Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mart '07

 
Kategori
Resim
Okunma Sayısı
3870
 

Cengiz Savaş: “Sanat, bir tür hayal kurmaktır aslında...”

Cengiz Savaş: “Sanat, bir tür hayal kurmaktır aslında...”
 

‘Yüz - Yüze, Göz – Göze’ derken Cengiz Savaş’ın figürleriyle göz göze geldim Soyut Sanat Galerisi’ndeki sergide.1) İnsan boyundaki figürler gözlerini çevirmiş sanki sizi izlemekte; ‘kimbilir belki bizimle konuşur, dertleşir’ diye… Belki biraz hüzünlüler, ama bir o kadar da ‘rengarenk’ler. Doğrusu, Şubat akşamının çöken karanlığına eklenen kar perdesi ve sis, beni Ulus’tan başlayıp Dikmen Keklikpınarı sırtlarına sürüklemiş, oradan Konya yoluna atmış, derken Oran sırtlarından aşarak Yıldız mahallesine taşımıştı. Bir saat süren maceralı bir yolculuktan sonra gözlerime inen gri perde Savaş’ın renkleri ile aydınlanmıştı. Dost canlısı Cengiz Hoca ile oracıkta koyu bir sohbete dalmış, aşağıdaki keyifli röportajın ilk tohumlarını atmıştık:

Resimlerinizi figüratif olarak nitelemek sanırım yanlış olmaz. Ancak, figür resimleriniz bir portre ressamından daha fazla bir anlam barındırıyor. 'Vesikalık' bir benzetimden çok kişiliğin, karakterin ve iç dünyasının yansıtıldığı türden bir 'benzerlik' arayışı var sanki resimlerinizde.

C.Savaş: Her ressamın peşinden koştuğu ya da koşması gerektiğine inandığım bir kavram var: Gerçek! Yani sanatsal gerçek. Sanatsal gerçeğin bilimsel gerçekle örtüştüğü noktalar elbette var. Belki ‘hayal etmek’ bunun en belirgin örneği. Beni ilgilendiren bir portrenin yada figürün görünen ve herkes tarafından algılanabilen yönü değildir. Ben, kendi yaşam sürecimde, bende oluşan verilerden yola çıkarak portre ya da figür üstünden resimsel dilden ödün vermeksizin kendi gerçeğimi arıyorum. Gerçek; bir ağacın, bir cevizin ve en önemlisi ‘portre’nin gerçeği acaba görünen yüzü müdür?... Sanırım beni görünmeyen yüzü daha çok ilgilendiriyor. Bu bağlamda portrelerimin ya da figürlerimin ‘vesikalık’ bir benzetme ereği yoktur.

Gözler ve eller; sanırım resminizin iki önemli silahı. Resimleriniz bağlamında bu iki öğeyi nasıl değerlendiriyor, nasıl bir anlam yüklüyorsunuz? Gözlerde hep bir ürkeklik, sanki izleyenle göz göze gelmekten kaçınır gibi...

C.Savaş: İçinde yaşadığımız coğrafya ve toplum, bizlere ister istemez kendi değerlerini yüklemekte ve kendine göre de biçimlendirmektedir. Dünyanın neresine gidersek gidelim ve neresinde olursak olalım, o veriler bir yerlerimizde saklıdır. Hiç yakamızı bırakmaz ve hep peşimiz sıra gelirler. Ozanın dediği gibi: “Her kuş kendi coğrafyasının renklerini kanatlarında taşır.” Evet, resimlerimde bir hüzünden ve ürkeklikten söz edilebilir. Ancak, resimlerim hüzünlü olsunlar diye hiç ama hiç özel bir çabam olmadı. Yukarıda sözünü ettiğim nedenlerin bir sonucu olmalı diye düşünüyorum bu durumu.
Gözler ve ellere gelince… Kuşkusuz, insanoğlunu en kolay ele veren organların başında geliyorlar. Ben kendi coğrafyamda bir çok insan gördüm, sadece gözleri ile gülüp gözleri ile ağlayan. Benim resimlerimde, gözler ve eller duyguların, duyarlılıkların ortaya çıkarılmasında önemli elemanlardır.

"Karşılaştığı insanların yüzlerini resmeden sanatçı, kimi zaman da başka başka yüzlerde kendi ifadesini, kendi yansımasını bulur" diye düşünüyorum. Siz de resimlerinizin 'otobiyografik' bir yanı olduğunu söylüyorsunuz. Dolayısıyla resimlerinizde kendinizle bir hesaplaşma, adeta bir 'yüzleşme' içerisine giriyor musunuz? Eğer öyle ise, bunu neden bir ayna karşısında kendinizle 'göz göze' gelerek Van Gogh'un yaptığı gibi 'otoportre'ler şeklinde yapmıyorsunuz?

C.Savaş: Evet, resimlerimin otobiyografik bir yanı vardır. Onların hepsi kendi yaşamımla doğrudan ilişkilidirler. Kendimle yüzleşebilme cesaretimi hep koruduğumu sanıyorum. Benim derdim salt bir yüz ya da baş resmetmek değil. Ereğim, içimde fırtınalar koparan duygularıma yöneliktir. O duyguları resimsel dil içerisinde kalarak aktarmaya çalışıyorum. Aklıma hep Yunus’un dizeleri gelir: ”Beni bende sorma, ben bende değilem; bir ben vardır bende, benden içeri”. Yani benim derdim içerideki ‘ben’ledir. İşte o duygular kimi zaman ‘ete kemiğe bürünerek’ portrelerde, figürlerde kendilerine yer bulurlar.

Resimlerinizde kalın boya dokusu yerine boya lekesini yeğlemiş görünüyorsunuz. Bunun ifade şekli açısından özel bir gerekçesi var mı? Varsa lekesel çalışmanın size sağladığı olanaklar neler?

C.Savaş: Resimsel öğelerden sadece bir tanesi leke. Sanırım birbirimizi seviyoruz. Tıpkı benek gibi, çizgi gibi, renk gibi. Sanırım leke ve benek meramıma daha fazla katkı sağlıyor. Kanımca sevişmemiz ondandır.

Genelde, resimlerinizde açık-koyu, siyah-beyaz veya contrast renk etkilerinden söz etmek sanırım yanlış olmaz. Bunun dışavurumu daha etkili kılmak için yardımcı bir tür yöntem olduğunu düşünüyor musunuz?

C.Savaş: Bedri Rahmi Eyüboğlu ”resminin koyuluk derecesinden sorumlu olmayan ressam, ressam değildir” der. Ben de bu sorumluluğu önemsiyor ve resimlerimde uygulamaya çalışıyorum. Evet sözünü ettiğiniz contrastlık benim resimsel dilimde önemli bir yer tutar.

Sanki bu serginizde kadın-kız figürleri daha ağırlıkta. Bu hep böyle mi idi? Figür resimlerinizde ister istemez yakın çevrenizin bir yansımasının olduğunu düşünüyor musunuz?

C.Savaş: Tüm yaptığım resimler aslında ayrıntılı bir gözleme dayanır. Hepsi tanıdığım, bildiğim ya da en azından bir zamanlar biryerlerde karşılaştığım insanlardır. Aşık Ali İzzet bir konserinde sahnenin önünde oturan genç üniversitelileri görünce dayanamaz ve şöyle der: “Bakmayın bu halimize, saçımızın sakalımızın aklığına. Bizim de bir zamanlar sizin gibi mühür gözlülerimiz vardı”. 2)

‘Askerin Günlüğünden’de olduğu gibi zaman zaman dizi resimler gerçekleştiriyor musunuz? Varsa bu dizilerin çıkış öykülerinden, dönemleri ve isimlerinden bahsedebilir misiniz?

C.Savaş: ‘Askerin Günlüğünden’ adı altında yaptığım resimler, benim yaşamımda hem duygusal, hem de düşünsel anlamda bir süzülme ya da yalınlaşma olarak algılanabilir. Asker olduğum ve kışlaya ilk girdiğim andan itibaren farklı bir ortama girdiğimi anladım ve uzun uzun düşünebilme ve gözlem yapabilme olanağım oldu. İçsel duyguların, yüzlerde ve vücutta nasıl yer bulduğunu, dışarı çıkması gerekip de çıkamayan bir askerin çaresizliğini, ‘aç-aç’ programlarında, daha yaşamında annesinin memesinden başka meme görmemiş yüzlerde çıldırılmışlığın ve umarsızlığın dışavuruluşunu gördüm.

Resimlerinizdeki figürlerin, gerçekte günlük yaşamda 'Karşılaştığımız İnsanlar' olduğunu söyleyebildiğimize göre, resminize de konu olan bir ayağından yoksun Kore’linin yaşam öyküsünü bizimle paylaşır mısınız? Kore’li sizi nasıl etkiledi? Bu resimde bileklerde acı bir kuvvetin etkisini, yüzde ise belli belirsiz bir öfke ile bir tür küskünlük seziyor gibiyim. Kore’li sizce başını neden yana çevirmişti?

C.Savaş: Bizim ülkemizin genellikle her bir yöresinde, artık şimdilerde biraz yaşlanmışlar da olsa, mutlaka bir Kore’li vardır. Kore’li Celal Usta… Ayakkabı tamircisi. Küçücük bir dükkanı olan, sevecen, hatta şakacı biri. Bir bacağı yok. Kocaman, sanırım çınar ağacından yapılmış koltuk değneği hep yanıbaşında durur. Birara sohbet ederken dedim ki ona: “Usta! Bak, şair sizler için ‘Kore dağlarında tabakam kaldı’ diye söylüyor...” Hiç ummadığım bir bilgelikte ve sözlere dökülmesinin gerçekten zor olduğunu düşündüğüm bir bakış açısıyla, umarsız, aynı zamanda da bilgece bir gülümseme ile yavaşdan ”ne diyorsun be hocam!, ben orada bacağımı bıraktım!” dedi. Ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilememenin sıkıntısı içinde kıvranırken karşıda asılı duran bir gazetenin verdiği haritayı göstererek devam etti: ”Ege Bölges’inin orta yerine doğru bir yere parmağını koyarsan büyük bir olasılıkla doğduğumuz yeri bulursun. Burası vatanımız. Gerekirse bizden öncekiler gibi biz de kolumuzu bacağımızı güle oynaya veririz. Ama, ben ya da benim gibiler, dünya haritasında bile yerini bulmakta zorlandığımız yaban ellerde canımızı, kolumuzu, bacağımızı bıraktık... Boşver be hocam!. Ama, şair yine de iyi yazmış. Onun da kalemi tükenmesin.”

Resimlerinizde natürmort veya peyzaj konuları ile yollarınızı ayırdınız mı? Ne zamandan bu yana figür resmi üzerine yoğunlaştınız?

C.Savaş: Böyle bir düşüncem hiç olmadı. ‘Natürmort’lar ve ‘peyzaj’lar da yaptım. Yine de yapacağım. Ama şu anda figürler ve portreler beni daha çok heyecanlandırıyor.

Sanatçı kimliğinizin oluşum süreci içerisinde etkilendiğiniz ressam/lar diye sorsam?

C.Savaş: Ressamları ismen sıralamak oldukça güç. Hem, bunları birbirinden ayırırsam, etkilendiğim, adını sayamadığım diğer ustalara da haksızlık etmiş olurum. Bizden önce bu dünyaya dikili bir taş bırakmış ustaların, dili, dini, ırkı ne olursa olsun, bıraktıkları bizler için ‘anamızın ak sütü gibi helal’ miraslardır. Benim ereğim de, benden sonrakilere anlamlı ve önemli miraslar bırakabilmektir.

‘Cornelius'a Mektuplar’ kitabında Orhan Peker paletinden hiç eksik olmayan renkleri Fildişi siyahı, Titan beyazı, "Van Dyck" kahverengisi, "Vermillon" kırmızısı. olarak sıralıyor. Ben de, paletinizden hiç eksik olmayan birkaç renk diye sorsam?

C.Savaş: Doğrusu bir ressam olarak, ben bütün renklerle barışık olmak zorundayım. Bazı renkler kimi zaman daha çok ön plana çıkmış olsalar da, diğerlerini sevmediğim anlamı çıkmamalı. Çünkü her renk doğru ve yerinde kullanıldığı sürece güzeldir. En azından ben böyle düşünüyorum.

Günümüz resim sanatında herhangibir akımdan – ‘izm’den bahsetmek olası mı? Sizce resim, heykel, fotoğraf gibi sanat dalları birbirine karışmaya, aralarındaki sınır aşınmaya mı başladı? Bu gidişle sizce tuval resmi rafa kalkar mı?

C.Savaş: Hızla değişen dünyamızda karmaşa gibi görünen bu oluşumları yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Tüm bu oluşumlar yeni arayışların, yeni hayallerin sonucudur. Sanat, aslında bir tür hayal kurmaktır. Tüm bu gelişmeler diyalektik bir durumdur ve hep olacaktır. Aslında olmalıdır da!. Ve mutlaka su çatlağını bulacaktır. Tuval resmine gelince… Bizde bir söz vardır: ‘Malzemenin iyisi, kötüsü yoktur; iyi ya da kötü kullanılması vardır.’ Bu bağlamda başka bir yaklaşım ise ‘eski sazla yeni türkü söylenir mi?’ der. Elbette söylenir. Ama tek koşul: ‘söylemesini bilene...’

Sanatçı bir ailesiniz: Eşiniz ressam, ağabeyiniz Remzi Savaş heykeltıraş. Bunun size katkıları oluyor mu?

C.Savaş: Elbette oluyor. Bazen öylesi bir an geliyor ki, kendimce olumlu bir şeyler çıkardığımda ya da tersinde, gecenin ilerleyen bir saatinde karımı uykusundan uyandırıp pijamaları ile tartıştığımız ya da sohbetlerimiz oluyor. Kavga!? Eh, o da olmuyor değil hani!.

Hayata-sanata dair son bir kaç söz?...

C.Savaş: Anlamlı ve dolu dolu yaşamak. Bedri Rahmi gibi bunun kanıtı olarak belki bir erik ağacını şahit gösterebilmek.3) Sanata gelince, çok sevdiğim bir Romen heykeltıraşın sözünü anımsıyorum: ”Köle gibi çalışmak, krallar gibi hükmetmek ve tanrı gibi yaratmak.” Yukarıda dediğim gibi: “Sanat, bir tür hayal kurmaktır aslında...”


Alaattin BENDER

http://www.alaattinbender.com/

1) Ressam Cengiz Savaş’ın resimleri 2-21 Şubat 2007 tarihleri arasında sergilenmiştir. Bu güzel söyleşi için kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

2) Neşet Ertaş tarafından da bestelenerek söylenen "Mühür Gözlüm" isimli şiirin dizeleri Aşık Ali İzzet Özkan tarafından yazılmıştır.

3) Bedri Rahmi Eyüboğlu bir şiirinde: "Yaşadım! / Erik ağaçları şahidimdir / Yıldızlar şahidimdir. / Yaşadım! / Avuçlarımın gücü yettiği kadar / Dağları, kadınları, meyveleri / Yaşadım! …” diye seslenir.

Not: Bu röportaj denemesi bir ilkti. Eleştirileri mesajlarınız yazılarıma yön verecektir.

Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi



Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

2010 İSTANBUL AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ OLACAKSA, “SANATÇISINA SAHİP ÇIKAN BİR DEVLET“ ANLAYIŞI OLMASI GEREKMEZ Mİ? Çalışmalarımı dünya galerilerinden Türkiye’ye taşıyan bir sanatçı olarak, gittiğim her kasabada küçük zanaatkarlara uğruyor, onlarla konuşuyor, dertlerini dinliyorum. Arşivim unutulmaya yüz tutan bu sanatçıların yaşam öyküleriyle dolu. Örneğin Gerze’de gördüğüm keser ustasına hayran olmuştum. Demire verdiği şekillerin, motiflerin, Türk süsleme sanatının şaheserleri olduğunu görmüştüm. Dünyanın hiçbir yerinde soğuk demire elle şekil veren bu sanatçılara rastlanamayacağını işte o zaman fark etmiştim. Sanatçısına sahip çıkan devletin reklama ihtiyacı yoktur, diye düşünüyorum. Tek dileğim bu insanlara sahip çıkılması ve bu değerli mirasın yok edilmemesi. Bana göre gerçek Anadolu sanatçıları da onlar. Binlerce sanatçı keşfedilmeyi bekliyor. Habuki yurt dışında birçok değişik kültürde yetiştirilemeyecek olan, eşine ender rastlanan sanatkarların Türkiye’de sayılamayacak kadar

.................................... 
 16.06.2008 0:39
Cevap :
Doğru söze ne denir Sn. Ahmet Nuray, Sanatımız kadar sanatçılarımız da kendi haline terk edilmiş durumda. Belki bir nebze DÖSİM, o da ne derece ilaç oluyor bilinmez? Ben de Tokat el yazmaları ve baskılarındaki o desene, o çizgiye hep hayranlık duymuşumdur. Tıpkı Bedri Rahmi'nin geleneksel Türk El Sanatlarını önemsediği gibi.  16.06.2008 13:46
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 8778
Kayıt tarihi
: 21.11.06
 
 

1990-1994 yılları arasında T.M.O. Plastik Sanatlar Atölyesi'nde Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster