Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ocak '15

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
637
 

Gönüllü sürgünün Malta güncesi

Gönüllü sürgünün Malta güncesi
 

Popeye Village, Malta


Malta denilince ilk akla gelenler Malta eriği, Fatih’te bulunan Malta semti, başrolünde Humphrey Bogart’ın oynadığı ve bir kara film klasiği sayılan Malta Şahini, Yıldız Parkı içinde bulunan ve Sultan Abdülaziz döneminde Malta’dan getirilen taşlarla yaptırılmış olan Malta Köşkü ve Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerce savaş suçlusu sayılarak Malta adasına sürgüne gönderilen Türk asker, devlet adamı ve yazarlar. Malta eriği anayurdu Japonya, Çin ve Hindistan olan bir meyve; Malta ile alakası yok. Malta semti İstanbul’un unutulmaya yüz tutmuş tarihi semtlerinden biri. Malta Şahini sinema tarihinde önemli yeri olan bir film. Malta Köşküne gitmeyeli yıllar oldu. Malta sürgünleri artık tarih kitaplarının sayfalarından bakıyorlar zamana.

Ailece gönüllü sürgünlük yapalım dedik: Malta’ya gidiyoruz. Tarih 31 Ocak 2015. İstanbul’da etkili olan lodos nedeniyle THY’nin çok sayıda yurtdışı uçuşu iptal edilmiş. Şansımıza bizim uçuşumuz bu uçuşların arasında değil. Uçağımız saat 12:35’de Atatürk Havalimanı’ndan havalanıyor. Uçakta bulunan bilgilendirme ekranlarında İstanbul-Malta arası uçuş mesafesi 1370 kilometre olarak görülüyor. 2 saat 30 dakikalık bir uçuşun ardından Malta’dayız.

Malta’da hava güneşli. Luqa Havalimanı’nda pasaport işlemlerimiz tamamlandıktan sonra  havalimanından Cirkewwa yönüne giden X1 numaralı otobüse binerek  adanın kuzeybatısında bulunan Mellieha köyüne gidiyoruz.  Burada altı gün süreyle Seabank Hotel isimli bir otelde konaklayacağız. Otel adeta küçük bir kent; otelin içinde aradığınız yeri bulmanız için harita yapmış adamlar. Otele dışarıdan baktığınızda ıssız bir köşeye konmuş devasa bir beton yığını; otelin içine girdiğinizde ıssızlıktan eser yok. Her köşede dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş konuklar var. Dikkat çeken bir nokta konukların çoğunun İngiliz olması. Odamıza yerleşip bir süre dinlendikten sonra otelde akşam yemeğimizi yiyor ve daha sonra Mellieha köyünde bulunan Reflections isimli kafede bir süre canlı müzik dinleyip Malta’daki ilk günümüzü tamamlıyoruz.

1 Şubat 2015 Pazar. Bugün ülkenin başkenti Valetta’yı tanımaya çalışacağız. Kahvaltının ardından, önce otelimizin önünden geçen 222 numaralı otobüse binerek Sliema Feribot İskelesi’ne ve oradan da feribota binerek Valetta’ya geçiyoruz. Feribottan inince hemen iskelede bekleyen bir minibüse binerek birkaç dakika içinde Valetta’nın merkezine geçiyoruz. Malta’da otobüslerde geçerli bir haftalık biletin fiyatı 6.50 Euro. Küçük çocuklar için ise bu bilet 2.30 Euro. Sliema-Valetta feribot ücreti yetişkinler için kişi başı gidiş-dönüş 2.80 Euro, çocuklar için 0.90 Euro. Valetta iskele ile şehir merkezi arası minibüs ücreti tek yön kişi başı 1 Euro. Malta’da yolculuk ücretleri diğer Avrupa ülkelerine kıyasla oldukça ucuz.

Valetta şehir merkezindeyiz ve saat 11:30. Hava güneşli. Gezimize başlar başlamazTriq Ir-Repubblika Caddesinnin hemen başında Caffe Cordina isimli bir kafe görüyoruz. Kafenin tabelasında 1837 yılında kurulmuş olduğu yazılı. Kafenin hemen karşısında bulunan parkta kafeye ait masalar var. Zar zor boş bir masa bulup oturuyoruz. Eşimle birer kahve siparişi verip önümüzdeki Triq Ir-Repubblika Caddesinden gelip geçenleri seyre dalıyoruz. Yerde güvercinler kafe müşterilerinin ayaklarının arasında korkusuzca dolanıyorlar. Saat 12’ye doğru bu kafeden ayrılıp aynı cadde üzerinde bulunan St. John Katedraline gidiyoruz. Günlerden Pazar olduğunu unutmuşum. Ayin olduğu için katedral ziyarete kapalı. Katedralin yan sokağında bir insan kalabalığı var; gidip bakalım. Xghajra İzcileri gaydaları ve davullarıyla yürüyüşe geçmeye hazırlanıyorlar. Saat tam 12’de katedralin çanı çalmaya başlıyor ve çanın sesi kesilir kesilmez izciler gayda ve davullarını çalarak Triq Ir-Repubblika Caddesine çıkıyorlar. Onlar caddeye çıktıktan sonra Bieb il-Belt ya daPutijral olarak da bilinen şehir kapısına yöneliyorlar ve arasında bizim de bulunduğumuz ve çoğunluğu turistlerden oluşan meraklı bir kalabalık da şehir kapısına kadar onları takip ediyor. İzcilerle beraber yürümek gerçekten çok eğlenceli bir deneyim oluyor. Şehir kapısının hemen dışında bulunan Triton Çeşmesinin birkaç fotoğrafını çektikten sonra tekrar şehre dönüyoruz. Triq Ir-Repubblika Caddesinin şehir kapısına yakın kısmında Parlamento binası halen inşa halinde. Mimar Renzo Piano’nun tasarımı olan bu modern binanın fotoğraflarını çekip cadde boyunca ilerlemeye devam ediyoruz. Bir süre yürüdükten sonra caddenin sol tarafında The Wembley Store (www.thewembleystore.com)isimli bir mağaza görüyoruz. Su alma bahanesiyle mağazaya girip mağazayı güzelce inceliyoruz. Seksenaltı yıldır Valetta’nın merkezinde hizmet veren bu mağazada envai çeşit çay, bal, şekerleme, kahve, peynir, bisküvi, çikolata ve şarap gibi ürünler satılıyor. Valetta’ya yolunuz düşerse bu mağazaya uğramayı ihmal etmeyin. Triq Ir-Repubblika Caddesi’nde bir süre daha gezindikten sonra Valetta’nın ara sokaklarını keşfetmeye başlıyoruz. İnanın ara sokaklar da çok güzel. Birbirinden güzel cumbalı evler, Malta binalarına özgü rengarenk balkonlar, pencerelerde ahşap panjurlar, her biri ayrı sanat eseri niteliğinde bina kapıları, bazı binaların köşelerine yerleştirilmiş dini motifli heykeller. Gelişigüzel bir sokak seçiyoruz denize inen. Sokağın ismi  Triq Sant' Orsla.Yalnız bu sokak sırf merdivenlerden oluşuyor. Sokağın Malta taşı döşeli geniş merdivenlerinden denize doğru inmeye başlıyoruz. Sokağın bitiminde sola dönüyoruz ve karşımıza kırmızı panjurlu muhteşem bir bina çıkıyor. Artık deniz kenarındayız. İki güvercin deniz kenarındaki duvara konmuş şahane manzarayı izliyor. Şanslı güvercinler! Sahilin biraz açığında kırmızı bir yük gemisi demirli. Güneş sahil kenarındaki tarihi binaların Malta taşından inşa edilmiş soluk yüzlerini aydınlatıyor. Sahil boyunca biraz yürüdükten sonra Valetta Kuşatma Çanı Anıtı (Siege Bell) çıkıyor karşımıza. İçinde İngiliz yapımı devasa bir çanın bulunduğu kubbe şeklindeki bu anıtın bulunduğu noktadan denizi seyrediyoruz. Buradan ayrıldıktan sonra yakınlardaki Malta Deneyimi Müzesinin (The Malta Experience) (www.themaltaexperience.com) kafesi ve hediyelik eşya dükkanına bir göz atıp Sliema’ya geri dönmek üzere feribot iskelesinin yolunu tutuyoruz. İskeleye doğru yürürken önce muazzam bir bina ve sonra da çok güzel bir otomobil görüyoruz. Bina beş katlı ve üstteki üç katının etrafı tamamıyla Malta’ya özgü ahşap balkonlarla çevrili bir bina. Tek kelimeyle bir sanat eseri. Otomobil ise siyah renk Austin Fairway 2.7 Silver model eski bir otomobil. Plakasında da “English Rose” yazılı… Hemen bir fotoğraf karesine sığıyoruz ikimiz. Kısa bir yürüyüşten sonra feribot iskelesindeyiz. Feribot yeni kalkmış. İskelenin yanında bir kafe var ancak kapalı. Kafenin tozlu sandalyelerine oturup bir sonraki feribotu bekliyoruz. Birkaç sahipsiz Malta kedisi de bizi yalnız bırakmıyor. Feribot geldiğinde kedilerle vedalaşıp Sliema’ya geçiyoruz. Feribottan Valetta’nın nefis manzarasını ve denizde demirli birbirinden güzel tekneleri izlemeyi ihmal etmeden.

Sliema cıvıl cıvıl. Sahilde yaşlı bir adamcağıza “Sliema’da nereyi gezmemizi tavsiye edersiniz?” diye soruveriyorum. “Bugün Pazar, dükkanların tamamı kapalı. Yolun karşısındaki şu caddeye girip, caddenin sonuna kadar yürüyün. Orada deniz kenarında güzel kafeler var.” “Teşekkür ederiz bayım!” Beş dakika sonra kendimizi deniz kenarında Mason’s Cafe isimli bir kafede buluyoruz. Sliema’nın ahalisi buraya takılıyor anlaşılan. Yemek siparişimizi verdikten sonra garson kıza “Malta’da hangi bira iyidir?” diye soruyorum. “Size ülkemizde üretilen Cisk birasından getireyim mi?”  “Hayhay.” Etraftaki masalarda yemek yiyenler, sohbet edenler, çay içenler… Herkes halinden memnun. Akdeniz Malta sakinlerine güzel bir ninni mırıldanıyor. Hava kararmadan Mason’s Cafe’den ayrılıp otelimizin bulunduğu Mellieha’ya giden 222 numaralı otobüsün durağına gidiyoruz. Otobüs yolculuğumuz sırasında Sliema yakınlarındaki St. Julian’s kasabasında 1927 isimli bir restoran görüyorum. Bu restoranın konumu çok hoşuma gidiyor. Malta gezimiz sırasında buraya uğramayı planlıyorum ancak bu planımı maalesef gerçekleştiremiyorum. Fırsatınız olursa buraya gitmenizi tavsiye ederim. Manzarası çok güzel. Otelimize ulaştığımızda hava artık kararmıştı. Akşam yemeğimizi yedikten sonra otel lobisinde bir süre oturup televizyon izleyerek günümüzü tamamlıyoruz.

2 Şubat Pazartesi. Bugün hava rüzgarlı.  Sabah kahvaltıdan sonra otobüs durağında 237 numaralı otobüse binerek merhum Robin Williams’ın başrolünü oynadığı 1980 yapımı Popeye (Temel Reis) filminin çekildiği Popeye Village’ye gidiyoruz. Popeye Village film için özel olarak inşa edilmiş bir film seti aslında. Temel Reis filminin çekimi için 165 kişinin 7 ay çalışarak inşa ettikleri bir set. Filmin çekimi tamamlandıktan sonra bu set korunmuş ve bugün bir açık hava müzesi ve aile eğlence kompleksi olarak hizmet veriyor. Popeye Village giriş ücreti yetişkinler için kişi başı 10 Euro, çocuklar için ise 8 Euro. Biletlerimizi alıp film setine giriyoruz. Temel Reis ve Safinaz kılığına girmiş iki genç bizi görür görmez uzaktan “Merhabaaa… Hoş geldiniiiz!” diye bağırıyorlar. Film setindeki evleri tek tek gezip, hediyelik eşya dükkanından alışveriş yapıyor ve setten ayrılmadan önce Temel Reis ve Safinaz’la beraber hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.  Yine 237 numaralı otobüsle otelimize dönerek, otelde öğlen yemeği yiyoruz.

Öğleden sonra Malta’nın önemli tarihi ve turistik şehirlerinden Mdina’ya gidiyoruz. Buraya gitmek için önce 221 numaralı otobüsle Bugibba’ya gidiyor, oradan da havalimanı yönüne giden X3 numaralı otobüse biniyoruz. Saat 15:00 dolaylarında Mdina’dayız. Mdina tepelik bir yerde konumlu surlarla çevrili tarihi bir şehir. Surların etrafı derin bir hendekle çevrili. Şehrin kapısından girdikten sonra ilk durağımız Mdina Glass (Mdina Cam) mağazası. Zaten bu şehre gelmemizin önemli bir nedeni de bu mağaza.  Firmanın Avustralya, Bulgaristan, Fransa, Almanya, Slovakya, İngiltere ve ABD gibi ülkelerde de mağazaları var.  Bizde Paşabahçe ne ise Malta’da Mdina Glass o. Firmanın web sitesini inceleyerek (www.mdinaglass.com.mt) ürünleri hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.Hediyelik eşyaya ayırdığım bütçeyi burada harcayacağım, kaçarı yok. Bir müze gezercesine keyifle mağazanın iki katını geziyor ve iki güzel vazo alarak mağazadan ayrılıyoruz. Mdina Glass mağazasından çıktıktan sonra bitişikteki turizm danışma bürosundan bir harita alıyor ve haritada işaretli gezi güzergahını işaretli yönün aksi istikametinde yürüyerek takip ediyoruz. Mdina’nın dar sokaklarındaki yürüyüşümüz bizi bir seyir terasına ulaştırıyor. Bu terastan neredeyse Malta adasının kuzey kesiminin tamamını görebiliyorsunuz. Sahildeki kasabalardan birinin üzerinde bir gökkuşağı gülümsüyor. Bu doyumsuz manzarayı seyre dalıp aramızda sohbet ederken yanımızda fotoğraf çekmekte olan bir adamcağız “Merhaba hemşerim. İyi gezmeler!” demez mi? Güzel bir sürpriz oluyor Malta adasının orta yerindeki bir şehirde bir vatandaşımızla karşılaşmak. Mdina’nın sokakları, kırmızı ve mavi panjurlu evleri, evlere dolanmış sarmaşıkları, zarif sokak lambaları bir açık hava müzesi izlenimi bırakıyor bizde. Epey yürüdük ve hava rüzgarlı, biraz üşüdük. San Pier Cafe imdadımıza yetişiyor. Kafenin güler yüzlü sahibesinin getirdiği birer fincan sıcak çayla ısınıveriyoruz. San Pier Cafe’de çaylarımızı içip, biraz ısındıktan sonra hesabı ödeyip oradan ayrılıyoruz. Şehir kapısından çıkıp otobüs durağına yöneliyoruz. Duraktaki zaman çizelgesinden Bugibba otobüsünün duraktan kalkmasına 25 dakika olduğunu görünce bu zamanı yakınlarda bulunan bir hediyelik eşya zamanında geçirmeye karar veriyoruz. Nihayetinde Bugibba otobüsü geliyor ve hava karardıktan sonra Bugibba’ya ulaşıyoruz. Bugibba’da yağmur yağıyor; yerli halk kasabaya doğru bir fırtınanın yaklaşmakta olduğundan dem vurup evlerine kaçışmakla meşgul. Biz de zaman kaybetmeden 221 numaralı otobüse binerek otelimizin bulunduğu Mellieha’ya dönüyor ve fırtınaya yakalanmadan otelimize yetişmeyi başarıyoruz.

3 Şubat Salı. Bugün Bugibba ve San Pawl il-Bahar şehirlerini gezeceğiz. Otelde kahvaltı yaptıktan sonra 221 numaralı otobüsle Bugibba’ya gidiyoruz. Bugibba’da ilk durağımız Bay Square Cafe. Önceki akşamki fırtınadan sonra Bugibba’da günlük güneşlik bir hava hakim. Çoğunun Kuzey Avrupalı olduklarını düşündüğüm turistler Bay Square Cafe’nin önünde bulunan masalarda kahveleri eşliğinde güneşin tadını çıkarıyorlar. Hani şu belgesel filmlerde ıssız sahillerde sürüler halinde güneşlenen fok balıklarını gösterip dururlar ya hep… işte tam da öyle bir görüntü var. Biz de ailece bu mutlu insanların arasına karışıp birer kahve sipariş ederek kafedeki insanların mutluluklarına ortak oluyoruz. Bu kafede keyifli bir zaman geçirdikten sonra sahilde biraz yürüyüş yapıyor ve Triq It-Trunciera Caddesi boyunca yürüyerek Malta Ulusal Akvaryumuna ulaşıyoruz. Kızımız akvaryumun önünde bulunan güzel oyun parkında oynarken ben akvaryumun hemen karşısında cadde üzerine park etmiş eski bir Leyland marka otobüsün fotoğraflarını çekmeye gidiyorum. Malta’da 2011 yılına kadar toplu ulaşımda İngiliz malı Leyland otobüsler kullanılırmış. Bu otobüslerin çoğu Maltalı yerli şoförlerin İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz Ordusundan satın alarak kendi imkanları dahilinde yenileyip, allayıp pullayarak Malta halkını ve turistleri on yıllar boyunca taşıdıkları otobüslermiş. Yerli halk bu otobüslere “kemik kıran” adını takmış. Şoförleri bu tarihi eser niteliğindeki otobüsleri Malta’nın inişli çıkışlı yollarında deli gibi kullanarak yolcuların kemiklerini kırarlarmış adeta, bu yüzden. Ama hayranları da çokmuş bu otobüslerin. Kimi insanlar ta dünyanın öteki ucundan bu otobüsleri görmek için Malta’ya gelirlermiş. Bugibba gezimiz sırasında postaneden Malta otobüslerinin resimlerinin yer aldığı bir pul serisini satın almayı ihmal etmiyoruz.

Bugibba’dan sonra sırada San Pawl il-Bahar var. Bugibba’dan 221 numaralı otobüse binerek San Pawl durağında otobüsten iniyoruz. San Pawl’dan bir sonraki durak olan San Pawl il-Bahar’a kadar yürüyeceğiz. Maltalılar buraya bir şehir diyorlar ancak bence olsa olsa bir köy diye adlandırılabilir burası. San Pawl il-Bahar köyünün en çok adını sevdim. Malta’daki otobüs yolculuklarımız sırasında otobüsümüz bu köye yaklaştığında mekanik bir bayan sesi “Bir sonraki durak San Pawl il-Bahar. San Pawl il-Bahar!”  diye tekrar edip duruyor. Çok da komik söylüyor hatun! “San Pawl il-Bahar!” Köyün isminde hem Hristiyan hem de Müslüman kökenli sözcükler bir arada. Bir Doğu-Batı sentezi gibi bir isim. Belki de bu yüzden sevdim bu köyün ismini. Aslına bakarsanız “bahar” sözcüğü Malta dilinde “deniz” anlamına geliyor. San Pawl il-Bahar ise San Paul Denizi anlamına geliyor. Pekiyi bu isim nereden geliyor? Anlatayım. M.S. 60 yılında Malta’nın tarihini değiştiren bir olay meydana geliyor. Aziz Paul’ün Roma’ya gitmek üzere Girit adasından kalkan bir gemiye biniyor. Gemi yolda bir fırtınaya yakalanıp Malta açıklarına sürükleniyor. Gemi fırtınanın etkisiyle kayalıklara çarparak batıyor ancak gemideki 300 yolcu mucize eseri yüzerek karaya çıkmayı başarıyorlar. Böylelikle Malta halkı Aziz Paul’ün etkisiyle Hristiyanlığı seçiyor. Geminin Kayılıklara çarptığı bölgeye San Pawl il-Bahar adı veriliyor ve bölgede Deniz Kazası Katedrali (Shipwreck Cathedral) inşa ediliyor. Bugün dünyanın dört bir yanından turistler yaklaşık 2,000 yıl önce bu kazanın meydana geldiği yeri ve Deniz Kazası Katedralini görmek için San Pawl il-Bahar’a geliyorlar. Bir iki cümle de Malta diliyle ilgili yazayım. Malta dilinde “bahar” sözcüğünün deniz anlamına geldiğinden bahsetmiştim. Tahmin edin bakalım Malta dilindeki “kelb il bahar” sözcüğü ne anlama geliyor… “Kelb” sözcüğü Osmanlıca’da “köpek” anlamına geliyor. Sözcüğün kökeni Arapça. “Kelb il bahar” bildiğiniz “köpekbalığı”. Araştırsak Malta dili ile Arapça ve diğer Akdeniz dilleri arasında çok sayıda sözcük alışverişi olduğunu göreceğimizi düşünüyorum. San Pawl’den San Pawl il-Bahar’a yaklaşık on dakika içinde yürüyoruz. Etrafta görecek çok fazla bir şey yok, bir kilise, birkaç eski ev, yolun ortasında bir heykel. San Pawl il-Bahar durağından Cirkewwa yönüne giden ile otobüse binerek Mellieha köyüne gidiyor, köyü biraz gezip, köydeki Greystone isimli otantik kafede birer bardak bira içiyor ve sonrasında otelimize dönüyoruz.

4 Şubat Çarşamba. Bugün bir kez daha Valetta ve Sliema’ya gideceğiz. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra Valetta’ya giden 41 numaralı otobüse biniyoruz. Bugünkü otobüs yolculuğumuz çok maceralı. Otobüs şoförümüz genç bir bayan. Şoförümüz bizi duraktan aldıktan sonra Mellieha köyüne çıkan deve bağırtan yokuşunu tıngır mıngır çıkıyor, Melliha’daki durakta birkaç yolcu daha alıp, otobüsteki yolcu sayısını yeterli görmüş olacak, sonraki duraklardaki yolcuları almak için otobüsü durdurmuyor dahi. San Pawl il-Bahar’da asfalt çalışması var. Bir trafik görevlisi bizim şoförü bir ara sokağa yönlendiriyor. O sokağa giriyoruz ancak biraz ileride yol üzerine sağlı sollu araçların park edilmiş olduklarını görüyoruz. Şoförümüz iğne deliğinden ipliği geçirircesine o araçların arasından koca otobüsü geçirip biraz ileriden tekrar kendi güzergahına çıkıyor. Başka bir Avrupa ülkesinde olsa benim diyen şoför otobüsü ve yolcuları orada bırakıp gider. Tam Valetta’ya yaklaştığımız bir noktada bu defa bütün araçlar durmuş bir ambulansın geçmesini bekliyorlar. Trafik tam bir hengame. Bizim şoför ambulans şoföründen atik davranıp o koca otobüsle bütün araçları sollayıp, pardon sağlayıp, o hengameden çıkıvermesin mi? Neyse ki, uzun bir yolculuktan sonra Valetta’ya ulaşıyoruz. Malta’da otobüs şoförleri tiyatro gibiler azizim. Sırf şoförlerin teatral hareketlerini seyretmek adına Malta’da otobüse binilir.

Valetta’ya önceki gelişimizde St. John Katedraline girememiştik. Bugün bu katedrale girmeyi başarıyoruz. Giriş ücreti yetişkinler için 6 Euro, çocuklar ücretsiz. Katedrale girmekteki en önemli amacımız Caravaggio’nun ünlü yapıtı Baptist Aziz John’un Başının Kesilmesi isimli tabloyu görmek. Katedralin içini bir çırpıda gezdikten sonra bu tabloyu buluyor ve tabloyu uzun uzadıya ve hayranlıkla inceliyoruz. Hatırlatmakta yarar var: katedral yetkilileri bu tablonun fotoğrafının çekilmesine izin vermiyorlar. Katedralden çıktıktan sonra Agenda isimli bir kitapçıyı geziyoruz kısa bir süre. Artık acemiliği üzerimizden attık; Malta’yı biraz tanıdık. Malta’dan ne alınması gerektiğini bir nebze de olsa da öğrendik. Valetta’dan ayrılmadan önce Caffe Cordina’dan biraz Perlini satın alıyoruz. Perlini bizdeki bademli şeker. Malta’nın bademli şekeri meşhur. Malta’da bademli şeker de Caffe Cordina’dan alınırmış. Biz de öyle yapıyoruz. Küçük zarif kavanozların içinde satıyorlar bu renkli renkli badem şekerlerini.

Valetta’da Triton Çeşmesinin yanı başında bulunan otobüs duraklarına gidip, durakta beklemekte olan  15 numaralı otobüse binerek Sliema’ya gidiyoruz. Sliema’da önce sahilde bulunan Portopalo isimli bir restoranda birer bira içiyoruz eşimle. Daha sonra The Point isimli alışveriş merkezine gidiyoruz. Bu alışveriş merkezine giderken sahilde bir üst geçitten geçiyoruz. Tigne noktasındaki bu geçidin ismi Belveder Köprüsü. Bence Malta’da en güzel manzarayı bu üst geçitten denize doğru baktığınızda göreceksiniz. Karşınızda Valetta, sağ yanınızda Sliema sahili, deniz, tekneler. Eşsiz bir manzara. Sliema’ya yolunuz düşerse bu köprüden manzaranın tadını çıkarın. Aşklarını ölümsüzleştirmek isteyen aşıklar isimlerini yazdıkları asma kilitleri köprünün korkuluklarına asmışlar. Dilerseniz asma kilitlerinizi yanınızda götürün. The Point AVM bizdeki AVM’lerden pek de farkı olmayan bir alışveriş merkezi. Alışveriş yapmayı seviyorsanız bu AVM’ye gidebilirsiniz. Hava kararmadan Sliema’dan 222 numaralı otobüse binerek otelimize geri dönüyoruz.

5 Şubat Perşembe. Bugün hava oldukça güzel. Sabah kahvaltısıdan sonra Gozo adasına gitmeye karar veriyoruz. Gozo Calypso’nun adası. Otelimizin önündeki otobüs durağından Cirkewwa yönüne giden ilk otobüse binerek Gozo adasına giden feribotların kalktığı Cirkewwa Feribot İskelesine gidiyoruz. 10:45 feribotunu kıl payı kaçırıyoruz. Artık 11:30 feribotuyla gideceğiz. İskeledeki kafede çay içerek feribotun hareket saatini bekliyoruz. Saat 11:30’da feribotumuz hareket ediyor ve yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuktan sonra Gozo adasındaki Mgarr iskelesine ulaşıyoruz. Feribottan iner inmez feribot yolcularının etrafını taksiciler sarıyor. “25 Euroya sizi Victoria ve Mavi Pencereye götürürüz abi!” “30 Euroya ada turu yapıyoruz birader!” “Biz Victoria’ya gidecektik.” “Arkadaş sizi 5 Euroya Victoria’ya götürsün.” diye öne çıkıyor yaşlıca bir taksici. “George, bu aileyi 5 Euroya Victoria’ya götürür müsün?” diye soruyor biraz ileride aracı başında bekleyen bir arkadaşına. George “Gelsinler.” diye cevaplıyor. Taksiye bindikten sonra George zayıf İngilizcesiyle Mgarr-Victoria arası için normalde 12 Euro aldıklarını ancak kış sezonu olduğu için bizi 5 Euroya götürmeye razı olduğunu anlatıyor dili döndüğünce. “Victoria’ya kaç kilometre yolumuz var, George?” “Sekiz kilometre.” George ile sohbet ede ede yaklaşık 10 dakika içinde Victoria’ya varıyoruz. George bizi şehrin merkezinde bırakıyor. Victoria şehri Gozo adasının merkezi. Victoria’da hummalı bir çalışma var; bir yandan caddeler yenileniyor, bir yandan Hisar bölgesi restore ediliyor. Her yer toz duman. Bir süreliğine Hisar (Citadel) bölgesini gezdikten sonra restorasyon çalışmalarının olduğu bu bölgeden uzaklaşarak Victoria’nın ara sokaklarını gezmeye başlıyoruz. Gozo gezimizin en güzel kısmı da bu oluyor. Victoria’nın dar sokaklarında birbirinden güzel evler, nefis ahşap kapılar, kapı aralarında dantel ören Gozolu bayanlar. Kimi evlerin kapıları açık, tıpkı çocukluğumuzda İstanbul’da olduğu gibi. Hafifçe esen rüzgar evlerin kapılarında asılı beyaz tülleri ileri geri savuruyor. Tüllerin ardında bizden farklı insanların kendi dünyaları. “Bugün ne yemek yiyorlar acaba?” “Televizyonda ne izliyor Maria Hanım?” “Komşularını kahve içmeye çağırmış mıdır yaşlı Bayan Anna?” “Sofia nişanlısının yolunu gözlüyor mudur?” Çok da farklı hayatlar olmasa gerek. İnsan her yerde insan. Derdin, tasanın, sevincin, neşenin dini, dili, ırkı yok. Bir evin kapı aralığında Gozolu bir bayan dantel kitap ayracı örüyor. “Çocukluğumuzun geçtiği semtteki Şürkiye Teyze ya da Hasibe Teyze’den ne farkı var bu kadıncağızın?” diye geçiriyorum aklımdan. Sanki kırk yıllık komşumuzmuş gibi kadıncağız dantel örerken kapısının eşiğine oturuveriyorum bu bayanın. “Bu dantelleri kitap ayracı olarak kullanabilirsiniz. Bileklik olarak kullananlar da var tabii.” “Kaç kuruş bu kitap ayraçları?” “2 Euro.” “Ver bir tane alalım.” Birkaç cümle daha ettikten sonra Gozolu bayanla vedalaşıyor ve Victoria postanesinin yolunu tutuyoruz. Postanede pul koleksiyonumuz için kızımla birlikte çok sayıda pul satın alıyoruz. Artık Gozo’dan ayrılma zamanı geldi. Yerli halka sora sora Victoria otobüs garajını buluyor ve ilk otobüsle Mgarr İskelesine gidiyor ve iskeleye yanaşmış olan feribotla Cirkewwa’ya geri dönüp, oradan da otobüsle otelimize dönüyoruz.

6 Şubat Cuma. Ülkemize dönüş zamanı geldi çattı. Sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra odamıza gidip bavullarımızı alıyor ve otelden ayrılıyoruz. Otelin hemen önünde bulunan otobüs durağından önce havalimanı aktarma durağına gidiyor, o duraktan da X1 numaralı otobüse binerek Luqa Havalimanı’na ulaşıyoruz. Uçağımız planlandığı gibi saat 15.00’de havalanıyor ve uçağımız havalandıktan sonra gökyüzünden bu sevimli adaya gittikçe ufalıp gözden kayboluncaya kadar bakıyorum. “Malta da Malta’ymış ha!” diyor zihnimin içinde bir ses.

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1000
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster