Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mayıs '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
894
 

İntikam

İntikam
 

park


Park aynı park, ağaç aynı ağaç

Hani o çıkma teklifi aldığın çay bahçesindesin

Tek fark şimdi ağlıyorsun

Akasyalar çiçek açmış üstünde arılar vızıldıyor

Hüzünlüyken akasyalar bile ağır kokuyor

Her şey ağırken ayrılıklar ne de zor oluyor…

Böylesi anlarda en mutsuz insan sanırız kendimizi ya, gözleri yaşlı Serap’ta öyle harap olmuş hissediyordu kendini. Her zamankinden daha salaş gördüğü çay bahçesine etraflıca baktı. Ahşap kalaslarla yükseltilmiş giriş kısmı, sanki bir ağaç evin balkonuymuş gibi doğal ve sıcaktı. Eski Rum evlerinin üst katlarındaki büyük odalarında bu tip parkeler kullanıldığı geldi aklına. Sonra komşularının Kumkapı’daki evlerinde geçen çocukluğu geldi aklına, sonra ağlamak için bir neden daha oldu bu aklına gelenler. Şimdilerde insanların ne denli daha fazla kırıcı ve pis olduklarına ağladı biraz, sonra o günlerde az parayla ne çok mutlu olduklarına içlendi durdu.

Mekânın eski garsonlarından Şevki onu mahalleden de tanıyordu, Serap’ın neden ağladığını az çok tahmin ediyordu. Bir keresinde hiç sevemediği o kılkuyruk sevgilisi ile yaptıkları şiddetli kavgaya şahit olmuştu. O saçma televizyon kliplerindeki gibi birbirini iten çiftleri gerçek hayatta görmek ona komik gelmişti. Birkaç peçete ile ona yanaştı ve bir şey içip içmeyeceğini sordu. Kız aldı peçeteleri önce usulca ağlamaya devam etti sonra o uzaklaşınca hıçkırarak, hırpalanarak ağladı. Sonunda kurumuş göz pınarları ile hafif bir sızı durumunu özetleyen bir tablo gibi anlamsız bakınırken, iki çay ile Şevki geldi. Al iç sonrada anlat bakalım dedi.

- Keşke o kadar kolay olsa ağabeycim deyiverdi.

O zaman ben anlatayım sana dinle bir zahmet…

Burası kaç senedir var biliyorsun. Değişiklikleri hep beraber yaşadık, elbette sizler ne denli güçlüklerle buranın döndüğünü bilmezsiniz. Bizim patron Rahmi abi çok tatlı biridir, kimseleri üzemez, dürüst, çalışkan tam bir esnaftır. Yıllar önce eski tip bir mahalle kahvesi iken işler kötüleşince, burayı kafe havasına çevirme fikri üzerine varını yoğunu harcayarak, bu hale getirdi. Müşteriler hem rahat etsin hem farklı bir atmosfer yaratsın diye şimdi üstünde oturduğumuz bu ahşap platform için de banka kredisi kullanmıştı. Sigara yasağı ile birlikte diğer yaşam koşulları müşteriyi azalttı, daha ucuz mekânlara yöneldi insanlar, hatta masraf olmasın diye gezmelerini azalttılar. Kısacası borçları ödeyemez duruma geldi, bu ay ilk kez maaşlarımızı alamadık. Bu sabah koca adam ağlayarak geldi işyerine, evine haciz gelmiş. Ben karımın yüzüne nasıl bakacağım diyerek halen içeride ağlıyor. Ev karısının üstüne olduğundan onun üzerine çekmişlerdi krediyi, bankanın avukatı iki ay süre vermiş eğer düzelme görmezlerse evin satışı işlemlerine başlanacakmış.

Beterin beteri var edebiyatı yapıyor diye düşündü içinden, bir yandan da ona haksızlık ettiğinin farkındaydı. Sırf o yüzden ilgisine teşekkür edecek gücü toplayıp, kırık bir gülümseme ile hesabı istedi. Ona her zaman iyi gelen parkta gezinmeye başladı. Çocuk sesleri terapi gibi yumuşattı onu. Çağdaş Türkü grubunun bir şarkısında kullanılan çocuk sesleri uçuştu kulaklarında. Bir anda otuz yıl geriye ışınlanmış gibi tazelendiğini hissetti. O dönemde de onu üzen erkekler olduğu geldi aklına, ne değişmişti diye sordu kendine.

- Değişen neydi?

Aynı saf kız halen darbe yemeye devam ediyordu. Her seferinde daha güçlü, kurnaz olduğunu zannetse de yine kazığın büyüğü ona kalıyordu.

Bu durum artık çok sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Ne yapıp edip değişmesi gerekiyordu. Bankların birine oturdu, düşünmeye başladı. Onu terk ederken canını çok yakan erkeklerden bir şekilde intikam almak belki ona iyi gelecekti. Yapamazdı ki…

Hep durgun bir hayatı olmuştu. Duru ve dingin bir yaşam ona yetiyordu. İlk kez böylesi bir öç duygusu ile dolu oluşu ürkütücüydü. Kendini tanımakta zorlanıyordu. Bir yandan da içini karıştıran bir keyif onu bunları düşünmekten alamıyordu. Sinsi surat ifadesini büfenin camekânında gördüğünde, kurt kadın mı oluyorum diye gülmek bile ona iyi gelmişti.

Hemen evine gidip bir liste oluşturmalıydı, bunu yaparken acele etmemeli ve mutlaka doğru sıralama ile işe başlamalıydı. Çok önemli işleri olduğunda hep yaptığı gibi salonun sokağa bakan köşesindeki camın önüne çekti en sevdiği berjer koltuğunu. Kadife kaplatacağı zaman kumaşını aradığı Osmanbey’de azınlıkların dükkânlarını gezerken ayaklarına kara sular indiği geldi aklına. Aynı yeşili tutturmak çok zor olmuştu.

Anneannesinin tek yadigârı koltuğun bulunuşu da kendisi kadar orijinal olmuştu. Ölümünün ardından tam on yıl sonra bile herkesi şaşırtabilen bir kadındı anneannesi. Kendi yaşıtı- ki eski sevgilisi olduğu söylenen- avukatı Sabri Bey bir gün hepsini toplayıp herkesin huzurunda bir zarf açmış ve okumuştu. O güne dek kimselerin bilmediği bir yazlığının olduğu öylece ortaya çıkmıştı. Karamürsel sahilinde bahçeli bir ahşap evmiş bu, evi bir hayır kurumuna bağışlamış olması bazılarınca üzüntü ile karşılanmıştı. Serap içinde bu koltuğu miras bırakmıştı. Neden on yıl sonra açıklandığı ise ilk anda anlaşılmamıştı ama hayır kurumuna kalıyor oluşu için çıkacak kargaşaya önlem alacak kadar zeki bir kadın olduğu anlaşılıyordu. Kardeşi Murat’a bir ahşap divan bırakmıştı. Kuzeni Pervin’e bambudan bir masa, birkaç biblo sütannesine ve diğer tüm eşyalarda avukatın kendisine bırakılmıştı. Bu durum oranın bir aşk yuvası olduğu esprilerine yol açmıştı ama Serap’ın umurunda değildi, hatta çokça romantik geldiğini söylemekten de çekinmiyordu.

Koltuğunun hemen önüne hani şu adı bile çokça sempatik fiskos masasını çekti. Akşam lanet olası sevgilisi- ki eski denebilir artık- için yaptığı üzümlü kepekli un kurabiyelerinden koydu bir tabağa. Filtre kahvesini hazırlıyordu bir yandan da. Bir anda kendini mutfak balkonundaki menekşelerle konuşurken bulmuştu. Bunu yapan annesi ile geçtiği dalgalar geldi aklına, bu bile ağlamak için yeterliyken radyoda duyduğu şarkı da acıttı canını. Neşet Ertaş söylüyordu ‘Yazımı kışa çevirdin’ bu kadar sade okuyup bu denli etkili olabilen bir ozan daha tanımamıştı Serap. Üç yıl önce yitirdikleri annesinin adıydı Leyla, her şey daha fazla ağlaması için üstüne geliyordu bugünlerde. Türkü bitene kadar ağladı, kıpırdamadan anası Leyla gibi okşadı menekşeleri, sardunyaları- ki çok farklı kokutur okşandığında sardunya yaprağı- bir kez de bunun için ağladı ve artık yeter deyip doğruldu. Sanki bir film fragmanı kadar şekilli olmuştu kalkışı, içinden umarım bu doğruluş bu denli ivmeli devam eder dedi kendine.

Belki de kendine verdiği sözlerin en güçlüsüydü bu…

Akşam ezanı uzaktan hafif gelirdi, o akşamki hafif rüzgâr pencerenin tülünü dalgalandırıyordu. Akşam işten yorgun gelip bu köşede dinlenmeleri burayı çok sevmesini çabuklaştırmıştı. Sokak lambasının nostaljik görüntüsü geceleri oluşan manzarasını güzelleştiriyordu. Televizyon alışkanlığı pek yoktu Serap’ın, daha çok gazete, kitap okuyarak vaktini değerlendirmeye çocuk yaşta alışmıştı. Ondandır ki erken yaşta yakın gözlüğü kullanmak zorunda kalmıştı. Özenle taktı gözlüğünü, gazetesini üstünkörü inceledikten sonra kâğıt kaleme sarıldı. İlkokulu hemen geçip, liseden başladı ama pek birini bulamadı. İlk kazığını üniversitede yediğini hatırladı.

İlk büyük aşkı Ömer kara yağız, hala aklını başından alan o çapkın delikanlı geldi sıranın başına yerleşti. Yanına tarih düştü 1985 iyi hatırlıyordu bu tarihi ilk deneyim ne de olsa unutulmuyordu. 1985–1987 bir mezar taşı tarihi gibi durdu kâğıdın bir köşesinde. Ömer Temrin yazdı koca harflerle yanına en önemli özelliği bölümüne sahtekâr diye yazdı.

Ciddi olmayanları hiç listeye almamaya karar verdi. Sadece büyük kazık yediklerini yazacaktı. Bir çırpıda içinden saydığında beş isim geldi aklına. Alt alta sıraladı isimleri yanlarına da en önemli özelliklerini yazdı.

Ömer Temrin 1985–1987 sahtekâr

Necip Akiloğlu 1999–2000 gizemli

Salih Kalkan 2000–2003 aptal

Kutluhan Bal 2005–2006 serseri

Bülent Tümkaya 2009–2010 romantik

Listede on küsur senelik bir boşluk olması şaşırtıcı gibiydi. Ancak okuldayken yaşadığı travmanın ne denli büyük olduğu göz önüne aldığınızda, bu süreyi normalleştirecek bir bakış açısıyla donanırsınız.

Elbette bu arada birkaç küçük sevgili edinmişti. Ama erkeklere güvenilmeyeceğini acı bir şekilde öğrendiğinden, yeni ciddi ilişkiler için biraz büyümesi gerektiğine inandırmıştı kendini.

Bunlardan bir kısmına ulaşması çok kolaydı. Hatta Necip halen arada onunla yeniden başlamak için girişimde bulunuyordu. Ama Ömer’i görmeyeli yirmi sene oluyordu.

Kafası bu kadar karıştığında hep yaptığı gibi kız yurdundan beri arkadaş oldukları Betül’ü aradı. Telefona hiç sevemediği pislik kocası çıktı. Şu an, hiç utanmadan sarhoşluğunu bahane edip kendine sarkıntılık yapan bu adi yaratığın sesini duymak için ne kötü bir vakit diye düşünüp kapattı telefonu. Cebinden aradı Betül’ü saatin geç olduğuna aldırmadan arayabileceği yegâne kişi oydu. Yarım saat içinde gelmişti bile. Evde koparılan büyük bir çıngar arkası küçük kırgınlıklar bırakmak onlara hiç yabancı şey değil aslında. Önceleri defalarca gelip Serap’ta geçirdiği gecelerde Betül’ü daha iyi tanıma fırsatı bulabilmişti. Gençlik yıllardakine uymayan, onu kızdıran özelliklerine de alışmıştı, bu durum ilişkilerinde olgunluğun getirdiği sakinlikle, tadı damakta bırakacak törensel sabahlama sohbetleri yaşamalarını sağlamıştı.

Bülent’le yaşadığı son haftayı özetlediğinde, usturuplu küfürlerle bir güzel kalaylanan eski sevgilisine- ne çabuk alışmıştı bu duruma- acıdığını fark etti. Sonra da planını açıkladı ve Betül gülmeye başladı. Bu çok kötü olmuştu çünkü onun bu bazen bayan kahkaha bazen de Değerli-eski bir çizgi film kahramanı köpek- gibi gülme krizleri çok uzun sürerdi. Sonunda da sinirleri bozulduğundan ağlayarak uykuya dalardı. Bir ara boğulacağını sanıp telaşlandı ama neyse ki sonra ağlamaya başlamış ve dizine uzanmıştı bile. Bu arkadaşım benim saçımı anam gibi okşar mısın yalvarmasıydı, iyi bildiği bir açlıktı bu Serap’ın. Can kardeşinin saçlarını çok severdi Serap, kıvırcık ve kızıl oluşuna bayılırdı. Halen yeşil sabunla saçını yıkayan kaç kişi kalmıştır bilinmez ama Betül onlardandı. Okşadıkça eskiye götüren bir koku yayıldı, dizinde uyuyan kendi oldu, saçını okşayan Leyla Sultan. Çok küçükken yitirdikleri babası annesine öyle dermiş. Leyla Sultan adına yakışır güzellikteymiş o vakitler. Zifir düz saçlarıyla, belirgin yüz ifadesiyle kimi zaman korkutucu, kimi zaman anaç bakışlarıyla tüm sevgisini çocuklarına vermiş bir daha da evlenmemişti. Bunun ne kadar iç burkan bir durumdur yaşamayan anlamaz. Kendini yaşayamayan evli kadınların çoğunlukta olduğu kabulü bilinen bir şey ancak kocası öldüğünde kadınlığını da öldürenler pek göze çarpmazlar. Onların yaşadığı fırtınaların içerlerindeki tahribi tahmin bile edemeyiz. Çok isteyip de çocuk sahibi olamayanları kolay anlarız da, çok isteyip de tekrar hayata dönemeyenlerin dertleri umurumuzda olmaz.

Serap dalmış yıllar öncesinde gezinip dururken Betül uyanmıştı.

—Gülmeden nasıl konuşacağımı bilmiyorum ama seni anlamakta zorluk çekiyorum. Böylesi saçmalıklarla geçirecek vaktimiz yok bizim kızım. Ne olacak yani bulsan o adamları, de ki öç alsan ne olacak. Onların ders alması ise bu mümkün mü? Senin içinin soğuması ise sorun, bunun çözümü başka.

Dostunun bu denli soğuk oluşu önce çok üzdü onu. Suskunlaştı, gidip bir bira açtı kendine. Serap her kızdığında, tepki vermeden önce susar ve düşünürdü. Bu onun gereksiz çıkışlar yapmasını engelleyen bir taktikti, her zaman da işe yaramıştı. Balkonda birasını içerken sarıldı ona Betül. Ağlaştılar beraber, hiç konuşmadan iletişim kurabilmek ne denli kıymetlidir bilirsiniz.

Bana yok mu bira diye saçını çekiştirdi arkadaşının, gülümsetene kadar da şirinlikler yapmaya devam etti. Hiç sevmediği halde sırf Serap gülsün diye ona Sibel Can taklidi bile yaptı. Sonra da konuşmaya devam ettiler.

Üçüncü biradan sonra Betül’ün peltekleşen dili dönmez hale gelmişti bile.

—Ayakta daha dik durmak, güzelleşmek, yeni kıyafetler, yeni hedefler her bunalımda olana iyi gelebilecek şeyler. Klasik ama tek yapılacak şey bu. Kin, nefret, öç bize göre şeyler değil hayatım.

Betül sesi çok hoş bir kadındı. Şimdilerde günde iki paket sigara içtiğinden yıpranmış olsa da dinleyeni mest eden, buğulu bir serpinti gibi bağrınıza oturan bir sesi vardı. Böylesine bir ortamda ona şarkı söyletmeyecekte ne yapacaktı. Gecenin bir yarısı olduğuna aldırış etmeden önce bir uzun havayla başladı. Kendi Niksar’ın bir köyünden olduğundan oralardandı ezgi. Sonrada Zülfünün ‘Nefesim Nefesine’yi söyledi. O kadar tazeydi ki acısı Serap’ın şarkının içine girdi, kayboldu. Ayaküstü duramam seni gördüğüm yerde- bölümünde ağlamaya başladı. Bu kez ağlaması şu anki durumu için değildi, o Bülent için böyle hissetmemişti hiç böylesi bir sevdaya olan özlemi için ağladı. Şarkı bitince balkona çıkıp sigaralarını yaktılar. Bir yandan biralarını tokuştururken, bu saate göre yüksek sayılacak kahkahaları ile moral buluyorlardı.

Sokaktan sarhoş naraları gelmeye başladı. Eğilip baktılar, bir adam anlaşılmayan cümlelerle bir şiir okuyordu. Arada bir iki kelimeyi anlar gibi oluyorlardı hepsi o, gerisini anlamak mümkün değildi. Üstat Atila İlhan’ın en sevdiği şiirini okuması ne güzel bir tesadüf diye düşündü. Sarhoş bağırmaya başladı yine.

Zilzurna sarhoş sokakta bu saatte bağıran bu adam Bülent’in ta kendisiydi.

Öyle hepinizin ilk aklına geldiği gibi -tüm mahalleye rezil oldu kadın- fikri hiç umurunda değildi ikisinin.

Güneşi tutacağız diye başka bir şiire geçti, yarım yamalak ve ölçüsüz bağırarak göreceksin deyip duruyordu. Daha fazla beklemeden aşağıya indi ağzına gelen tüm küfürleri yüzüne boca etti. Çok sarhoş Bülent diz çöküp ağlamaya başladı. Serap ne yapacağını bilemedi, kaldırdı onu ayağa şimdi git söz yarın konuşacağız dedi ama dinleyen kim. Bela olmuştu yokluğu da varlığı da dert olmuştu. Bir yandan da gizli bir haz duyuyor ve böyle düşündüğü için kendine kızıyordu. Betül olmasa bu piyesi uzattıkça uzatabilirdi. Karşı parkta yüzünü yıkayıp banka oturttu onu, yanına ilişti. İlk kez ağlıyordu Bülent, ilk kez insan oluyordu belki de. Kara dik bakışları yerle bir olmuş, hatasından boynu bükük bir erkek çocuğuna dönmüştü. Serap ilk kez ona acıyordu, ilk kez asıl istediğinin baba figürlü güçlü bir erkek olmadığını anlıyordu.

Bülent’in bu insan hali çok hoşuna gitmişti onun,

Sıcak ve gerçek olan bu muydu?

Park aynı park, gece bir farklı gece

Kadınlığının en zayıf köşesindesin

Tek fark şimdi kendine güveniyorsun

Akasyalar ne de güzel kokuyor

Bak işte yine gülümsüyorsun

Mayıs 2010

Nadir

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ne yalan diyeyim ben gülemedim kardeş...

DERİN, SADE VE KARIŞIK... 
 07.05.2010 14:28
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 70
Toplam yorum
: 38
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 397
Kayıt tarihi
: 02.11.09
 
 

Gençliğime kadar İskenderun'daydım, sonra Yıldız Teknik'te İnşaat Mühendisliği okudum fakat o mesleğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster