Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ekim '07

 
Kategori
Sağlık
Okunma Sayısı
606
 

Çiçeklidağı...

Çiçeklidağı...
 

Anadolu’da herhangi bir yer...
Herhangi eski bir zaman...

Çiçeklidağı, bu mevsim yeşile durur, yamacındaki çiğdemler eflatun bir kuşak gibi sarıverirler belini. Az zaman sonra yamaç köylüleri bu çiğdemlerin ortasındaki sarı kısımları toplayıp, safrancılara satarlar. 1 kilosu için 100–150 bin tomurcuk toplar köylüler. Çiçeklidağı köylülerinin elleri, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek sarıya keser. Parlak sarı bir kına gibi yerleşir ellere çiğdem tomurcuğunun rengi, günler boyu. Bir mevsim süren düğünün kınasıdır bu köylüler için. Dağ çiçek açtığında başlayan mevsim, çok geçmeden yağan ilk karla sona erer.


YOL


Otobüs, köye çıkan patikaya geldiğinde Çiçeklidağı’nın doruğuna ilk kar düşmemişti henüz. Araç büyük bir gürültü çıkararak durdu. “Buraya kadar beyim!” diye seslendi, otobüsün şoförü.

Gelene kadar otobüsün tabanındaki yarıktan stabilize yolu izlemişti. Yolun tozu, otobüsün içine duman olup çıkıyordu. Her yer toza belenmişti. Onu hayretler içinde bırakan bu durum diğer yolcuların hiç umurunda olmamıştı. Yalnızca, sonradan binen genç bir kadın önünde ilerleyen çocuğu, “ayağını kaçırma” diye uyardı yarığı göstererek. Kadının üzerindeki basma entari renk renk çiçek motifleri ile bezenmişti, başını ve omuzlarını örten siyah yeldirmenin altından kenarları oyalı beyaz bir tülbent görünüyordu. Çocuğun üzerinde gri renkli bir ceket, altında aynı kumaştan şalvar pantolon vardı. Çorapsız ayağına siyah lastik bir ayakkabı giymişti.

Genci, yaşlısı bütün yolcularda bu kapalı lastik ayakkabılardan vardı. “Bunlar terletip ayak mantarı yapıyordur” diye düşündü. “Nasıl tedavi ederim bunu?” diye aklındaki bilgileri kontrol etti. Sonra kendi kendine “Eee doktor bey, hadi bakalım ilk hastan ne olacak kim bilir?” diye, yüzünde belirsiz bir tebessümle, geçirdi içinden.

Otobüsteki herkes birbirini tanıyor gibiydi. Ya da kendi yaşadığı yabancılık ona böyle hissettiriyordu. Her binen yolcu aynı tanışıklıkla selamlanıyor, inenler de benzeri bir şekilde uğurlanıyordu. Kaç köyün yanından, ötesinden geçtilerse, yolcular inip binmişti. Her durduğunda otobüsün motoru stop etmiş, yaşlı şoför, söylene söylene, birkaç uğraşıdan sonra tekrar çalıştırmıştı motoru.

***

İlçeden yola çıkalı 4 saat kadar olmuştu. Yaşlı şoför, otobüsün motorunu kızgınlıkla tekrar çalıştırmaya uğraşırken arka kapıdan inmekte olan bir yolcuya seslendi; “Mestan Dayı bak bu delikanlı da köye gidecekmiş!”

Magirus marka, burunlu otobüs tozu dumana katarak tekrar hareket ettiğinde Çiçeklidağı köyüne çıkan patika yolun başında Mestan dayı ile baş başa kalmışlardı.

***

Patikada ne kadar ilerlediklerini kestirmeye çalıştı; “belki üç kilometre” diye düşündü. Mestan Dayı patikanın başından beri belki onuncu kez, ilkindeki şaşkınlık ifadesini tekrarlayıp kırış kırış gözlerini açabildiğince sordu;

“Sen doktorsun he oğul, vaaay başıma...”

Bunun bir soru değil, hayret ifadesi olduğunu anladığından, artık sadece tebessüm ederek karşılık veriyordu. Yaşlı adam hiç de yorulmuş görünmese de, sormak zorunda hissetti kendini; “Mestan amca, yorulduysan alayım mı benim valizi?”

“Yok, oğul paylaştık işte biri sana biri bana...”

Patika kıvrıla döne yükseliyordu. Otobüsteki tozun üzerine eklenen patikanın tozu ile iyice ağırlaşmış hissetti bedenini.

“Bir motosiklet lazım...” diye geçirdi aklından.

“Amca, yol çok uzuyor, hasta çıktığında köyden, nasıl ulaştırıyorsunuz ilçeye?” diye sordu.

“Candarmanın cemsesi var. Ona koydumuyduk saatte hastanede olur. Bakma sen İmmet çavuşun otobosuna, homurdana homurdana anca geliyor işte.”

60 kilometrelik, çoğu yokuş yolu dura kalka 4 saate yakın gelmişlerdi. Treni de eklediğinde İstanbul’dan buraya 18 saat olmuştu. Sabah ilçeye ilk indiğinde, kaymakamlığa uğramış, işe başlama yazısını yazdırmıştı. Esnaf lokantasında karnını doyurduktan sonra Çiçeklidağı köyüne giden tek otobüsü kaçırmamak için acele etmişti.

18 saat, bir yüzyıldan önceki bir yüzyıla ulaştırmıştı sanki onu. Birinde kendi sepetini, birinde valizini taşıyan Mestan Dayının ellerini işaret ederek, “bu sarı renk nereden oldu?” diye sordu.

Yaşlı adam yüzündeki tüm çizgileri alabildiğine derinleştiren bir gülümsemeyle cevap verdi;

“Çiğdem çiçeğinden oğul, sen doktorsun he oğul, uuuy başıma...”


KIŞ

Kış ilerleyip, çetinleştikçe köylülerin ellerindeki sarı renk yavaş yavaş kayboldu.

Çiçeklidağ’ı çevresindeki 9 köy daha onun sağlık ocağına bağlıydı. Çevre köylerde doğumlara, ölümlere gitti. Köylerden bitlenen çocuklar geldi.

Bir çobanı donmak üzere getirdiler.

Aşı vakti gelen bebekleri, doğumu yaklaşan gebeleri evlerinde gördü.

Sağlık ocağının buzdolabı bozuldu iki kez, aşıları içine kar doldurduğu eldivenlerin arasında muhtarın evindeki buzdolabına taşıdı.

Çoğu kez Mestan Dayı olmak üzere, her sabah bir köylü gelip sağlık ocağını süpürdü, sobasını yaktı.

Lojmanındaki sobayı odunu bittiğinde tezekle yaktı tipi geçinceye dek bir süre.

Kış ortasında ishal oldu birkaç çocuk. Çocukları ilk tedaviden sonra ilçedeki hastaneye gönderdi. Köylülerin içtikleri suyu kaynatmalarını sağladı.

Tipi olmadığı günler jandarmanın aracı ile ilçeye indi. Arkadaşlarına, evine gönderilecek bir iki mektup, kuyu sularının temiz olup olmadığını anlamak için aldığı su numuneleri ile gidip üç beş parça ihtiyaç, ilçedeki sağlık ocağından aldığı aşılarla geri döndü.

Bazı akşamlar muhtarın, bazı akşamlar Mestan dayının evine yemeğe davet edildi. Mestan dayı durup durup; ‘sen, şu kadarcık çocuk, doktorsun he oğul, vaay başıma...’ diye söylenmekten kendini alamıyordu.

Gönülleri kalmasın diye diğer köylülerden gelen davetleri de en azından birer kez kabul etti.

Mart’ın sonuna doğru bir sağlık memuru atandı sağlık ocağına. İşlerini artık daha iyi takip edebilecekti. Lojman dairesinin bir odasını onunla paylaştı.

Kışın uzun sürmesi onu umutsuzluğa itti. Kalan kitaplarını getirtti İstanbul’dan. Kendini kitaplarına verdi.


BAHAR

Bir sabah uzun uzun öten horozun sesi ile uyandı. Amerikan bezinden perdesini açıp baktığında Çiçeklidağı’nın üzerindeki bulutların dağılıp ilk utangaçlığını üzerinden atamayan güneşin kendini gösterdiğini gördü.

Sekiz ay süren bir kış uykusundan uyanmış gibi keyifle gerinerek, kalktı yatağından.

İki ertesi gün, daha güneşli bir sabah lojmanın kapısı aceleyle vuruldu...


ÖLÜM ve CENAZE

Mestan Dayı’nın evine girdiğinde sessizce ağlayan karısını gördü.

Ölüyü örten beyaz çarşafın üzerine tahta saplı bir bıçak konmuştu. Çarşafı kaldırıp, Mestan Dayı’nın nabzını boynundan ve bileğinden kontrol etti. Tırnak yataklarında, çiğdem çiçeğinin sarısı hala duruyordu...

***

Hayatında ilk kez bir cenaze namazında saf tuttu. Baş sağlığı dileklerini aileden biri gibi kabul etti.

Cenazenin hemen ertesi günü köyde yaşamın değişen hiçbir şey yokmuş gibi eski halini almasına şaşırdı.

Mestan Dayı’nın karısına bir ihtiyacı olup olmadığını sormaya gitti birkaç kez... Kadın; “Asıl senin bir ihtiyacın varsa söyle oğul” diye karşılık verdi her defasında.

Havanın yumuşaması ile komşu köylerden daha çok hasta gelmeye başladı sağlık ocağına... Hastalarına bakarken kendini iyi hissetti...

***

Çiçeklidağı, beline eflatun kemerini tekrar taktığında, köylülerle çiğdem tomurcuğu toplamaya çıktı. Ellerinin, köylülerinkilerle birlikte sarıya boyanmasını sevinçle izledi.

Yamaçtan, köye ulaşan patikayı kuş bakışı seyretti bir süre. Himmet çavuşun otobüsü homurdanarak toprak yolu çıkmaya çalışıyordu...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Tijhalin önerilerinden ulaştım Çiçeklidağı'nın öyküsüne. Sıcacık, samimi ve eflatun öykünüze. Ellerim safran sarısına boyandı. Ben de çıktım o yokuşu Mestan dayı ile birlikte. Yorulmuşum. Tavşan kanı çayla dinlendim, Mestan dayıların evindeki sedirde...Yüreğinize sağlık, sevgiler...

Neşe İleri 
 14.11.2007 16:54
Cevap :
Neşe Hanım, katkınızla öykümü zenginleştirdiniz.. Size de ulaşmasına mutlu oldum.. Sevgilerimle..  14.11.2007 19:19
 

Kurgu müthiş.Beni birden alıp 1983 yılına götürdün.İzmir-Erzincan, Refahiye-Çatalçam köyü, 18 saat, eski bir minübüs, kar yağışıyla kapanan yollar, ve ocağın land rover cipiyle bazen de yürüyerek gidilen aşılar. Nilüfer'in seslendirdiği "kol kola girip yalnızlığımı vurmayın yüzüme kar taneleri" şarkısı.Bak, öykün beni nerelere götürdü.

tijence 
 11.11.2007 15:58
Cevap :
Ya işte insan sağlık sektörünün bir parçası olunca arada yıllar olsa da benzer yaşantılara, ortak duygulara sahip oluyor... Bizim mesleğin derdi insanla olduğundan duygu kısmı hiç eksik kalmıyor... Bir bilgisayar mühendisini düşün "yıllar önce şu bilgisayarı kurcalarken ne duygularım olmuştu" diye yazar mıydı? Yazsa bile insani bir şeyle bir olur mu? Yorumladığın için teşekkür ederim...  11.11.2007 18:47
 

Merhabalar, Profesyonelce yazılmış harika bir öykü. Yumuşacık, sarıp sarmalayan anlatım. Sağlıcakla kalın.

narçiçeği 
 09.10.2007 23:51
Cevap :
Beğeniniz için çok teşekkür ederim.. Size de ulaştığı için mutlu oldum.. Sevgilerimle..  10.10.2007 0:05
 

Öyküyü bir kez daha okuyunca kışın yeteri kadar vurgulandığını gördüm.Bu durumda eleştirim de mesnetsiz sadece kişisel duygulardan kaynaklanan bir dilekmiş belki de kapris onu anladım. Düşününce bu dileğin bendeki hikayesi de geldi usuma ... Yani bana da bir öykü yazdıracak öykünüz. Bir başka arkadaşa da yazmıştım. Okunan öykü size ilham verip hayal gücünüzü kışkırtıyorsa gerçekten iyidir. Sizde de bunu yaşadım. Ellerinize sağlık. Yazmaya devam edin lütfen. Sevgi v e umutla.

Ezgi Umut 
 09.10.2007 11:42
Cevap :
Sevgili Ezgi Hanım, yazımı tamamlayıp blog olarak girdikten sonra ben de bir okuyucu haline geliyorum.. Bu blog yazısını kaç kez okudum dünden beri, bilmiyorum gerçekten(tamam belki taraflı bir okuyucu:)).. Ve sizin hissetiğiniz gibi şurasını şöyle yazsaydım dediğim yerler o kadar çok oldu ki.. Bir okuyucu olarak baktığımda yazı daha da zenginleşiyor.. Örneğin bu öyküye aldığım içeriğe yönelik yorumlarla her okuyanın içinde öykünün yeniden yazılıp zenginleştiğini hissettim.. Bu çok güzel bir şey.. Bazen benim anlatmak istediğimden farklı algılamalar olacağını da tahmin edebiliyorum.. Ama dediniz ya; bu öykü artık okuyucuların.. Sonuçta kaygılanan mesaj okuyucuya ulaştıysa ve okunurken bir nebzede olsa haz verdiyse yazan başarıyla bayrağı okuyuculara teslim etmiş oluyor.. Okuyanların üzerinde bıraktığı duyguları yorum olarak anında almanın "blog" işinin asıl güzel yanı olduğunu düşünmüşümdür hep.. Sizin yorumunuz da bu düşüncemi perçinledi.. Çok teşekkür ederim.. Sevgiyle..  09.10.2007 12:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 48
Toplam yorum
: 303
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1503
Kayıt tarihi
: 17.11.06
 
 

Konuştuğum gibi yazmamalıyım... Yazmak, konuşmaktan farklı ve her zaman onun önünde benim için.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster