Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Kasım '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
8349
 

Hukukun üstülüğü ne demektir?

Hukukun üstülüğü ne demektir?
 

Son yılların dünyanın bütün uygar ülkelerinde yükselen değeri <ı>“Hukukun üstünlüğü” ilkesidir. Ancak ne var toplumsal yaşamlarımızı belirleyen birçok kavramda da olduğu gibi hukukun üstünlüğü ilkesi de soyut ve tam olarak ne anlama geldiği pek anlaşılamayan bir ilkedir. Bu soyutluk ve bilinmeyişin en önemli nedeni de her şeyden önce <ı>“Hukuk” kavramının da oldukça soyut ve tam olarak anlaşılmayan bir ilke olmasından kaynaklanmaktadır.

Hukukun neliğini anlamak için öncelikle bir şeyin bilincinde olmak gerekir. Kanunlar, yasalar hukuk demek değildir. Bu nedenle de hukukun üstülüğü yasaların üstünlüğü demek değildir. Herkes yasa yapabilir ama yasanın hukuka uygunluğu ayrı bir sorundur. Evde aile reisi bile bir takım yasalar koyar ve bütün ailenin o kurallara uymasını isteyebilir. Her derneğin, her kurumun kendi iç yasaları vardır. Her dinin uyulması gereken kuralları vardır. Her padişah, her kral yasa yapmak yetkisine sahiptir. Cumhuriyet devletlerinde de her devletin yasa yapma yetkisi vardır. Peki, şimdi her cumhuriyet devletinin yasa yapma yetkisi varsa ve bu yasalarda zaten yapılıyorsa ve bu yasalara da zaten uyuluyorsa, nasıl oluyor da <ı>“hukukun üstünlüğü” ilkesi yükselen bir değer olabiliyor şeklinde bir soru sormamız gerekmez mi?.

Öyle ya, devletler var, anayasalar var, yasa koyucular var, yargı kurumları var da şimdi durup dururken <ı>“hukukun üstünlüğü” ilkesi de nereden çıktı ve birden bire yükselen bir evrensel değer haline geldi?

Sorunun cevabı aslında çok, çok basittir. Evet, devletler, anayasalar, yasa koyucular ve bunları denetleyen yargı sistemleri vardır ama henüz hiçbir <ı>“ileri demokrasi” de sosyal sorunlar bir türlü çözülememektedir ve adalet dediğimiz insanlığın binlerce yıllık ideali henüz bir ütopya olmaktan ileri gidememektedir. Çözülemeyen ve de giderek artan sorunlar da çözülemediği için insanlığın vicdanı, sızlamakta, orada bir boşluğu hissetmekte ve bu nedenle de <ı>“hukukun üstünlüğü” gibi yeni yeni kavramlar, ilkeler icat edilmek zorunda kalınmaktadırlar. Çünkü var olan her şeye rağmen adaletin tesis edilememesi çoğu insanı yeni arayışlar içine sokmaktadır. Çünkü artık belli ki sorun yasaların olup olmaması değil, hukukun hukuk olamaması ve de haliyle adaletin sağlanamıyor olmasıdır.

Yasa koyucuların, yasaların ve yargı sistemleri olmasına rağmen adaletin sağlanamıyor olmasının aslında nedensellik yasalarına göre tek bir sonucu vardır ve o da yasaların adaletin sağlanması konusunda yetersiz kalmalarıdır. Eğer nedensellik yasalarının ne olduğunu ve nasıl bir işleve sahip olduğunu anlayabiliyorsak çıkarabileceğimiz diğer bir sonuçta hiç şüphesiz ki var olan yasaların hukuk dediğimiz tanımı tam olarak yapılamayan şeye uygun olmamasıdır. Öyle ya, eğer hukukun gerçekçi bir tanımı yapılabilseydi, hukuk olurdu ve o zamanda hukuka uygun yasalar yapılır, diğer bir ifadeyle <ı>“hukukun üstünlüğü” ilkesinin icat edilmesine, yükselen bir değer haline gelmesine gerek kalmazdı, çünkü adalet zaten sağlanmış olurdu.

Teoriden tekrar yaşamın gerçekliğine dönecek olursak, hukukun üstülüğü ilkesi tanımlaması da tam ve açık, net bir şekilde yapılmış bir ilke değildir. Hukukun üstülüğü <ı>Wikipedi’ye göre;

<ı>Devletin içindeki tüm mekanizmaların, önceden tespit edilmiş bazı kanun ve kurallar içinde işleyeceği anlamına gelir. Her devlet kurumu, anayasanın ve diğer yasaların tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Kimsenin bu görev ve yetkileri aşma, değiştirme gibi bir gücü yoktur. Hukuk, herkesin üstündedir ve dolayısıyla devlet "keyfi" değildir*** şeklindedir.

Wikipedi’den aynen aldığım yukarıda ki tanımlamanın açıkta bıraktığı bir sorun vardır. Evet, devletin keyfi olmaması için hukukun herkesin üstünde olması gerekir ama burada hukuku oluşturan yasaların kim tarafından ve ne şekilde belirleneceği sorusu açıklığa kavuşturulmamış bir sorudur. Açıkçası peki, yasalar yapılırken keyfi bir şekilde yasa yapılıyorsa o zaman ne olacak sorusu sorulmamıştır.

Geleneksel hukuk anlayışımıza göre hukuk kuralları devleti yöneten siyasal iradeler tarafından belirlenir. Bu da elbette ki onlara kendi hak ve görevlerini belirleyecek olan yasaları keyfi bir şekilde belirlemek özgürlüğünü vermektedir. Sorun da zaten işte tam da buradadır. Bir insanın, bir kurumun veya bir devletin kendi çıkardığı yasalara uygun davranması ve kendi çıkardığı yasaları istediği zaman değiştirebiliyor, kaldırabiliyor veya yerine yenilerini yapabiliyor olması hiç bir zaman devlet yönetiminde keyfiyeti ortadan kaldırmaz. Keyfiyetin ortadan kaldırılabilmesi için mutlak bir şekilde yasalara uygun davranmak zorunda olanları o yasaların gerek belirleniş şeklinde ve gerekse de denetleniş şeklinde her hangi bir hak ve yetkilerinin bulunmaması gerekir. Bir örnek vermek gerekirse son referandum sayesinde siyasi iktidarlar HYSK üyelerinin seçiminde eskisinden daha fazla bir şekilde söz, hak ve yetki sahibi olmuşlardır. Bu da elbette ki devlet yönetimindeki keyfiyet sorununu azaltmayacak aksine çoğaltacaktır.

Diğer taraftan da hukuk kuralları insanlar tarafından belirlendiğinde kendi görev ve yetkilerini de kendileri belirlemiş olurlar. Böyle bir durumda da o insanlar pek ala yasalarla belirledikleri görev ve yetkilerini yasalara uygun bir şekilde yerine getirseler bile o yasaları <ı>“keyfi” bir şekilde belirlemiş olacakları için devleti de sonunda <ı>“keyfiyet” özgürlüğü ile donatmış olurlar.

Wikipedi’nin yaptığı hukukun üstünlüğü ilkesinin tanımının benzerlerini birçok yerde bulabiliriz. Ama sonuç itibariyle yasa yapılışındaki keyfiyeti ortadan kaldırılmadıkça bütün kurumlarıyla devletin keyfiyeti ortadan kaldırılamayacağı ortadadır. Bu keyfiyet ortadan kaldırılmadığında da hukukun üstünlüğü ilkesi icat edilmiş ama henüz o ilkenin varlığını gerekli kılan ihtiyacı karşılayacak mükemmelliğe, gelişmişliğe, rasyonelliğe erişmemiş olur. Zaten şu anda dünyadaki durum da aynen bu vaziyettedir. Yani evet, hukukun üstünlüğü olarak ifade edilen ve giderek daha yaygın bir şekilde telaffuz edilen, benimsenen bir ilke vardır ama bugün itibariyle bu ilke kendisinden beklenen yararı sağlayacak işlevsellikte değildir. Diğer bir ifadeyle de henüz içi boş daha doğrusu doldurulmamış bir ilkedir, çünkü devlet yönetimindeki <ı>“keyfiyeti” henüz ortadan kaldırabilecek niteliğe sahip değildir. Basit bir örnek vermek gerekirse ABD başkanı Bush Irak işgaline belirli bir zorunluluk karşısında değil sonradan yalan oldukları kanıtlanmış olan gerekçelerle değil, çok daha farklı nedenlerle karar vermiştir. Bu devlet yönetiminde bir keyfilik değil de nedir? Üstelik ABD gibi bir ileri demokrasi ülkesinde ve hukukun üstünlüğünün büyük ölçüde sağlandığı düşünülen bir ülkede! Üstelik dönemin İngiltere başbakanı Tony Blair’in de Irak işgaline onay verirken ve bunu halkına anlatırken gerçek olmayan bilgiler verdiği de yine bir başka ileri demokrasi ülkesinde gerçekleştirilen ayrı bir keyfiyet örneği değil midir?

Devlet yönetiminde <ı>“keyfiyet” sorunu neden önemlidir? Önemlidir çünkü devlet öyle veya böyle birileri tarafından keyfi bir şekilde yönetildiği müddetçe o birilerinin çıkarlarına otomatikman alet edilecektir. ABD nin Irak işgali sayesinde silah endüstrisine büyük rant sağlanması örneğinde de olduğu gibi. İnsanoğlunun egosu kullanma hakkına sahip olduğu aletten çıkar sağlamak isteyecektir ve bu nedenle de devleti kendi ve yakınlarının çıkarlarına uygun bir şekilde yönetecektir. Kısacası devlet yönetimindeki keyfiyetin özü devlet yönetiminde yetkili kişilerin kendi görevlerini özgürce belirleyebiliyor olmalarıdır. Silah endüstrisine rant kazandırmak amacıyla devleti büyük mali külfet altına sokarak savaş ilan etmek keyfiyet değildir de nedir?

Devlet çatısı altında yönetilen halk kesiminin devlet tarafından kendilerine yüklenen görevleri koşulsuz bir şekilde yerine getirmek zorunda kalmalarına karşı devleti yönetenlerin kendi görevlerini özgürce belirleyebilmeleri de muhakkak ki toplumsal yaşamdaki adaletsizliğin temel nedeni olarak değerlendirilmek zorundadır. Çünkü devleti yönetenler ile devlet tarafından yönetilenler arasında bir ayrımcılığa, bir haksızlığa neden olunmaktadır ve bu da adaletsizliğin ortaya çıkmasına fazlasıyla yetmektedir.

Devlet yönetiminde keyfiyet sorunun ortadan kaldırılabilmesi için tek bir olasılık vardır ve o da devleti yönetmek <ı>“görev ve yetkisi” ne sahip bütün kurum ve kişilerin yasa yapma yetkisine sahip olmamalarıdır. Çünkü ancak böyle bir durumda, yani yasa yapma yetkisini devlet dışında ve yönetme, devletin nimetlerinden faydalanma olanakları olmayan tarafsız ve objektif bir kuruma devrettiğimizde en azından yasa yapma konusundaki keyfiyet ortadan kalkmış olacak ve geriye sadece devlet yönetimindeki yetki ve bu konudaki olası keyfiyet kalacaktır. Ancak ne var hukuki boşlukları olmayan, keyfiyete katı kurallar getiren bir hukuk belirlendiğinde ve devletin yönetiliş biçimi yargı mekanizması tarafından denetlendiğinde yönetimde ki keyfiyet olasılığı da denetlenebilir olacağı için devleti yönetenlerin keyfi bir şekilde yönetme riskleri de kalmamış olacaktır. Çünkü o risk sadece ve sadece devleti yönetenlerin aynı zamanda yasa yapma yetkilerine sahip olduklarında geçerli olabilen bir risktir. Buna karşılık yasa yapma yetkisi olmayan ve yasalara uygun bir şekilde yönetme zorunda kalan yöneticilerin keyfi davranabilme olasılıkları yoktur. Kaldı ki kendi belirlemedikleri yasalara aykırı yönetim sergilediklerinde yargı yolu açık olduğu için bu bile bir sorun teşkil etmeyecektir.

Yasa yapma yetkisiyle donatılmış yeni bir hukuk kurumun keyfiyeti teorik olarak elbette ki vardır. Ancak pratikte yasa yapma yetkisine sahip kişilerin yasa yapmak haricinde devleti yönetmek gibi bir yetkileri olmadığında yasa koyucuların devletin imkânlarından faydalanma olasılıkları da olmayacağı için devleti yönetenlerin hukuka uygun davranma zorunlulukları için gerekli koşullar yerine getirilmiş olur. Kısacası devlet yönetimindeki keyfiyeti ortadan kaldırmanın yegâne yolu yönetme yetkisi ile yasama yetkilerinin birbirlerinden ayrılmasıdır.

Güçler ayrımı ilkesinin benimsenme nedeni de aslında devlet yönetiminde sık sık rastlanan keyfiyet sorununu ortadan kaldırmaktı. Zaten oradaki temel amaçta <ı>“yasama, yürütme ve yargı” erklerinin birbirlerinden ayrılması ve her bir erkin otonom bir güce sahip olmasıydı. Ancak ne var bu güne kadar bilinen bütün devletlerde yasama ve yürütme erklerinin birbirlerinden ayrılmaları hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Çünkü demokratik parlamenter yönetimlerde gerek yasama ve gerekse de yürütme erkleri sanki ilahi bir yasaymış gibi ister istemez siyasi partilerin elindeydi. Meclis çoğunluğuna sahip siyasi parti otomatikman hükümeti de kurma hakkına sahip olduğu için yürütme ve yasama yetkileri de aynı siyasi partinin eline geçmekteydi. Diğer taraftan yasama ve yürütme yetkisine sahip olan güç artık kolaylıkla yargı mekanizmasını da <ı>“siyasallaştırabildiği” için güçler ayrımı ilkesinin de hiçbir zaman kayda değer bir fonksiyonu olmamıştır. Nasıl olsun ki? Devletin bütün güçleri aynı amaca hizmet ettikçe o güçlerin kaç parçaya bölündüğünün en ufak bir anlamı olmaz ki. En ilkel kabilelerden tutun en ileri demokrasilere kadar toplumları yönetme hak ve yetkisine sahip bütün siyasi yöneticilerin aynı zamanda yasa yapma yetkisine de sahip olmaları çok enteresan ve de enteresan olduğu kadar şüphe uyandıran, mide bulandıran bir paralellik değil midir?

Sonuç olarak gelişmiş batılı demokrasileri başta olmak üzere bu güne kadar dünyanın hiçbir ülkesinde toplumsal adalet tesis edilememiştir. Çünkü devleti yönetenler aynı zamanda da tabi olunacak hukuku da belirleme yetkisine sahip olabildikleri için ne bilinen asırlık güçler ayrımı ilkesi hayata geçirilebilmiştir ne de bu koşullar altında hukukun üstünlüğü ilkesinin işlerlik kazanması mümkün olabilecektir.

Adaletin tesis edilip edilememesi muhakkak ki para, pul sorunu değil her şeyden önce bir hukuk sorunudur. Çünkü önemli olan hukukun temel prensipleri ve de esasıdır. Eğer adaletin tesis edilmesini temel hedef olarak kabul eden bir zihniyetle hukuk kuralları belirlenirse buna uygun bir hukuk kurgusu geliştirmek hiç de zor değildir. Yok, ama amaç çalınacak minarelere kılıf uydurmak ise de bu sefer kılıf uydurmaya müsait bir hukuk kurgusu geliştirilir. Amaç statükonun devam etmesini sağlamaksa belirlenecek hukuk farklıdır, büyük kitlelerin alın yazılarını değiştirmek için ise belirlenecek hukuk farklıdır. Zaten her rejimin kendi hukuk anlayışını belirliyor olması da bilinmeyen bir gerçeklik değildir. Bilinmeyen tek şey, biz sade vatandaşların statükonun değişmesini, hukukun üstünlüğünün, güçler ayrımı ilkelerinin gerçekleştirilmesini, sağlayacak asıl ve gerçek devrimi yapmak isteyip istemediğimiz konusudur. Tabii ki o devrimin hedefi de devleti ele geçirmek değil, devleti yöneten seçkin sınıfın yasa yapma yetkisini elinden alıp o yetkiyi bu işin altından kalkabilecek, o bilgi birikimini geliştirebilecek, devleti yönetmek gibi bir işlevi olmayacak yeni bir hukuk kurumuna devretmek olacaktır.

Bu devrimi gerçekleştiremediğimiz müddetçe de hangi ilkeyi benimsersek benimseyelim devleti yönetenlerin, yasaları da belirleme hakları olduğu müddetçe devlet yönetimindeki <ı>“keyfiyet” sorunu hiçbir şekilde ortadan kalkmayacaktır.

Kısacası hukukun üstülüğü ilkesi toplumların geleceği ve adaletin tesisi adına <ı>“olmak ya da olmamak” demektir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Devlet yasa yapmasın diyorsunuz.O zaman yasaları kim yapacak?Bu çok derin içerikli makale gerçekten büyük bir emekle yazılmış.Sizi tebrik ediyorum.Ben bu konuda bir sistem oluşturduğumu düşünüyorum.Halk demokrasisi modeli bütün olumsuzlukları ortadan kaldırıyor.

Kerim Korkut 
 03.12.2011 22:38
Cevap :
Devlet etten kemikten bir canlı değil ki yasa yapsın. Siyasetçi yapınca devlet yapmış oluyor da bilim adamları yapınca olmaz mı? Önemli olan bilim adamlarından oluşan ve işleri sadece yasa yapmak olan bir meclis oluşturmak. Devlette o meclisin yaptığı yasalara göre yönetilirse hukukun üstünlüğü sağlanmış olmaz mı? Halk demokrasisi ile ilgili blogun varsa bana BlogNo sunu bildirirsen okur ve değerlendiririm. Sevgiler ve selamlar   04.12.2011 15:18
 

Kanun kime uygulanacaksa onayı da o vermelidir.Birileri yazıyor çiziyor,demokratik olmayan,asla halkı temsil etmeyen bir kurum tarafından çıkarılıyor ve bizler de içeriğini bile bilmediğimiz bu kanunlara eşek gibi uyuyoruz.Okuyun yazılarımızdaki "Halk Demokrasisi" ni kanun nasıl çıkarılırmış görün.

Kerim Korkut 
 03.12.2011 22:31
Cevap :
Kanun kime uygulanacaksa onayı da o vermelidir dediğiniz zaman hırsızlık suçu ile ilgili kanunu da ya malı çalınanın ya da hırsızın onaylaması anlamına gelmez mi? Kanunların amacı bence adil ve uygulanabilir bir toplumsal düzen kurulmasıdır. Yani kanunlar hepimizin ortak çıkarı için var olmalıdır. Buradaki sorun da şudur ki, hepimizin ortak çıkarını koruyan kanunlar daha doğrusu hukuk KİM tarafından formüle edilecektir? Bizzat halk tarafından mı, siyasetçiler tarafından mı yoksa bilim adamları tarafından mı? Şu anda hukuk siyasetçiler tarafından belirleniyor. Bu bence yanlış çünkü siyasetçiler tarafından belirlenen hukuk asla siyasetçilerin üstünde olamaz, siyasetçiler o hukuku kendi çıkarları doğrultusunda istismar ederler. Bu nedenle de ben hukukun devleti yönetme yetkisi olmayan bilim adamları tarafından belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Halk demokrasisi ve kanunları ile ilgili bilgim yok, bilemiyorum. Sevgi ve selamlarımla   04.12.2011 14:24
 

Devletin içindeki tüm mekanizmaların önceden tespit edilmiş kanun ve kurallar içinde işlemesi hukukun üstünlüğüdür tamam ama bu önceden tespit edilen kanun ve kuralların doğru,makul ya da adil olacağını nereden bileceğiz.Kaldırımdaki vatandaşa çarpıp ölümüne neden olan sarhoş sürücü 2 yıl hapis alıyor.100 kişiye sor 95'i onaylamayacaktır.Hukukun istediği kadar üstün olsun kanun ve kurallar yanlış.

Kerim Korkut 
 03.12.2011 22:25
Cevap :
Kanunların doğru, makul, adil olması ayrı bir sorundur, hukukun üstün olup olmaması ayrı bir sorundur. Ülkemizde ise ne kanunlar adildir ne de hukukun üstünlüğünden söz edilebilir. Sevgi ve selamlarımla   05.12.2011 13:35
 

Ortaya bir hukuk koyuyorsunuz.Örneğin şu anda ülkemizde var olan hukukun doğruluğu konusunda referans nedir?Hukuk kurallarının doğruluğunu hukuk adamları belirliyor.Yıllar ötesinden gelme,deneme,yaşama,bilgi ve tecrübelerden süzülme de var ama bu referanslar da beni ikna etmiyor.Yani bir hukukun doğru ve uygulanabilir olması için Bilgi ve kültür olarak belli bir yetişkinliğe gelmiş bir toplumun akıl süzgecinden geçmesi gerekiyor. Savunduğumuz "HALK DEMOKRASİSİ" yazılarımızda var.Hukuk Allah kanunu değil.Birileri şöyle olsun demiş. Tamam demiş ama ben niye kabul edeyim.Ya doğru değilse.Halk Demokrasisinde %76 onay barajı vardır.Halkın %76'sının kabul etmediği bir kanunu uygulayamazsınız.İşte gerçek demokrasi budur.

Kerim Korkut 
 03.12.2011 22:19
Cevap :
Halk Demokrasisi kavramı bana yabancı ve uygulamanın nasıl ulacağı belirsiz.Bir kanunun % 76 evet oyu alması son derece zor bir olay. Evet veya hayır oyu verilecek kanun önerisini kim yapacak? Bilgi ve kültür olarak belli bir yetişkinliğe gelmiş bir toplum diyorsun ama şu andaki toplumumuzun henüz ortalama 6 ncı sınıf seviyesinde olduğunu göz önüne alıyor musun? Mecliste her sene onlarca kanun çıkar ve bunların her biri için referandum yapmak mümkün müdür? Halk demokrasisi kulağaa hoş geliyor ama bunun uygulaması bana göre son derece zor. Sevgi ve selamlar   05.12.2011 13:33
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 83
Toplam yorum
: 1161
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 5446
Kayıt tarihi
: 08.10.06
 
 

Bir 3 Mayıs sabahı leylek getirdi beni dünyaya. Adetmiş, hemen ismimi dualarla kulağıma fısıldası..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster