişim yine arabanın altına, tanımadığınız insanlara kaçmışım resmen, istiyorlar beni, bizim diyorlar daha da sert vurmak için, saklanıyorum arabanın altına, alıyorlar, iade ediyorlar geriye, çaresiz gidiyorum, aslında siz gidiyorsunuz ama ben kalıyorum ne yapayım

Büyümedim ki daha…

Topaç gibi dönüyor dünya, dönüyor işte tüm hızıyla siz unutsanızda… Her renk, her desen çıkıyor, geçiyor gözlerimin önünden. Düşüyor, duruyor arada bir, alıyorum özenle sarıyorum dönmüşlere ipimi, atıyorum yere, unuttunuz topaç nasıl döner, tahtadan oyuncaklar bile ne güzel hareket eder, oyuncaklarınız bile size benzedi hepsi plastik, 180 derece döneni, 360 döneni, 540 döneni bile ifade edemiyor kendini benim tahta dostlarım kadar, bir ağaca sarılmamış, bir meyve vermemiş, bir dal uzatmamıştır plastikler hayata. İşte bu yüzden kollarınızı açamıyorsunuz yaşama, onlar size benzemez, siz benzemek isteseniz oyuncaklara bedeniniz 180 derece dönmeyi beceremez. İşte bu yüzden ruhunuzu benzettiniz ama keşke bir topaç gibi olabilseydiniz, yeri yurdu belli, rengi deseni belli, yerinde, gururlu ve onurlu bir dönüştür, elleri kolları ayrı oynamaz, onun yaptığı açık ve geniş bir görüştür. Madalyonun yüzü yoktur onda, topaç bile erdemini koruma düşkünüdür. Belinizde dönen hulahoplar bile size amadeydi, şimdikiler bumerang gibi, attığınız her anda sizi vurmak çabasında…  Hayallerinizde bin çeşit konuşur, bin çeşit farklı karakter olurdum bu şeklimle, beceremedim Transformers gibi ondan ona çevrilmeyi, görmeden algılayamadığınız hayatın görünmez kahramanı ilan etiniz beni. Tüm yapamadıklarınızın sorumlusu muyum ben şimdi, ama olmaz ki

Büyümedim ki daha…

İşte o yüzden balıklar daha hür ve çok daha konuşkan, anlamlı ve dedikoducudur, insanların kaçtığı yerlerde onlar boğulur, siz boğuldukça kaçarsınız, onlar kaçarsa boğulur. Her birinin başka adı vardır, her birinin aynı hayatı, farklı isimlerde aynı suyu yaşar, unutur mu unutmaz mı bilinmez, hatırlamak değil ama hatırlatmak insana mahsustur. İşte bu yüzden severim balıkları, kaç saniye hafızaları olduğunu da umursamam, sadece varlıklarını severim onların, yapamadıklarımı yaparlar, beceremediğim işlerin doğal yetenekleridir onlar. Renkleri farklıdır, benim de farklı renklerim vardır, yeşilmişim der yeşil olurum, maviymişim der gökyüzü bile olurum. Canım ister gökyüzünde balık olurum, bulutları ısırır kaçar, yağmurdan kaçar gemi olurum. Kaptan olurum kaptan, deniz benim arkadaş, zorda kalırsam inmişmiş, keyfim gelirse binmişmiş olurum, senin tekrar sahip olamayacağın günlerde fink atarım, bir sürü finkim olur, bol bol saçarım, bayram gelir fink biriktirir bakkaldan abur cubur alırım. Hem de senin asla bulamayacaklarını tadarım, içindeki çocuğum ben, her daim senin yaşayamadıklarını yaşarım ve bir gün bana sorarsın, geldi sıram, gidiyorum buralardan, sokul dersin yanıma, ihtiyar diyorlar bana, bir kefen bir dua, gidecekmişim buralardan, özlemişim yaşadığın yerleri…

Sokul dersin yanıma, herkes bıraktı gitti sen bari beni bırakma…

Sokul dersin yanıma, üstüm açık üşürüm, içimdeki pencerelerimi kırdılar, buz gibi esiyor rüzgar…

Isıt içimi dersin, sokul yanıma…

İşte o gün bir sana bakarım, bir yaralarıma, dizlerim yara beredir, ellerim kan içinde…

Bir sana bakarım bir de yaralarına, gönlün nasır içindedir, gönlün üç kuruşluk firarda…

Bir kendime sorarım, merhem süren sen miydin bana, bir sana sorarım, ne istediğimi hiç sordun mu bana…

Sonra belki derim ki geliyorum yanına…

Sonra belki derim ki gelemem…

Büyümedim ki daha…


 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok bi bütün olmuş. Değişik ve bi o kadar da güzel olmuş bu.

Cassiopeia 
 09.01.2012 21:55
Cevap :
Beğenmene çok sevindim. Hatalı ve eksik yanlarım varsa o konularda da uyarmanı rica edebilirim :) Ayrıca ilk fırsatımda sizin de yazılarınızı okuyacağım mutlaka... Ben de fikrimi paylaşabilirim tabi isterseniz...  10.01.2012 1:00
 

ben de buyumedım.ama hep yargılarlar bunu..basıt düşüneneler..

Özlem Özmen 
 08.01.2012 19:55
Cevap :
Ki onlar kendi çocukluklarından kaçarlar, bence sadece kendileri beceremedikleri için çocuk yanıyla barışmak isteyenlerden kaçıyorlar...  10.01.2012 1:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 340
Kayıt tarihi
: 05.01.12
 
 

Edebiyat alanında çok da benzeri olmayan bir tarzda denemeler yazmaktayım. Ayrıca yerel bir gazet..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster