Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ekim '17

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
777
 

Küba Gezi Notları (Havana)

Küba Gezi Notları (Havana)
 

havana / devrim meydanı


Meraklısına notlar;

1 € = 1,03 CUC ( Cuba Convertible Peso )

1 CUC = 25  CUP ( Cubana Peso )

Eğer dolar bozdurursanız, % 10 ceza kesintisi yapılarak CUC alabilirsiniz.

Casa particular; 25-35 CUC arası, oteller 40- 150 CUC arası değişiyor.

Konaklama;

Havana Konaklama ; Carcel ( Capdevila ) 156 Prado y San Lazaro Habana Vieja  35 CUC

Santa Clara Konaklama; Hostal Buena Vista, Calle Maceo 335    25 CUC

 

HAZIRLIK:

Küba, hep ertelediğim, gitmekte ayak sürüdüğüm bir ülke idi. Kentlerinde, sokaklarında bir gezgin gibi değil de bir turist gibi dolaşıp, hakkındaki tarafgir veya eleştirel  bilgilerden öte fikir sahibi olamayacağım endişesi  yaşıyordum.

Fakat, Obama’nın 2016 Mart ayında yaptığı  Küba ziyaretini dikkatle izliyordum. Raul Castro’nun, Obama’nın omuzuna koymak istediği koluna mani olması nedense bende Küba’ya gitme isteği uyandırdı. Seksensekiz yıl sonra bir A.B.D Başkanı  bu ülkeyi ziyaret ediyordu.  Basında çıkan yorumlar, Küba’nın A.B.D’ye dolayısıyla Küresel Sermaye’ye teslim olacağı konusunda adeta birleşiyordu.

Dayanamadım, yaptığım araştırmalarda en ekonomik uçak biletini Aeroflot’ta bularak, 29 Ağustos’ta eşimle birlikte Havana’ya götürecek Moskova aktarmalı uçak biletlerini aldım. 1218.95 € tutan bedelini (o günün kuru itibarı ile 4049.46 TL) dokuz taksitte ödeyecektim. 13 Ocak 2017 tarihinde gidecek, 02 Şubat 2017 tarihinde dönecektik.

Ardından konaklama imkanlarını araştırmaya başladım. Küba’da Casa Particular denilen bir uygulama yoğun olarak kullanılıyordu. Küba’lı aileler, devletin kontrolunda evlerinin bir veya iki odasını turistleri ağırlayacak şekilde tefriş ediyorlar ve ülke çapında yaygın internet siteleri aracılığı ile rezervasyon yapıyordu. Bunlar o kadar çoktu ve aynı yerleri pazarlıyorlardı.

Küba’ya fotoğraf turları düzenleyen bir arkadaşımı arayarak bu konuda yardım rica ettim. Havana’ya gittikleri zaman kaldıkları casa’nın sahibinin email adresini verdi. Gidiş tarihine göre Havana için bir program yaparak Federico Llanes’in adresinden yazışmaya başladık ve geceliği 35 CUC (bunu detaylı yazacağım, şimdilik  CUC= € gibi kabul edin. Federico’nun yeri çok merkezi idi. Central Havana’nın göz bebeği, muhteşem İspanyol mirası Prado’nun hemen köşesinde Carcel sokağının başında idi. Adını da yazayım (gerçi daha sonra beş gece kaldığımız bu casa’nın olumsuzluklarını da yazacağım.) Vista Al Prado. 13-14-15-16-17 Ocak ve dönüş günümüzden önceki gece olan 1 Şubat için toplam altı gecelik rezervasyon yaptırdım. Hatta, Jose Marti Havaalanında shuttle bus olmadığını bildiğim için taksicilerle boğuşmamak için, bildiği bir taksicinin bizi almasını istedim, bunun için de 30 CUC ödeyecektim.

İkna olması, gezgin olduğumu anlaması ve programımdan vazgeçmeyeceğime inanması için de, gezi yazılarımı paylaştığım blog’umun verdim.

Konaklama da ilk adımı halletmiştim, Küba’nın diğer kentlerinde  ( Varadero haricinde ) zorlanmadan casa particular bulacağıma inanıyordum.

Sırada, Küba’da gezgin olmanın en zor yanı olan şehirler arası ulaşım vardı. Yerel halk Omnibus’larla seyahat ediyordu. Turistler için Viazul otobüsleri vardı ve internet üzerinden rezervasyon sistemi çok sağlıklı çalışıyordu. Kentler arası hatlarda günde ya bir, yoğun hatlarda ise iki otobüs hareket ettiğinden yer bulamama endişeleri doğuyor ve yabancılar Viazul terminallerinin hemen yanında mevzilenen taksicilerin fahiş fiyatları ile veya Carro denilen, 1950-55 model her an arıza çıkarıp yolda kalan eski otomobillerle dolmuş yaparak gitmek mecburiyeti doğuyordu.

Bu nedenle banka kartımla ( kredi kartımı özellikle kullanmadım ) gitmeyi planladığımız tüm hatların ( Pinar del Rio – Vinales arası hariç ) rezervasyonlarını yaptım ve hemen yazıcıdan çıktılarını aldım. Küba, turistlerden para kazanmayı ilke edinmişe benziyor, hatta eşime sık sık,”  Küba’lı sosyalistler, kapitalistlerden böyle intikam alıyor olmalılar ama arada olan bizim gibi garibanlara oluyor “ diye espri yapıyordum.

Viazul için ödediğim bedeller şöyle:

Havana – Santa Clara          18 CUC

Santa Clara – Camaguey     15 CUC

Camaguey -  Trinidad          15 CUC

Trinidad – Cienfiegos            6 CUC

Cienfiegos – Varadero         16 CUC

Varadero – Pinar del Rio     16 CUC

Daha önce yazdığım gibi Pinar del Rio ile Vinales çok yakın olduğu için belki Carro’larla gideriz düşüncesi ile bilet almamıştım. Diğer hatların bilet bedeli  172 CUC’a yani yaklaşık 670 TL’ye mal olmuştu.

Ülkemizde yaşanan iç ve dış gelişmeler karşısında paramızın değeri büyük ölçüde düşüyor, neredeyse, zararın neresinden dönersek kârdır düşüncesi ile gezimizi iptal noktasına kadar geliyorduk eşimle. Her gün için, 100 CUC harcayacağımızı varsayarsak 2000 CUC yapıyor ve gezinin maliyeti 13000 TL. Yi buluyordu. İlk gezi projesi kafamda gelişirken, Küba’dan sonra uçakla Cancun’a yani Meksika’ya Yucatan Yarımadasına geçip, aeki Maya kentlerini de gezmeyi düşünüyorduk. Hesaplar neticesi gözümüz korkmuş ve sadece Küba’yı gezmekte karar kılmışken, giderek Küba maliyeti bile ürkütmeye başlamıştı bizleri.

Sonunda, ne olursa olsun gitmeye karar verdik. Kışın, pek çok talebimizden hatta ihtiyacımızdan vazgeçer yahut erteleriz diye düşündük.

Ardından, bilgi derlemeleri başladı. Geçliğimde okuduğum Che Guevara’nın “ Savaş Anıları “ kitabını buldum kitaplığımdan ve tekrar okumaya başladım. İnternet üzerinden gezeceğim yerler ve kentler ile Küba tarihi ile bilgileri almaya ve kopyalamaya başladım.

 

10 OCAK  2017  ( FETHİYE  -  İSTANBUL)

Günler su akıp geçti ve İstanbul’a gidiş tarihimiz olan 10 Ocak günü geldi. İki gündür İstanbul’da yağan yoğun kar nedeni ile buradaki havaalanları felç durumda. Uçuşların tamamı iptal neredeyse. Dalaman Havaalanının kapalı olduğu yazıyor, bizi götürecek olan Pegasus uçuşunun iptal olduğunu yazıyor Dalaman Havaalanı’nın sitesi. Pegasus’un İstanbul ofisini arıyorum. Dalaman’a gelecek olan uçağın normal saati olan 14.55’de kalkacağını, iptal veya rötar olmadığını söylüyor telefondaki kız. Dalaman Havaalanı’na götürecek Havaş ve Muttaş servislerini arıyorum, uçuşlar iptal olduklarını söylüyorlar.   Korkunç bir koordinasyon problemi var.       Uzun lafın kısası, tüm taraflarla saatlerde telefon görüşmeleri sonrası, Dalaman Havaalanı sitesindeki iptal yazısını kaldırtıyor, Havaş ve Muttaş’ın seferlerini başlatmayı başarıyorum.

Gözüm bulutlarda, zaman zaman sulu kar yağıyor, bazen dolu ve yağmur. Sat 12.00’de çantalarımızla evden çıkıp, Havaş durağına yürürken, hava insafa geliyor ve yağışsız bir yürüyüşle durağa geliyoruz. Ardından, felâket bir dolu yağışı başlıyor, saçakların altına sığınarak çantalarımızı sırılsıklam olmaktan kurtarıyoruz.            

Uçağımız geliyor, saatinde kalkıp, saatinde Sabiha Gökçen Havaalanı’na iniyor. Kar nedeniyle okullar  ve resmî daireler  tatil, yollar boş. Belki de ilk defa rahat bir yolculukla Bakırköy’e geliyoruz.

 

12 - 13 OCAK 2017  ( İSTANBUL  -  MOSKOVA  -  HAVANA )

Malûm, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, yurt dışına kaçma telaşı başladı. Bu kaçan Cemaatçilerin çoğunda yeşil pasaport var. Bu nedenle, yeşil  pasaportu olanlar, sürekli büyüteç altında. Havaalanlarında özel GBT masaları kuruldu. Uçuş bileti ve kimlik bilgileri veriliyor, GBT yapıldıktan sonra, biletin üzerine “ görülmüştür “ mühürü vuruluyor ve bundan sonra Pasaport Polisinin önüne gidip çıkış yapılabiliyor.            

Moskova uçuşu, sabah 02.40’da, gündüz havaalanınna gidiyorum. Aeroflot bürosu kapalı, tam dönerken bir genç açıyor ofisi. Bana e bilet vermesini rica ediyorum. Uçuşa, yaklaşık ondört saat olmasına rağmen, üşenmiyor, e biletlerin çıktılarını veriyor. Kimliklerimle GBT polisine gidiyorum. Sorgulamadan temiz çıkıyoruz ve e biletlerin üzerine “ görülmüştür “ damgasını basıyor. Artık, gece yarısı kuyruklarda koşturmaya gerek yok, çantalarımızı teslim edip elimizdeki belgelerle pasaport polisine gidebileceğiz.

Saat 23.00’de havaalanındayız. Sabahki kalabalık yok. Uçak düşürme olayından sonra Rusya ile gelişen gerginlik sonrası bizim yeşil pasaportumuzu tanımaz oldu Rusya. Terminal değiştirmemek ve  yirmidört saati geçmemek kaydı ile transit vize istemiyorlar. Burada sorun yok, ancak, aktarma için  bir saat yirmi beş dakika zaman var. Küçük bir terslikte ve gecikmede sorun yaşayabilecek olmanın endişesini taşıyorum.0.40’da kontuar açılıyor, çantalarımızı veriyoruz. Az sonra, korktuğum başıma geliyor, panoda uçağın tam birbuçuk saat gecikmeli kalkacağı yazıyor. Ee, bakalım başımıza neler gelecek.

Saat 04’de Moskova’ya havalanıyor rahat bir yolculukla 07’de Sheremetveva Havaalanına iniyoruz. Ön sıralarda oturduğumuz için, ilk inenlerden oluyoruz, koridorlarda “transfer desk“ arıyorum gözlerimle. Resmi elbiseli bir kadın, elinde SU 150 Havana kartı ile inen yolcuları karşılıyor. Yanaşıyorum, isimlerimizi soruyor, listede eşimin ve benim ismim yazılı.  Hızlı adımlarla transfer desk’e yönlendiriyor,  x-ray’den geçiyoruz. Başka bir görevli kız karşılıyor bu kez, koşar adımlarla asansöre bindirerek 320 nolu kapıya yönlendiriyor. Hafif bir maratonla, kapıya ulaşıyor, körükten koşarak geçip, A330-300 tipi Airbus’a kavuşuyoruz. Daha doğrusu o bize kavuşuyor vce kavuşur kavuşmaz da hareket ediyor devasa uçak.

Piste ilerlemeye başlayınca gözüm korkuyor, zira, tekerlekler döndükçe her tarafından gıcırtılar yükselmeye başlıyor. 08.20’de tekerlekler pistten yukarı kalkınca gıcırtılar kesiliyor ve tam onüç saat sürecek yolculuğumuz başlıyor.

Hostesin verdiği göz bandını takıp, uyanıp uyanmakla onüç saati geçirmeye çalışıyorum. Moskova’dan ayrılırken sabah olmuştu. Küba, sekiz saat geride. Gelecek olan zamana ilerliyoruz   hızla ve aydınlık yerini gelecek güne kadar karanlığa bırakıyor.

Hareket edeli dört saat oldu, zaman zaman uçaktan gelen ürpertici seslerle tedirgin ilerliyoruz. Aeroflot uçaklarının eskiliği hep söylenir, ama; Airbusların, hele böyle uzun uçuş uçaklarının bunca yıpranmış olması hiç de yakışmamış Aeroflot’a.

Bir ara önümdeki ekrana bakıyorum. Grönland’ın üzerinde uçuyoruz. Moskova’dan  kuzey-batı yönünde ilerleyerek Kuzey Atlantik Okyanusunun da kuzeyinden Grönland üzerinden Kanada topraklarının üzerine geldik. 5.5 saattir uçuyoruz, daha yolun yarısına gelemedik.

Türkiye saati ile 16.20, Havana’da 08.00  ve ben ömründe ilk kez on saat içinde iki kez güneşin doğuşunu görüyorum.

Hudson Körfezi’nin üzerindeyiz şimdi. Altımızda sonsuz uzanan donmuş denizin buzullarına, doğan güneşin kızıllığı vuruyor. Göz alabildiğince uzanan, 1230000 km2 bir alana yayılmış Hudson Körfezi yılın çoğu zamanında böyle buzlarla kaplı oluyor. Bu saatlerde ruhumda kıpırtılar yaratıyor, çok eski yıllarıma, gençliğimin kitaplarına, daha doğrusu Jack London’un bu coğrafyada yazdığı kitaplarına götürüyor beni.

Hudson Körfezi’nin batısında uzanan Yukon nehri, Klondike ve daha batısında Alaska topraklarında altın arayıcıları ile doğanın öldürücü koşulları ile mücadele eden Jack London, gençliğimde rüyalarıma giren en güzel hikâyelerini, şimdi üzerinde uçtuğum bu topraklarda yazmıştı. Vahşetin Çağrısı, Ateş Yakmak, Bin Düzine Yumurta gibi bu yılların en unutulmaz hikâyeleri ile Jack London’u kalbime sökülüp atılamayacak perçinlerle mimlemişti.

Superior Gölü üzerindeyiz şimdi, Kanada’nın Ontario bölgesi ile A.B.D’nin sınırları buradan geçiyor. Minnesota, Michigan ve Wisconsin Eyaletleri uzanıyor kilometrelerce aşağıda. Superior Gölü de Hudson Körfezi gibi donmuş, yukarıdan pamuk gibi uçuşan bulutların arasından, ürkütücü bir görüntüsü var.

Ohio Nehri uzanıyor bir çizgi gibi. A.B.D’nin 1600 kilometrelik uzunluğu ile pek çok eyaletinde ulaşım ve ticari imkanı sağlayan bu nehir, Kızılderili yerleşimlerinin keşfedilip tarûmar edilmesinin de günahını taşımakta halâ. Ohio nehri kıyılarında Kızılderili kabilelerinin yerleşimlerini, duman tüten ocaklarını, totemlerini, analarının, kız kardeşlerinin adlarını verdikleri dağları, pınarları düşünüyorum, şimdilerde sanayi atıkları nedeniyle kirlilikten perişan olmuş nehrin  10 kilometre yukarıdan çizgi halinde uzanan pırıltısında.

Küçük çocuklar jet llag semptomları, hemen hepsi ağlıyorlar. İki saat var derken zaman yine akıyor ve sadece onbeş dakika rotarlı olarak, saat 13.00’de iniyoruz Havana’nın Jose Marti Havaalanına.

Uçaktan ilk inenlerdeniz yine. Pasaport polisi, ne Küba Konsolosluğundan aldığım yeşil pasaportun vizeden muaf olduğuna dair yazının çıktısına bakıyor, ne de ( okuduklarıma göre bazı yolcuların seyahat sigortalarını kabul etmeyip, Küba’nın ulusal sigorta şirketi Asistur’a  yönlendirip tekrar sigorta yaptırıyorlardı. ) seyahat sigortasına. Neredeyse jet hızıyla geçiyoruz pasaport kontrolundan. Ama, benim pasaporta giriş damgası vurulmuyor bu hız içerisinde, eskiden yapıldığı gibi ( Amerika’nın tepkisini önlemek için ) küçük bir kağıt da yok elimde bu ülkeye girdiğime dair. Yani, Küba’da illegal giriş yapmış biri olarak dolaşacağım anlaşılan.

Bagaj bandında çok bekliyor, bir ara transferdeki gecikme nedeni ile bagajlardan umudu kesiyoruz. Biz kendimizi zor atmıştık uçağa, valizlerimizin aktarılmış olması gerçekten mucize olur. Havana’da en büyük sorun, valizlerin uçaktan çıkmaması. Çok kişi bu sorunu yaşıyor. İlki göründü bantta, ardından diğeri de geliyor. Tamam, Küba’ya kazasız belâsız başlıyoruz.

Federico’nun yollayacağı şoför, elinde isimlerimiz yazılı kağıt ile bizi bekleyecekti. Onca kaos içinde bakıyoruz, bizi arayan soran yok. Bir müddet bakındıktan sonra, kendi başımızın çaresine bakarız diyerek dışarıdaki Cadeca  ( Casas de Cambio )kuyruğuna giriyorum. Cadeca’lar tüm Küba kentlerinde bulunan döviz buraları. Bundan sonra, sıklıkla gireceğimiz kuyruklardan biri bu Cadeca’ların kuyrukları olacak.

Yaklaşık bir saat sonra sıra bana geliyor ve 200 € bozuyorum. Burada 1 €= 1.02 CUC. 50 € luk da, Cubana Peso ( CUP ) alıyorum.

KÜBA’DA PARA KAOSU:

Şimdi Küba’da kullanılan para meselesine geleyim. Buralara gelmeden önce, eşimle, internetten CUC ve CUP’un banknot ve madeni paralarının resimlerini bulmuş ve ezberlemiştik. Alışana kadar da, birbirimize dikkat etmemiz konusunda anlaşmıştık. Zira, herhangi bir kurnazlıkta veya hatada tam 25 misli küçük değerli para alma ihtimalimiz vardı.

Aşağıdaki yazı, bu konuda bizi yeterince aydınlatacaktır umarım.

Küba'da iki çeşit para var. Birisi moneda nacional (ulusal para), diğeri ise peso convertible (çevrilebilir peso - CUC). CUC, aslında uluslararası piyasalarda doların fiyatına endekslenmiş durumda. Ve normal pesonun 25 katı. Yani, Küba'da sık sık görebileceğiniz para değiştirme bürolarından birisine giderek, 24 pesoya 1 CUC alabilir, ya da 1 CUC'unuzu 25 pesoya bozdurabilirsiniz.

Küba'da bazı dükkanlarda CUC ile, bazı dükkanlarda ise peso ile satış yapılır. Örneğin fiyatların CUC üzerinden hesaplandığı ve pesonun kabul edilmediği restoranlar da vardır, fiyatların peso üzerinden ödendiği restoranlar da. Bazen aynı malın farklı markaları arasında da fark olabilir: Daha az alkol oranı bulunduran, içimi çok rahat bir bira olan Mayabe 18 pesoya satılırken, kırmızı kutusunun üzerindeki korsan resmiyle bir tasarım harikası olan Bucanero 1,1 CUC civarında satın alınabilmektedir.

Bu ikilik, dışarıdan gelen bir turistte, aynı şeyleri turiste 25 kat pahalıya satmak için uydurulmuş bir yöntem olarak gözükebiliyor. Turistler arasında Küba'ya dair en yaygın yanlış anlamalardan birisi, pesoyu Kübalılar'ın kullanabildiği, turistlerin ise CUC kullanmak zorunda olduğu. Oysa birincisi, genel olarak CUC'la satılan malların daha pahalıya gelmesi kural olsa da, fiyatlar arasında 25 kata tekabül edecek bir birebirlik yok, yani 3 pesoluk mal 3 CUC'a satılacak diye bir şey yok.

İkincisi, pesoyu Kübalılar, CUC'u turistler kullanacak diye bir şey de yok. Kimsenin alnında turist yazmadığına göre, sokakta pesoyla pizza satan bir yere gittiğinizde gayet pesoyla pizzanızı alırsınız.

Üçüncüsü, ve asıl meselemiz ise, sanıldığı gibi bu durumun Kübalılar tarafından bir şekilde kârlarını artırmak için uydurulmuş bir yöntem değil, aslında hiç istenmeyen bir zorunluluk olması. Birçok insan, Küba Komünist Partisi'nin son kongresi olan 1997'deki 5. Kongre'de "ikili para sisteminin, ilk fırsatta ortadan kaldırılması" kararı aldığını duyduğunda şaşırıyor.

Nereden çıktı bu ikili para sistemi? Bunun için öncelikle dolarizasyon denilen fenomeni açıklamalıyız. Dolarizasyon, ulusal paranın değerini aşırı kaybetmesi sonucu doların iç piyasayı ele geçirmesi ve iç pazarda bireylerin gündelik alışverişlerinde dolar kullanır hale gelmesidir. Örneğin Ekvador, 90'lı yılların sonunda yaşadığı ağır ekonomik krizde sucre'nin büyük değer kaybının ardından doları resmen iç piyasada geçerli bir para birimi kabul etti. El Salvador ve Peru'da da resmi dolarizasyon var. Çeşitli kriz dönemlerindeyse Arjantin, Nikaragua, Peru, Kosta Rika gibi ülkelerde gayrıresmi bir dolarizasyon süreci yaşandı.

Sovyetler Birliği'nin çözülüşünün ardından Küba'da da benzer bir süreç yaşandı. Niye? Ekonomik kriz içerisindeki ülke, döviz kısıtı nedeniyle halkın ihtiyaç duyduğu birçok malı yeterli miktarda ithal edemedi. Kısıtlı miktardaki mallar büyük değer kaybına uğramış pesoyla pazarda değil, garantili para anlamına gelen dolarla karaborsada alınıp satılır oldu.

Özel dönem denilen, 90'ların başındaki bu yıllarda Küba, ciddi bir dolarizasyon ve karaborsa tehlikesiyle karşı karşıya idi. Küba Komünist Partisi, 1994'te bu duruma müdahale etti. CUC, Amerikan dolarının birebir dengi olarak ortaya çıktı, doların kendisi de iç piyasada yasallaştırıldı. Bu karar, dolarla dönmekte olan karaborsayı yasallaştırmış, devletin işlettiği süpermarket raflarına dolarla (ve dolayısıyla pahalıya) satılan mallar doldurmuştu.

Bu zekice kararın Küba'yı ciddi bir tehlikeden başarıyla kurtardığını teslim etmek gerek.

Daha sonra 2004 yılında, Bush yönetiminin baskılarını artırması üzerine Küba hükümeti doların iç piyasada kullanılmasını yasakladı, ve CUC karşısında yüzde 10 ceza uygulamaya başladı. Böylece bir yandan devlet her dolar bozdurulduğunda yüzde 10 kâr ediyor, diğer yandan ise dış ticarette elzem olan nakit doları kendi elinde biriktirmiş oluyordu. Bu karar da Küba hükümetinin bir başka kıvrak manevrasıydı.

Peki Küba Komünist Partisi bu uygulamaya niye son vermek istiyor? Çünkü halkın pesoyla maaş alırken, süpermarketten deterjanı CUC'la satın almak zorunda kalması, Küba'da en fazla sıkıntı yaratan konulardan birisi. Küba'nın kendi üretebildiği, dolayısıyla pesoyla alınıp satılan mallar genellikle gerçekten ucuz fiyatlara elde edilebilirken, ithal mallar maaşlarla dengesiz fiyatlara sahip olabiliyor. Örneğin sinema bileti Türk parasıyla 10 kuruş, muz 3 kuruş iken, sıvı bulaşık deterjanının yarım litresi 4-5 lira olabiliyor.

Bu durum temelinde ikili para sisteminden değil ekonomiden kaynaklansa da, ikili para sisteminin psikolojik etkisi korkunç.

Raúl Castro'nun geçen sene Şubat ayında Başkanlığa seçildiği zaman yaptığı konuşmada gerçekleştireceklerini söylediği değişikliklerden birisi de, bu ikili para uygulamasına bir an önce son vermekti. Geçen haftaki yazıyı da bağlamak gerekirse, ben Raúl'le birlikte alınan bazı lüks tüketim mallarının Kübalılar için yasal hale getirilmesinin de, 1994'te ikili para sistemine geçilmesi gibi, yeni zengin Kübalılar'ın daha önce bir şekilde karaborsadan temin etikleri "ihtiyaçlarını" yasal olarak devletten satın almalarının yolunun açılması olduğunu düşünüyorum.

Yoksa ne bu karar alındı diye normal Kübalılar geceliği 150 dolar olan bir otelde kalabilir hale geldiler, ne de eskiden Kübalılar'ın otelde kalma şansı ve hakkı yoktu. Eskiden beri sadece Kübalılar'a hizmet eden otel ve konaklama tesisleri var, ve çok ucuza hizmet veriyorlar. Yani Kübalılar bundan önce otelde kalamıyordu gibi bir şey söz konusu değil.

Neyse, para işini öğrendikten, cebime ilk CUC ve CUP’ları yerleştirdikten sonra, taksicilerle boğuşmaya hazırlanıyordum ki, eşim, elinde isimlerimiz yazılı kağıtla dolaşan yaşlıca efendi kılıklı şoförü gösteriyor.

Havaalanında, ortalıkta dolaşan, bir şekilde taksi bulan, tur ayarlayan veya bir şekilde para kazanan adamları görünce ilk Küba şokunu yemiş oluyorum. Hepsinin üzerinde  Batı dünyasının markalı tişortları, ayakkabıları, hepsi bakımlı, temiz, düzgün. Küba gelirinin bel kemiğini turizm gelirlerinin sağladığı doğru anlaşılan.

Kalacağımız casa’ya doğru Havana yollarına revan oluyoruz. Otobüs duraklarında yerli halk kalabalıklar halinde bekliyor. Caddelerde trafik yoğunluğu yok, ama kaotik bir düzen olduğunu seziyorum ilk bakışta. Küba ile ilk gerçekle karşılaşıyoruz. Söylenen ve yazılanların aksine Havana caddelerinde sadece, devrim öncesine ait yıpranmış araçlar değil, pek çok tanıdığımız marka otomobillerin yeni modellerini  de görüyoruz.

Araç ilerledikçe, Küba Devrimi’nin üç önemli ismi yani Fidel Castro, Camillo Cienfuegos ve Che Guevara’nın fotoğraflarının birlikte bulunduğu dev panolar çarpıyor gözümüze. Bir de yol boyunca dizilmiş, küçük ölçekli fabrika daha doğrusu  imalathaneler.

Kalacağımız Prado civarında devam eden devasa inşaatlar nedeniyle, yolların bir kısmı bariyelerle kapatılmış. Şoför bile zorlanıyor, ben maps.me’den öyle ezberlemişim ki kalacağımız Vista Al Prado isimli casaparticular’ın yerini şoföre tarif ediyorum,  sonunda Carcel sokağında, sahibi Federico’nun bina duvarına yazdığı 156 kapı nosu  balyoz gibi çarpıyor gözümüze.

Federico ve Yanet bizi bekliyorlar, ikisi de zeki ve düzenli insanlar. Odamıza girince, hafiften bir şok yaşıyoruz. Temiz, bakımlı ama ödediğiz 35 CUC / gece fiyatını pek de hak etmiyor bence. Yoksa, daha ucuz casalarda daha basit odalarla mı karşılaşacağız.

Uykusuzluktan, jet lag’dan perişanız. Hemen yatıp uyuyoruz. Saat 18.00’de uyanıyor, loby’de Yanet’le laflıyorum. Yine, uyku ağır basıyor, eşimin yanına uzanıp uykuya devam ediyorum. Etrafımızdaki dev otel inşaatları gece de devam ediyor ve iş makinelerinin sesi  ve Prado’dan yükselen  kahkahalar zaman zaman uykumuzu bölse de sabaha kadar yatağa mıhlanıyoruz.

Artık Küba’dayız. Her köşesi Devrim ve tarih kokan bu ülkenin tarafsız ve kısa bir tarihini aktarmakta yarar var. Yeri ve zamanı geldikçe daha detaylı ve Küba kahramanlarına dönük bilgiler vermeye çalışacağım.

 

KISA KÜBA TARİHİ;

Küba yerlileri; Küba’nın ilk sakinleri Güney Amerika’dan adaya gelen Guanahatabey ve Siboney Yerlileriydi. Adaya daha sonra yerleşen Taino’lar (Antil Aravakları) çömlek ve alet yapımında belirli bir düzeye ulaşmış, tarımcı ve barışçıl bir halktı. İspanyolların adada ilk koloniyi kurduğu sırada çoğunluğunu Taino’ların oluşturduğu yerlilerin sayısı 80-100 bin dolayındaydı.

Kristof Kolomb’un birinci yolculuğunda keşfederek (Ekim 1492) ispanyol toprağı ilan ettiği Küba’da ilk kalıcı yerleşim 1511'de kuruldu. Kolonicilerin baskı ve sömürüsü, salgın hastalıklar, açlık ve göçler Yerli nüfusun 5 bine kadar düşmesine neden olmuştu. 18. yy’ a girilirken bölgede sağlanan barış ve düzenle birlikte koloninin nüfusu 50 bin’ e ulaştı. İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırdı. Bu arada hayvancılığın, tütün ve şekerkamışı üretiminin artırılması ve işgücü ihtiyacından dolayı Afrika’dan çok sayıda köle getirilmesi adada köklü bir değişim yarattı.

Küba’da 1868 tarihinde köle ticaretinin sona ermesiyle ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için adaya sözleşmeli işçi olarak Çinliler getirilmeye başlandı.

19. yy’ın sonlarından itibaren İspanya’nın şeker üretimi ve ihracatı için gerekli işgücü, sermaye, makine, teknik beceri, ve pazarları sağlamada yetersiz kalması Küba’yla olan siyasi ve iktisadi bağlarının giderek zayıflamasına yol açtı. Bu ortamda ABD’li işadamları şeker üretiminde ve ticaretinde güç kazanmaya başladı. İspanyolların adada gelişen özerklik talebine ödün vermemesi ve vergileri daha da artırması, On Yıl Savaşı’nın (1868 – 1878) başlamasına neden oldu. Sonunda İspanya Zanjon Sözleşmesi’yle (1878) siyasal ve ekonomik reformlar yapmaya söz verdi. Adada sağlanan barış ortamı ekonomik bunalımın derinleşmesi yüzünden uzun süreli olamadı.

1895'te sürgündeki Kübalı şair ve gazeteci Jose Marti’nin sürgündeki siyasi örgütleri bir araya getirmesiyle gerilla taktiklerine dayanan yeni bir Bağımsızlık Savaşı başladı. Buna karşı İspanya adaya 200 bin asker çıkardı. Savaş ortamının adadaki şeker üretimini durma noktasına getirmesi üzerine ada ekonomisinde etkin durumda olan ABD’nin Havana limanında demirli “Maine” isimli Askeri Gemisi’nin batırılmasını bahane ederek İspanya’ya savaş açmasına neden oldu.

Amerika’nın kendini Küba’ya müttefik gibi gösterip, Küba’nın İspanya’ya karşı Bağımsızlık Savaşı (1898) sonunda İspanyolları yenmesinin ardından, İspanya ve Amerika arasında Paris’te bir toplantı gerçekleştirildi. Maximo Gomez ve diğer Küba Generallerinin bilgisi dışında imzalanan Paris Antlaşması çerçevesinde öngörülen Küba’nın İspanya ile yaptığı bağımsızlık savaşı sonrasında, ilan ettiği bağımsızlığı, 1 Ocak 1899'da ABD işgali altında yürürlüğe girdi.

Küba Devleti’nin siyasal ve ekonomik çerçevesini belirleyici önlemler alan ABD, Küba’nın iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olma ve Guantanamo Koyu’nda bir deniz üssü kurma hakkını aldıktan sonra birliklerini adadan çekti. (1901) İkinci ABD müdahalesinden (1909) sonra seçimleri kazanan liberallerin adayı Jose Miguel Gomez döneminde rüşvet, yolsuzluk ve sosyal adaletsizlik üzerine kurulu bir yönetim biçiminin yolunu açtı. Özellikle Afrika kökenli kübalıların siyasal haklar ve daha iyi iş olanakları için giriştiği eylemler sert biçimde bastırıldı. Gomez’le birlikte örtülü bir diktatörlüğe dönüşen cumhurbaşkanlığı çoğu kez hileli seçimler ve askeri baskı yoluyla ele geçirilen bir makam durumuna geldi.

1933'te ABD’nin desteğiyle Gerardo Machado’yu deviren Fulgencio Batista, en ünlü diktatör olarak uzun yıllar Küba yönetimine damgasını vurdu. Batista zamanında tarım ve hayvacılığın yanı sıra turizm ve kumarhane işletmeciliği de önemli bir gelir kaynağı haline geldi. Buna karşı işsizlik oranın yükselmesi, nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde kalması ve ekonominin giderek daha da dışa bağlanması Batista yönetimine karşı etkin bir muhalefetin doğmasına yol açtı.

Halk Devrimi ve Sonrası Küba

1950'lerde diktatörlüğü hedef alan gruplardan birine liderlik eden Fidel Castro, Moncada Kışlası’na düzenlediği başarısız bir baskından (1953) dolayı bir süre hapis yattı. Daha sonra Meksika’ya giden Fidel 1955'te 26 Temmuz Hareketi’ni başlattı. Arjantinli devrimci Ernesto Guevara de la Serna’nın da yer aldığı örgütün Aralık 1956'da Küba’da başlattığı Gerilla Hareketi, zamanla öteki gruplardan da destek alarak Batista’ya bağlı birliklere önemli darbeler indirdi.

1 Ocak 1959'da diktatör Fulgencio Batista’nın Küba’dan kaçmasının ardından Fidel’e bağlı bin kişilik bir kuvvetin Havana’ya girmesiyle yeni bir yönetim başladı. Küba Devrimi, Marksist-Leninist Küba iktidara geldikten sonra köklü toprak reformu gibi adımlarla geniş bir kesimin desteğini kazanan Fidel Castro, ittifak kurduğu Küba Sosyalist Halk Partisi ile birlikte yönetime ağırlığını koydu. Toprak kamulaştırmalarından zarar gören ABD şirketlerinin baskısıyla ABD yönetiminin uygulamaya başladığı iktisadi ambargo ve bunu izleyen Domuzlar Körfezi Çıkartması, Fidel’in SSCB ile yakın bir ilişkiye girerek sosyalist bir çizgiye yönelmesini hızlandırdı. Ertesi yıl Küba’ya yerleştirilen Sovyet füzeleri yüzünden patlak veren Ekim Füzeleri Krizi’nde Sovyet lideri Nikita Kruşçev’in geri adım atması Küba’nın SSCB ile olan ilişkilerini bir ölçüde bozdu.

1960'larda ABD baskısı yüzünden artan askeri harcamalar ekonomide sarsıntıya yol açtı. Aynı dönemde Küba, Latin Amerika’daki devrimci hareketlere verdiği destekten dolayı diplomatik yalnızlığa itildi. 1970'lerde ekonomide başlayan düzelme ile birlikte parti ve devlet istikrarlı bir yapıya kavuşturuldu. Bu arada Fideli’in yönetimdeki etkinliğide pekiştirildi.

1979 – 1982 arasında Bağlantısızlar Hareketi’nin dönem başkanlığını yürüten Küba’nın SSCB ile olan ilişkileri doğrultusunda Angola ve Etiyopya’ya asker göndermesi, bağlantısız bir ülke olan Afganistan’ın SSCB tarafından işgal edilmesine tepkisiz kalması Üçüncü Dünya’da bazı tepkilerle karşılaşmasına yol açtı.

1980'de Küba Devrimi muhaliflerine ABD’ye gitme izninin verilmesinden sonra göç eden 120 bin Kübalı arasında adi suçluların ve akıl hastalarının bulunması ve ABD’nin Grenada’ya müdahalesi iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. 1990'da Doğu Blogunu saran değişim dalgası siyasi olarak Küba’yı etkilemedi. Küba Sosyalizmi hız kesmeden yoluna devam etti.

Soğuk Savaş Sonrası

Soğuk Savaş sonrasında kesilen Sovyet yardımı yüzünden iktisadi bir açmaza sürüklenen Küba, tek çözüm olarak görülen turizm yatırımlarına yöneldi ve kısıtlı özel yatırımlara izin verildi. Gene bu dönemde ABD ile olan ilişkilerde kısıtlı bir iyileşme görüldü.

1990'ların sonlarından itibaren Çin Halk Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği’ne yakınlaşan Küba, Latin Amerika’da da (özellikle Venezuela ve Bolivya) yeni müttefikler buldu.

31 Temmuz 2006'da Fidel Castro başkanlık görevlerini sağlık problemleri sebebi ile 31 Temmuz 2006 tarihinde geçici olarak kardeşi Raul Castro’ya devretti ve 24 Şubat 2008 halk oylaması sonucunda Raul Castro Başbakanlığa geçti.

 

14 OCAK 2017  ( HAVANA )

Bunca uyanıp uyanma, Havana’nın merkezi sayılan Prado civarında hep bir ağızdan ötmeye başlayan horozların korosu ile sona eriyor ve güzel bir Havana sabahına uyanıyoruz.

Eşimle yaptığım gezilerdeki geleneğimizi Küba’da da bozmadık. Memleketten getirdiğimiz peynir, zeytin, iç ceviz ( günlerce ceviz kırmaktan parmaklarım dümura uğramıştı )ve bulabildiğimiz takdirde haşlanmış yumurta ve yine memleket işi çay ile otel odalarında ne mükemmel kahvaltılar kimbilir !

Kaldı ki, burada, bildiğimiz anlamda kahvaltı geleneği olmadığını biliyorum. Kahve, ananas, meyve suyu’ndan oluşuyor genellikle kahvaltılar (İspanyolca desayuno). Casalarda ortalama 5 CUC karşılığında ev sahibinden kahvaltı almak mümkün.

Kahraman eşim, İstanbul’da haşladığı yumurtaları çıkarınca tam sürpriz oluyor, doğrusu bu kadarını beklemiyordum. Her zaman ana öğünümüz olan kahvaltımız Küba’da da tüm doluluğu ile devam ediyor odamızda ve ilk olarak.

Saat 08.30’da hemen yanı başımızdaki Prado’ya çıkıyoruz.  Resmi olarak, Passeo de Marti veya Marti Promenade olarak, bu geniş ve bakımlı cadde eski kent duvarlarının dışında yapılan ilk Avrupai tarzda inşa edilme özelliğini taşıyor. İspanyolların sömürge yönetiminde La Torre Marquis tarafından yapım emri verilmiş ve  1772/1830 yılları arasında inşa edilir. Barselona’daki La Rambla Bulvarı’ndan esinlenilmiş. Zemin mozaikleri dizaynı ve iki yüz yıla meydan okuyan sağlamlığı ile dikkiatimi çekiyor. Kaldığımız casa’nın hemen yanıbaşındaki Malecon’la ( denize paralel Kordon diyebilirim. )kesişen cadde yaklaşık iki kilometre uzunluğunda ve Capitol’ün ilerisindeki Fraternidad Parkında son bulur.

Henüz kimseler yok, Capitol’e doğru yürüyoruz. Turistler, hele hele kafileler halinde gezen Amerikalıların gürültülü gezileri başlamamış henüz. Çevredeki muhteşem mimarideki İspanyol binalarını görünce Devrim’in büyük bir sermaye ve onun doğurduğu kültür ve sanat üzerine oturduğunu hissediyorum.

Koloniyal binalar, bakımsız ve devlet tarafından halka verildiğinden denetimsiz kalmış olmalı, kimileri pembe, fıstıkî yeşil gibi absürt renklere boyanmış. Muhteşem sütunları, söveleri bu boyaların içinde görünce üzülüyorum açıkçası.

Giderek ortalık hareketleniyor, okula giden çocuklar, işe giden Havana halkını görünce Havana daha da ısınmaya başlıyor. Öyle ya, gençliğimin solak yıllarından beri merak ettiğim, uzaklardan sevip okşadığım, che’si, Fidwel’i, Jose Marti’si, Devrim öncesinin son otomobilleri, purosu ( bu beni pek ilgilendirmiyor ), rom’u ( haa, bununla haşır neşir olacağıma eminim ) ve Afro – Latin müziği ve dansları ile baş döndüren bir ülkenin sokaklarını arşınlamaya başlamamın ilk dakikalarındayım.

Kentin en popüler caddesindse, balkonlarda asılı çamaşırları seyrederek ilerliyoruz, zaman zaman bir şakırtı duyuyoruz, bir kadın balkonu yıkıyor, su iniş borusu olmadığı için balkon zemininden sular keyifle kaldırımlara akıyor.

İspanya’nın etkilendiği Endülüs mimarisi Mağribî mimariye sahip binaların önünden geçiyoruz. Kuzey Afrika’dan binlerce kilometre uzakta Marok tarzı görmek, kültürün ve sanatın ne denli paylaşıma müsait olduğunu hatırlatıyor.

Büyük Tiyatro’nun ( Grand Theatre ) önündeyiz. Muhteşem bir kapı açılıyor içeri. Kafamı uzatıyorum, kapının önünde oturan görevli müdahale ediyor, hafif sertçe fotoğraf çekmek istediğimi söylüyorum, bu kez ses çıkarmıyor.

Havana Büyük Tiyatrosu, Latin Amerika’nın ilk tiyatrolarından. 1838’de gösterimlere başlıyor. Bale dünyasının pek çok sanatçısı ve bu arada gençliğimden beri derin hayranlık duyduğum Rahmaninov da burada konser vermiştir. Devrimlerin yıkıcı, vandal etkileri burada kesinlikle çalışmamış olmalı ki, şu ana kadar gördüğüm bina ve şehir mobilyalarında hiç bir darp izi yok. Yabancılara 30 CUC olan tiyatro girişi, Küba halkına 30 CUP ve 10 CUP yani sadece 1.2 € ve 1 €.

Artık Capitol’un önündeyiz. Küba’nın küçük Amerika olduğu dönemden günümüze intikal eden pek çok eserden en başlıcası bu görkemli bina. Capitolio Nacional, A.B.D’nin Capital yani hükümet yönetim binasına ( kongre binası ) benziyor. A.B.D’nin güdümündeki diktatör Machado tarafından başlanan inşaatıotuz sekiz ay sürdü ve beş bin işçi çalıştı. Küba’ya maliyeti on yedi milyon A.B.D dolarına mal oldu. 19549 Devrimine kadar Kongre Binası olarak kullanılan bina, günümüzde Küba Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Kütüphanesi olarak hizmet veriyor.

Gördüğüm kadarıyla Havana bir çelişkiler kenti. Havana’nın gözbebeği olan Capitolio’nun tam karşısındaki kolonyal binaların balkonlarından iç çamaşırları sarkıyor, çocuklar formaları ile okula gidiyor. Binaların altındaki küçük dükkanlarda hamburger veya kızarmış hamur, patates alıyorlar. Obezitenin, yanlış beslenmenin eseri iri kalçalı, göbekli genç kızlar ellerinde hamburgerleri yiyerek işe gidiyorlar. Capitolio’dan sonra Fraternidad Parkı başlıyor.

Fraternidad Parkı, İspanyol sömürüsünün bu topraklardaki hakimiyetinin dört yüzüncü yılının anısına, Amerika’nın yardımlarıyla 1892 yılında inşa edilir. Dönemin A.B.D ve Latin Amerika liderlerinin büstleri yerleştirilir dört bir yanına. Bu park bugün, eski Havana kentinin, ulaşım ağının odak noktasındadır, yerel otobüsler ( gua gua ) ve dolmuşlar ( carro / collectivo ) bu parkın önünden hereket ederler. Parkın geçmişi aslında 1790 yıllarında mangrov bataklığından, askeri amaçlı bir alana sonraları da görkemli kapıları ile dönemin askeri ve politik liderlerinin büstleri ile bezenen bir kent parkı haline getirilir. Parkın, belki de en önemli günü, 1890 yılında ilk olarak 1 Mayıs Küba İşçi Bayramı olarak kullanılmasıdır.

Fraternidad Parkı, Capitolio’nun bir anlamda Havana kentinin ruhunu yansıtan bir vaha gibi, her tarafı oturmak için banklarla bezenmiş. İspanya kentlerinde de böylesi geniş parkları ve oturup kenti gözleme imkanı veren bankları hatırladım bir an. Havana ruhunu kapmaya çalışıyorum oturduğum yerden. Küba’ya burnunu yavaş yavaş sokmaya başlayan sermaye, Küba halkının geleneksel dinginliğini de tarümar etmek üzere anlaşılan. Adımlar hızlı, kararlı herkes bir yerlere gitme telaşında.

Old Havana’nın belki de en görülesi kolonyal evlerinin bulunduğu Cardenas sokağına giriyor, rengarenk boyanmış muhteşem evleri fotoğraflayarak iklerliyoruz. Bizden başka yabancı yok görünürlerde, yerel halk kendi halinde, dilediğimizce geziyor, fotoğraf çekiyoruz, ne karışan var, ne laf atan.

Cardenas Sokağı, çok zarif, renkli camları, balkonlarındaki narin ferforjeleri  ve kartonpiyerlerindeki ince uslüp ile dikkati çekiyor. Zaten, 101,103, 107,159 ve 161 nolu evler gezginlerin görülesi yerler listesine girmiş durumda. Bunların bazıları, Mario Rotlant adında Katalan bir mimarın gözetiminde, ruhuna zarar vermeden onarılmaya başlanmış.

Şimdilerde, ruhunu kaybetmiş Tarlabaşı sokaklarında yürür gibiyim. Sokakda yer yer sular göllenmiş. Bir anda bir su sesi geliyor, balkonun birinden aşağıya sular akmaya başlıyor, kocaman memeleri ile balkon demirlerine kalçalarını dayamış bir kadın balkonunu yıkamaya başlıyor.

Küçücük karanlık dükkanlardan satır sesleri geliyor, parçalanan etler pencerenin önündeki çengellere asılıp, sokağa uzanan masaların üzerinde istiflenip müşteri beklemeye başlıyor. Boyunlarına iri tesbih taneleri gibi soğan ve sarımsak demetlerini asmış gençler kapı kapı dolaşarak satış yapıyor.

Her evden, kantarın topuzunu kaçırırcasına süslenmiş iri kalçalı, göbekli frapan giyimli kızlar çıkıyor, arkalarında ağır parfüm kokuları bırakarak. Kapı önlerindeki merdivenlere oturmuş yaşlılar, son saatlerini beklercesine dalıp gitmişler kaldırım taşlarının geometrisine. Cardenas Sokağı bitiyor ve karşımıza Merkez Tren Garı çıkıyor. Arsenal Caddesinden garın duvarları boyunca yürüyerek Factoria Sokağınna giriyor aynı doku içerisinde yürüyüp fotoğraflar çekwerek Fraternidad Parkına çıkıyoruz tekrar.

Freternidad Parkını ve çevresini daha hareketli görüyoruz bu kez, trafik ve insanlar artmış. Parkın arkasındaki caddeyi takip ederek Çin Mahallesinin kemerli girişine ulaşıyoruz. Yollarda tamirat var, kompresör sesinden uzaklaşabilmek için adımlarımızı artırıyoruz. 1959 Devriminden önce burada iki yüz binden fazla Çin’li yaşıyormuş, nedendir bilmem sonra hepsi Küba’dan gönderilmiş duyduğuma göre. Şimdilerde, uzun süre sahipsiz kalan mahalle turizme kazandırılma telaşını yaşıyor.

Zanja Caddesinin yoğun trafiğini aşıp, Salvator Allende ( Carlos 3 ) Caddesi boyunca yürümeye başlıyoruz. Amacımız, ilk gün Devrim Meydanı’na kadar yürümek, bu arada Havana kent yaşamını yakından izleyebilmek.

Allende Caddesi boyunca yürürken, bir anda solumuzda Sagrado Corazon de Jesus  Kilisesi çıkıyor karşımıza. Sokağın en heybetli yapısı olarak 77 metre yüksekliğindeki kulesi ile kilise 1914 yılında inşa edilmiş. Havana’daki Gotik tarzdaki önemli binalardan birisi olarak anılıyor.

Yürüdükçe hava daha ısınıyor ve susuyoruz. Görünürlerde içme suyu satan bir yer yok. Bir anda karşımıza büyük bir AVM çıkıyor. Belki de, ilk kez seviniyorum bir AVM gördüğüme, Carlos 3 AVM’den içeri giriyoruz. Heyhat, burada da içme suyu yok, bol miktarda bira, şarap ve rom dizili raflarda ama su yok.  Ümitsiz çıkarken, kapının yanında küçük bir büfe fark ediyor ve susuz

Havana’da sokaklarda genellikle CUP ile alışveriş yapılan ve mercado denilen izbe dükkanlar var, ne yazık ki, bunlarda hamburger, bisküit, bira, rom v.s gibi yiyeceklerden başka şey bulmak mümkün değil. Yaklaşık 3.5 kilometre yürüdükten sonra, Devrim Meydanının simgesi devasa anıtı görüyoruz. 

Sola saparak Av. İndependencia ( Bağımsızlık Caddesi ) boyunca yürürken, genç bir adam yaklaşıyor ve pantolonumu gösterek bir şeyler söylüyor. “ Küba’dan mı altın, gerila pantolonuna benziyor “ diye söze giriyor. Bir sürü şeyler anlatıyor, benim gözüm ileride yükselen Jose Marti Anıtında. Buralardan, merkeze dönüş için Carro ( taksi dolmuş )  nereden kalktığını soruyorum. Az sonra da 1 CUC istiyor büyük bir rahatlıkla, ben de bundan rahatsızlık duyduğumu, sosyalist ilkelere uygun olmadığını anlatmaya çalışıyor. Adam, bir anda geri dönüp geldiğimiz yöne yürümeye başlıyor. Oysa, giyim kuşam ve görünüş olarak hiç ummazdım. Ne var ki, sabahtan beri neredeyse göz göze geldiğimiz herkesin böyle bir talebi olacağını seziyorum.

Minik tripodumu yere koyarak,bolca fotoğraf çekiyoruz. Geldiğimizde neredeyse bomboş olan Devrim Meydanı’na rehberli gruplar dolmaya başlıyor ve fotoğraf çekmek giderek zorlaşıyor. Biz de, sonraki gideceğimiz yer olan Cristobal Coln’a gitmek üzere ayrılıyor meydandan.

Havana’nın en yüksek noktası olan, ( 138.5 metre ) Jose Marti Anıtının hemen önünde 17 metre yüksekliğinde yine Jose Marti’nin beyaz mermeden heykeli yer alıyor. Küba’nın adeta sembolü olan Devrim Meydanı’nın çevresinde diktatör Batista dönewminden kalma çirkin bloklar bulunuyor.  Bunlardan İç işleri Bakanlığı binasının ön cephesine, demir lamalardan Che Guevara’nın meşhur silueti monte edilmiş. Haberleşme Bakanlığı’nın cephesinde de Camillo Cienfuegos’un ( başında hareyi andıran çemberi ile ) gerilladan çok İsa’yı andıran silüeti yer alaıyor. Diğer blok bina şimdilerde Milli Kütüphane olarak kullanılıyor.

Devrim Meydanında nefeslenirken, Küba’nın daha önce yazdığım  kısa tarihine ilave olarak 1959 Devrimini detaylı anlatmanın zamanı geldi sanırım. İnternet ortamında derlediğm bu bilgi, oldukça doyurucu ve nesnel geldi, paylaşayım istedim.

 

KÜBA DEVRİM TARİHİ

Küba denince tabii ki uzunca devrim ve komunizmden de bahsetmek gerekir. 19. yy sonuna kadar Küba İspanyol hakimiyetindedir, daha sonra ise Amerikanın etkisindeki diktatörler tarafından yönetilir.

 Bunlardan sonuncusu olan Diktatör Batista artık o kadar zulüm yapmaktadır ki özellikle gençlerin dayanacak sabrı kalmamıştır. Yeni mezun bir avukat olan Fidel Castro'nun da aralarında bulunduğu bir grup bu işin böyle gitmemesi gerektiğini düşünür ve Devrim yapmaya karar verirler. 

 Bir yapılanma sürecinin sonunda ilk saldırı Batista'ya karşı 26 temmuz 1953'de Santiago Moncada Kışlasına yapılır. Ancak bu saldırı çok amatör bir saldırıdır ve başarısız olur. Esasen 26 temmuz bir Karnaval günüdür ve o gün güvenlik güçlerinin meşgul olacağı düşünülerek bu güne denk getirilmiştir. Fakat devrimi yapacakların bir kısmı Santiago'lu olmadığı için yolu bulamaz bir kısmı da Karnaval nedeni ile yollar kapalı olduğu için kışlaya ulaşamaz. Ulaşanlar heyecanla devrimi yapmaya çalışır ama çok kısa sürede yakalanır ve eşi benzeri olmayan işkencelere maruz kalırlar. Fidel Castro'da o gün kışlaya varamayanlardandır. Fidel o gün yakalanmaz ama yakalananların konuşturulması sonrasında birkaç gün sonra yakalanır. Ancak Fidel zengin bir aileden gelmektedir ve avukattır bu yüzden kendini savunma imkanı olur. Hem iyi bir savunma yapar hem de insaflı bir hakime düşmüştür. Ünlü "beni cezalandırın önemli değil; tarih beni aklayacaktır" cümlesi ile bitirdiği savunması sonrası 15 yıl ceza alır. Bu mahkemede giydiği avukatlık cübbesini Devrim Müzesinde görebilirsiniz.

 Ancak Batista 1955'de ortamı yumuşatmak için Küba'da kalmamaları şartı ile bir af çıkartır ve serbest kalırlar. İlk olarak birkaç ay Amerika'da kalır sonra Meksika'ya geçer ve Devrim planlarını orada yaparlar. Ancak ilk denemeden çok ders alırlar ve daha iyi hazırlanmaları gerektiğini anlarlar. Meksika'da çok iyi ve uygulanabilir bir plan yaparlar ve herşeyi düşünürler. Che ile de orada bir araya gelirler. İdealist bir doktor olan Che ile tanıştıkları an büyük bir uyum içinde çalışmaya başlarlar.

 Bu sırada Küba karışıktır ve her yerde gösteriler olmaktadır. 30 kasım 1956'da Meksika'dan Küba'ya gelirler ve başka bir direnişçi olan Pais'den olay çıkartıp dikkati dağıtmasını isterler. Ancak Pais yakalanır ve konuştururlar. İçlerinde Che, Fidel, Raul de olan 82 arkadaş "Granma" teknesi ile kıyıya ulaştığında Batista'nın ordusu onları beklemektedir ve avlanırlar.

Bazı kaynaklarda 12 kişi olarak geçen çok az sayıda kişi sağ kalır. Bu kişiler hemen dağlara sığınırlar ve direnişe devam ederler. Ancak bu hareket halkın desteklediği bir hareket olduğu için hergün halktan isyancılara birileri katılır ve gitgide güçlenirler. Artık bu orduya "İsyancılar Ordusu" denmektedir. Ufak yerlere saldırarak silah ele geçirebilecek eylemler yaparlar. 1958 ekimine gelindiğinde Fidel artık şartların olgunlaştığını düşünmektedir. Devrim'in liderliğini Kutsal Üçlü olarak bilinen 3 kişi yapar. Birinci tabii ki Fidel'dir. İkinci isim sanılanın aksine Che değil Cienfuegos'dur. Diğeri de tabii Che.

Erken öldüğü için Cienfuegos çok fazla tanınmaz ama Küba'lılar için çok önemli bir isimdir. Bu arada Che Guevara -Çe Gevara- olarak okunur soyadını Guevara olarak okumak ona buradan yazılamayacak kadar büyük bir hakarettir. Neyse mücadele için Santiago Fidel'e, orta kısım Che'ye ve batı Cienfuegos'a ait olmak üzere Küba'yı bölümlere ayırırlar; Che, Fidel ve Cienfuegos'un liderliğini yaptığı farklı çatışmalarla devrim devam eder ve son olarak Che'nin liderliğindeki Santa Clara savaşı ile devrim başarılı olur ve Batista Dominik Cumhuriyetine kaçar. Esasen Cienfuegos her zaman ön saflarda savaşan bir liderdir ama belki de Che'nin son muharebeyi yönetmiş olması belki de Cienfuegos'un zamansız erken ölümü nedeni ile Che daha ünlüdür. 1959 başı itibarı ile tartışmasız bir şekilde Fidel Castro ilk Başkan olur.

1959'da devrim'in ilk aylarında Cienfuegos bir uçak kazasında ölür. Aynı Malezya Havayollarının bulunamayan uçağı gibi bu uçak da hiçbir zaman bulunmaz. Che ise çok önemli görevler alır. Büyükelçilik, bakanlık yapar ancak sonradan diğer Latin Amerika ülkelerinin özgürlüğü için ülkesini terkeder ve dolaşmaya başlar. Ancak 1967 yılında bir ihbar sonucu Bolivya'da yakalanır ve öldürülür. 30 yıl sonra cenazesi ülkesine getirilir ve Santa Clara'da onun için yapılan anıtmezar'a gömülür. Hem Cienfuegos hem de Che ekim ayında öldüğü için Küba'da okullarda onları anmak için tören ve toplantılar yapılır.

Unutulmaması gerekir ki bu devrim Amerika'ya karşı değil Batista'ya karşı yapılmıştır. Batista döneminde çoğu büyük şirket Amerikan olduğu için Fidel bu şirketlere çok mesafeliydi. Batista'nın devrilmesi esasen Amerikanın ilk başta işine geldi çünkü Amerika Batista'nın mafya ile olan sıkı ilişkilerinden sıkılmıştı ve Batista'dan kurtulmak istiyordu. Hatta Batista'yı Amerika'ya almadılar. Batista ilk önce Dominik Cumhuriyetine kaçtı sonra da Avrupada öldü.

Küba her zaman Amerikanın arka bahçesi olmuştur ve Fidel'e kadar Amerika, Küba Başkanlarını her zaman kullanmış ve sıkı ilişkilerde olmuştu. Fidel Devrim sonrası Amerika'ya sıcak baksa Amerika açısından Fidel ile ilgili bir sorun yoktu. Ancak Fidel kişisel görüş olarak Amerika'ya soğuk ve mesafeli bir kişiydi. Daha önce de anlattığımız gibi ilk devrim denemesinden sonra Fidel ve ekibi yurtdışına gönderilmiş ve Meksika'dan önce bir süre Amerika'da yaşamıştı. Bu süre içinde Fidel'in Amerika'da çok kötü günler geçirdiği çok süründüğü ve Amerika ile ilgili önyargılarının bu zamana dayandığı da söylenir. Amerika ile ilk gerilim başladı. Takiben Devrim'den sonra bir kısım (ağırlıklı olarak zenginler) Miami'ye kaçar.

 Bir süre sonra Fidel'de "isteyen gidebilir" der ve kapıları açar. Bu sayede özellikle Florida Miami'de ciddi bir anti-Fidel lobi oluşur ve 1,5 yıl sonra organize olan bu topluluk Amerika'nın desteği ile 1961 yılında Fidel'e karşı ünlü "Domuzlar Körfezi" çıkarmasını yaparlar. Fidel bu saldırıyı 3 günde püskürtür ama artık ABD düşmanıdır. ABD Domuzlar Körfezinde parmağı olduğunu 30 sene sonra Jimmy Carter zamanında kabul eder. Domuzlar Körfezi çıkartması sonrası Küba'nın hemen 90 mil uzağında düşmanı olan büyük bir güç vardır. Fidel'de bu saldırıyı püskürtse de bir sonrakini garanti edemeyeceğini bilmektedir ve bu coğrafyada kalabilmek için arkasını dayanabileceği büyük bir güce ihtiyacı vardır. İşte bu güç Sovyetler Birliğidir.

 Fidel Devrimi yaptığında "Bu Devrim Kızıl Değildir, Çayırlar Kadar Yeşildir" demesine karşın şartlar Fidel'i zorlar ve Fidel Küba'nın Sosyalist bir ülke olduğunu ilan eder ve  Sovyetler Birliği ile sıkı bağlar tesis eder.

 Artık Küba için güzel günler başlamıştır. Sadece Sovyetler Birliğine yılda 9 milyon ton şeker verir bunun karşılığında ihtiyacı olan herşeyi alır. Bu nedenle kendi sanayisini kurma ihtiyacı da duymaz. Tabii bu zamanda da memnun olmayanlar olur ve artan gerilim nedeni ile 1981'de Fidel gitmek isteyenlere tekrar kapıları açar ama gidenlere çok iyi davranılmaz. Arkalarından yumurta vs atarak aşağılayarak gönderirler.

Ancak 1990'da Sovyetler Birliğinin çöküşü ile herşey kabusa döner. "Özel Dönem" olarak adlandırılan yıllar başlar. Aylık gelir 1 dolara düşer. Fidel 1994'de tansiyon yine çok artınca gitmek isteyenler için tekrar kapıları açar. Bu dönemde uyduruk sallarla veya ne bulurlarsa onunla Miami'ye gitmeye çalışırlar. O dönemde Amerika'nın uyguladığı kanuna göre (ıslak ayak-kuru ayak kanunu) Miami'ye bir adım bile atsanız Amerika'ya kabul ediliyor ancak kumsala 1 metre bile uzakta yakalansanız iade ediliyorsunuz.

 Küba'daki Amerikan toprağı olan Guentanama için ise kural farklı idi; 12 mil Guentanama açığına gelenleri kabul ettiler. Bu sırada çok sayıda Küba'lı bu şartlarla Amerika'ya sığındı çok fazla Küba'lı da yolda öldü. Küba'ya iade edildiğinizde ise sizi kolay bir hayat beklemiyor.

Eskiden çok daha fazla eziyet ediliyormuş ama şu anda yaklaşık 1 hafta hapis yatıp sonra çıkıyorsunuz. Ancak hayatınıza bir sürü kısıtlama geliyor; turizm sektöründe çalışamaz, teknesi olamaz vs gibi. Bir nevi hayatınız kararıyor diyebiliriz. Bu dönemden sonra Küba yavaş yavaş yaralarını sarar ancak hiçbir zaman Sovyetler Birliği garantisinde olduğu yıllara kavuşamaz. Bunda Amerika'nın uyguladığı ağır ambargo kadar kendi sanayilerinin olmayışı da etkilidir.

Fidel Castro

. Hem Fidel hem de kardeşi Raul zengin bir aileden gelirler. Babaları köy ve arazi sahibidir. Küba'nın doğu tarafından gelmedirler. 3 kız ve 3 erkek olmak üzere 6 kardeştirler ve Fidel 3. dür. 2 kız kardeş Miami'de birisi Meksika'da oturur. Meksika'da olan ölmüştür. Fidel çapkın birisidir. İlk evlliğinden bir oğlu vardır ve SSCB de nükleer fizik okumuştur. İkinci eşi olan Belve ile hiç evlenmemiştir ve Alina adında bir kızı olmuştur bu kadından ve bu kız Amerika'da oturur ve babasına en muhalefet yapan kişilerden birisidir. Birinci oğlu çok popüler ve daima ortalıkta bir fizyoterapisttir. İkinci oğlu ise gayet mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Bu ilişkileri dışında birçok kayıt dışı kadınla birlikte olduğu söylenir. Şu anda Fidel başka, Raul başka olmak üzere çok büyük araziler içerisindeki evlerde oturuyorlar. Araziler o kadar büyük ki dışardan evleri görmek mümkün olmuyor. 

İktidar Yılları

Castro hükûmeti, ilk olarak fiyatları ve kiraları düşürdü. Ardından köklü bir toprak reformu başlattı. 40 hektarı geçen toprak bedelleri 20 yılda ödenmek üzere kamulaştırıldı ve halk çiftlikleri olarak işletilmeye başlandı. Önceleri Castro'ya karşı çıkmakla beraber 1959'a doğru gerilla hareketini desteklemeye başlayan Küba Sosyalist Halk Partisi (PSP), Castro ile ilişkilerini geliştirerek etkili bir konum kazandı. Bu durumdan tedirgin olan Urrutia'nın toprak reformunun ertelenmesi yönündeki baskıları üzerine Castro istifa etti; ama halkın yoğun tepkisi karşısında Urrutia, görevinden çekilmek zorunda kaldı. Yerine Osvaldo Doticos getirilirken Castro yeniden başbakan oldu.

Bu sırada toprakların kamulaştırılmasından zarar gören ABD şirketlerinin baskısıyla ABD hükûmeti, Küba'ya karşı ekonomik ambargo uygulamaya başladı. Ekonomisi tek ürüne dayalı bir ülke olan Küba, öteden beri ABD'ye sattığı şekeri SSCB'ye satmaya başladı. ABD şirketlerinin elindeki rafineriler, şeker karşılığında SSCB'den alınan ham petrolü işlemeyi reddedince Castro bu rafinerileri devletleştirdi. Bu gelişme ABD ile Küba'nın arasını daha da açtı. Devrimden sonra ABD'ye kaçan ve John F. Kennedy yönetiminden silah ve mali destek sağlayan Kübalıların Nisan 1961'de giriştiği Domuzlar Körfezi Çıkarması başarısızlıkla sonuçlandı. Castro, çıkarmanın ardından yayımladığı Havana Bildirisi ile ilk kez Küba'nın sosyalist politikalar izleyeceğini dünyaya duyurdu. 1962'de SSCB'nin Küba'ya balistik füzeler yerleştirmesi ve John F. Kennedy'nin Küba'yı deniz ablukasına almasıyla dünya bir nükleer savaşın eşiğine geldi. Bunalım; ancak ABD'nin Küba'da hükûmeti devirmek için artık girişimde bulunmayacağına söz vermesi ve SSCB'nin Türkiye'deki Amerikan füze rampalarının kaldırılması karşılığında nükleer silahlarını Küba'dan geri çekmeyi kabul etmesiyle atlatılabildi. Bununla birlikte Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) Castro'ya yönelik suikast plânları hazırlamayı sürdürdü.

Kruşçev'in Küba Bunalımı sırasında ödün verdiğini öne süren Castro, 1968'e değin bağımsız sosyalist bir politika izledi. Güney ve Orta Amerika ile Afrika'daki devrimleri destekleyici bir tutum aldı. Aynı dönemde Bağlantısızlar Hareketi'nin önderlerinden biri durumuna geldi. 1968'den sonra SSCB ile ilişkilerin düzelmesi doğrultusunda başlayan askeri ve ekonomik yakınlaşma süreci içinde SSCB'ye dönük bir dış politika izledi. 1975'te Angola'daki iç savaş sırasında Angola Halk Kurtuluş Cephesi'ni (MPLA) desteklemek amacıyla Kübalı askerler gönderdi. Bunu Etiyopya ve başka ülkelere gönderilen gönderilen Kübalı askerler izledi. 1980'lerde Küba'nın yurt dışındaki asker sayısı 40 bine ulaştı.

1961'de Küba Sosyalist Halk Partisi ile birleşme sonucu ortaya çıkan Birleşmiş Sosyalist Devrim Partisi'nin (1965'ten sonra Küba Komünist Partisi) genel sekreterliğini üstlenen Castro, ülke içinde çok yönlü ve kapsamlı politikalar uygulamaya başladı. Okuma yazma seferberliği sonunda okuryazarlık oranı %90'ın üzerine çıktı. Yeni okullar açılarak eğitim olanakları yaygınlaştırıldı. Zenginlik kaynaklarının, ulusal gelirin ve sağlık hizmetlerinin dağılımında köklü değişiklikler gerçekleştirildi. İşsizlik büyük ölçüde ortadan kaldırılırken herkese çalışma yükümlülüğü getirildi.

Bütün bunlara karşın tek ürüne dayalı (şeker) Küba ekonomisini dönüştürme yönündeki çabalar başarılı sonuçlar vermediğinden 1970'lerin ortasından başlayarak önemli sıkıntılar yaşanmaya başladı. Bu nedenle SSCB'nin mali desteği büyük önem kazandı. SSCB'nin Küba üzerindeki kuvvetli etkisinin bir başka sonucu da Ernesto Che Guavera'nın SSCB'nin uluslararası çıkarlarına aykırı bir şekilde giriştiği bir takım eylemlerinin engellenmesi olmuştur. SSCB'nin yoğun baskılarından bunalan Che, Küba'da daha fazla kalmayı gereksiz görerek çeşitli uluslararası eylemlere girişmiş ve bu süreç onun Bolivya'da öldürülmesiyle son bulmuştur.

Küba'da 1959'dan sonra ilk kez yerel seçimlerin yapıldığı ve devlet yapısında yeni düzenlemelerin geliştirildiği 1976'da Devlet Konseyi ve Bakanlar Kurulu başkanlığını üstlenen Castro, güçlü ve merkezi bürokrasiye dayanarak toplumsal ve ekonomik yaşamdaki yönlendirici rolünü sürdürdü. Devlet ve parti organlarında eski mücadele arkadaşlarına ağırlık verdi. Silahlı kuvvetlerden sorumlu devlet bakanı olan kardeşi Raul Castro, giderek ikinci adam konumu kazandı. SSCB ve Doğu Avrupa'nın sosyalist ülkelerinde 1980'lerin sonlarında ortaya çıkan demokratikleşme ve piyasa ekonomisine yönelme süreci karşısında Küba yönetimi, sosyalizmin Marksist-Leninist yorumuna bağlılığını sürdürdü. 1989'da Fidel Castro'nun yakın çevresindeki ordu komutanlarının karıştığı yolsuzlukların ortaya çıkarılması yönetimi ciddi biçimde sarstı. Öte yandan SSCB'yle ticaret hacminin gitgide küçülmesi ve Sovyet yardımlarının ortadan kalkması kısa sürede Küba ekonomisi üzerindeki etkilerini göstermeye başladı.

Fidel Castro 31 Temmuz 2006 tarihinde sağlık problemleri nedeniyle yetkilerini geçici olarak başkan yardımcısı ve kardeşi Raúl Castro'ya devretti. 19 Şubat 2008'de de, bir açıklama yaparak, 1976 yılından beri yürütmekte olduğu Küba'nın en yüksek yönetim organı olan Devlet Konseyi Başkanlığı görevini bıraktığını açıklamıştır. Görevden ayrıldıktan sonra Yoldaş Fidel'in düşünceleri adıyla yazdığı makalelerde gündemdeki önemli olayları yorumlamıştır.

Che Guevara

İrlanda ve Bask asıllı Arjantinli devrimci, lider ve doktor. Gerçek adı Ernesto Guevara de la Serna'dır. İnsanlık tarihine adını altın harflerle yazdırmış, hayatı boyunca sömürü, adaletsizlik, eşitsizlik ve yoksullukla mücadele etmiş ve devrimleriyle tüm dünyayı derinden etkilemiştir. Fidel Castro'yla birlikte bugünün Küba'sını kurmuş, insani değerleriyle dünya barışını taçlandırmıştır.

 Cesareti, bilgeliği, geniş vizyonuyla her zaman örnek alınmış, kapitalizm ve sömürü düzeniyle verdiği savaşta büyük başarı kazanmış olan Guevara, hiç kuşkusuz dünya tarihinin en önemli kişilerinden biridir. "Gerçekçi Ol İmkansızı İste" sözüyle de kült olan liderin dünya görüşünün oluştuğu Latin Amerika gezisi sırasında yaşadıkları Motorcycle Diaries adıyla film olmuş, ünlü lideri oyuncu Gael Garcia Bernal canlandırmıştır. Ünlü yazar ve 1968 hareketlerinin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Sartre, Guevara’yı "Çağımızın en olgun insanı" olarak tanımlamıştır. 

14 Haziran 1928'de Rosario, Arjantin'de dünyaya geldi. Doğum tarihi bazı kaynaklarda 14 Mayıs şeklinde geçmekteydi. Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllıydı, annesi Clia dela Serna'nın ailesi ise İrlanda ve İspanya kökenliydi. Henüz iki yaşındayken astım krizi geçiren Che, hayatı boyunca bu hastalıkla yaşayacaktı. Guevara ailesi, Che 3 yaşındayken, Buenos Aires'e yerleşmişler, ancak astım krizlerinden dolayı Che'nin durumu daha da kötüleşince doktorların tavsiyesiyle Cordoba'ya taşınmaya karar vermişlerdi. Çünkü tedavisi güç olan hastalığının iklim koşullarıyla yakın ilişkisi vardı. Politik eğilimleri itibariyle sola açık liberal olarak tanınan Guevara'nın ailesi, İspanya iç savaşında açıkça Cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Ekonomik anlamda durumu iyi olan aile zaman içinde maddi sıkıntılar yaşamaya başladı.

Eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes Lisesi'ne devam eden Guevara, hastalığına rağmen hareketli bir çocukluk geçirdi. Zira oldukça başarılı bir atlet ve dinamik bir rughby oyuncusuydu. Agresif bir oyun tarzı olduğu için azgın anlamına gelen "El Furibundo" sözcüğüyle annesinin soyadından oluşan "Fuser" lakabıyla anılan Che, o dönem babasından satranç oynamayı da öğrendi. 12 yaşından itibaren yerel turnuvalara katılmaya başlayan Che, ergenlik yıllarında da şiir ve edebiyatla ilgilendi. Özellikle Pablo Neruda’nın şiirlerini çok seven Che'nin kelimelerle ilişkisi hayatı boyunca iyi olacak, kendisi de şiirler yazacaktı. Kendini geliştirmek için Jack London'dan Jules Verne'e, Sigmund Schlomo Freud 'dan Bertrand Russell’e kadar kendi alanında başarılı birçok önemli ismin eserlerini okuyan Che, fotoğrafçılıkla da ilgileniyordu. Kamerasını yanından ayırmıyor, insanları, gördüğü yerleri ve arkeolojik alanları fotoğraflıyordu. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de Fransızca öğrenen Che, Neruda kadar Baudelaire'i de çok seviyordu.

1944 yılında yeniden Buenos Aieres'e taşınan Guevara ailesinin maddi durumu iyice bozulmuş, Che çalışmaya başlamıştı. 1948’de Buenos Aieres Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki eğitimine başlayan Che, öğrenciliği boyunca Latin Amerika’da uzun yolculuklara çıktı. Fakültedeki ilk yıllarında Arjantin'in kuzey ve batı bölgelerini dolaşıp, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve bazı hastalıklar üzerine çalışmalar yaptı. 1951'de eski arkadaşı biyokimyager Alberto Granado, yıllardır konuştukları Güney Amerika seyahati için tıp eğitimine bir yıl ara vermesini önerince, ikili kısa süre sonra, "La Poderosa II’’ (Güçlü II) adını verdikleri 500 cc.lik 1939 model Norton marka motosikletle Alta Gracia’dan yola çıktı. Peru’da Amazon Nehri kıyısındaki San Pablo cüzzam kolonisinde gönüllü olarak birkaç hafta geçirmeyi düşünen Granado ve Guevara, tur boyunca Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı bulmuşlardı. Bu yolculuk Che Guevara üzerinde oldukça etkili olmuştu. Zira, kitlelerin yoksulluğunu, baskıyı ve güçsüzlükleri yakından gözlemlemiş ve Marksizm’den etkilenmişti. Politik görüşünün oluşmasında oldukça önemli olan bu unsurlar nedeniyle Guevara, Latin Amerika’daki ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin tek çözümünün devrim olduğu sonucuna vardı. Guevara'ya göre, Latin Amerika’nın ayrı uluslardan oluşan bir karma yapı olması, ülkeler arasındaki eşitsizliği arttırıyor, gücün bölünmesine neden oluyordu, bu yüzden kıta çapında gerçekleştirilecek bir stratejiyle Latin Amerika tek vücut olmalıydı. Sınırları olmayan ve tek bir kültürle bağlanmış birleşik İber-Amerika'nın hayalini kurmaya başlayan Guevara'nın bu düşünceleri sonraki devrimleri için çıkış noktası olacaktı. Arjantin'e döner dönmez hayallerini gerçekleştirmek için tıp fakültesindeki eğitimini bir an önce bitirmeye çalışan Che, 1953 yılının mart ayında mezun oldu ve 12 Haziran'da diplomasını aldı.

Güney ve Orta Amerika’da kaldığı yerden gezilerine devam edebilmek için 7 Temmuz 1953'te yola çıkan Guevara, Venezuella'daki cüzzam kolonisinde çalışacaktı. Önce Peru'ya uğrayan Che, orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ceza süresi dolduktan sonra Ekvator'da bir kaç gün kalan Guevara, burada hayatının dönüm noktalarından biri olacak tarihi bir tanışma yaşadı. Ricardo Rojo adındaki avukatla karşılaştıktan sonra, Venezulla'ya gitmekten vazgeçip, Rojo ile birlikte Guetamala'nın yolunu tuttu. O sıralarda hükümetin başındaki Başkan Jacobo Arbenz Guzmán özellikle toprak reformu ile ilgili bir toplumsal devrim yapmaya çalışıyordu, ancak Arbenz sağcı bir darbe ile devrildi. Bunun üzerine Arjantin büyük elçiliğine sığınan Guevara halası Beatriz'e yazdığı bir mektupta orda bulunuşunun sebebini şu şekilde açıklıyordu: Guatemala’da gerçek bir devrimci olabilmek için gerekli ne varsa yapacağım ve kendimi mükemmelleştireceğim. 

İhtilalcilerin safhına katılan Guevara bir süre sonra tutuklanarak elçilik binasından çıkarıldı. Guatemala'da bir çok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul Castro ile tanışan Che, Guetamala'da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Arbenz hükümetinin CIA destekli bir darbeyle devrilmesi, Guevara’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist bir güç olduğuna dair görüşlerini güçlendirdi. ABD; Latin Amerika ve diğer gelişmekte olan ülkelerdeki sosyoekonomik eşitsizlikleri düzeltmeye çalışan hükümetlere karşıydı ve Guevara, sosyalizmin ancak silahlı mücadele sonunda elde edilebileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu da ancak silahlanmış bir halkla mümkün olabilirdi.

Bu arada Küba’daki mahkumiyeti sona erdikten sonra serbest bırakılan Fidel Castro da Meksika’ya gelmişti ve Raul, Guevara'yı 8 Temmuz 1955’te Fidel Castro ile tanıştırdı. Castro ile aynı düşünceleri paylaşan Guevara, onun gerçek bir devrim lideri olduğuna kanaat getirerek Küba diktatörü Fulgencio Batista’yı devirmek için kurulan "26 Temmuz Hareketi’’ne katıldı. Grupta doktor olarak görev yapmasına karar verildiyse de hareketin diğer üyeleriyle askerî eğitime katıldı. Eğitmeni olan Albay Alberto Bayo tarafından en göze çarpan öğrenci olarak nitelendirilen Guevara, 18 Ağustos 1955’te Guetamala'dan gelen sevgilisi Gadea ile evlendi ve bir yıl sonra 15 Şubat'ta kızları Hilda Beatriz dünyaya geldi.

25 Kasım 1956’da Tuxpan, Veracruz’dan yola çıkan Granma gemisine Küba'ya gitmek üzere binen Guevara, karaya çıkar çıkmaz Batista'nın askerlerinin saldırısına uğradı. Guevara, bu çatışmada kaçan bir askerin düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbî malzeme çantasını bırakmak zorunda kalmıştı ve o ân doktordan savaşçıya dönüştüğü an olarak Guevara'nın hafızasına kazındı. Bu olaydan sonra Sierra Maestra dağlarına saklanan Che, Batista rejimine karşı giriştiği gerilla savaşlarında gösterdiği cesaretle isyancılar arasında lider olarak görülmeye başladı ve Comandante olarak adlandırıldı.

1958 aralığında devrimin en önemli olaylarından olan Santa Clara’ya saldıran "İntihar timi"ni yöneten Guevara, 7 Şubat 1959’da zafer kazanan hükümet tarafından “Doğuştan Küba vatandaşı’’ ilan edildi. Bu arada Gadea ile evliliğini resmen sona erdirmek için boşanma işlemlerine başlayan Che, 2 Haziran 1959’da, kendisi gibi 26 Temmuz Hareketi’nin üyesi olan Aleida March ile evlendi.

6 ay boyunca La Cabaña hapishanesinin komutanlığına atanan ve görevi esnasında Batista rejiminin memurlarının, BRAC gizli servis mensuplarının, savaş suçlusu olduğu iddia edilenlerin ve siyasî muhaliflerin yargılanması ve infazından sorumlu olan Guevara, Time dergisine göre yargılamalarında adil değildi. Sonrasında Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü’nde önemli bir göreve gelen ardından Küba Merkez Bankası’nın başkanlığına atanan Che, Küba'dan diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere yardım etti ama bunların tümü başarısızlıkla sonuçlandı. 1960 yılında "La Coubre’’ isimli silah gemisinin patlamasında yaralanan kurbanlara yardım eden Guevara, bir süre sonra Sanayi Bakanı oldu. Küba sosyalizminin gelişmesinde büyük önemi olan Guevara, ülkenin önde gelen kişilerinden biriydi.

1961 yılında gerçekleşen Domuzlar Körfezi İşgali’nde Castro'nun emriyle Küba’nın en batısındaki Pinar del Rio eyaletindeki bir kuvvetin başına geçen Guevara burada sahte çıkarma kuvvetini püskürttü. Bir yıl sonra ortaya çıkan Küba Füze Krizi’nde kilit rol oynayan Guevara, 1964'te Birleşmiş Milletler'in davetlisi olarak Küba'yı temsilen New York'a gitti. CBS televizyonunda yayınlanan Face the Nation isimli programa çıkan, ABD Senatörü Eugene McCarthy'nin yanı sıra Malcolm X'in çalışma arkadaşları ve Kanadalı radikal Michelle Duclos'la görüşen Guevara, 17 Aralık'ta Paris'e uçarak üç aylık uluslararası bir tura çıktı. Bu gezi sırasında Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Arap Cumhuriyeti, Mısır, Cezayir, Gana, Gine, Mali, Dahomey, Kongo-Brazzaville ve Tanzanya'yı dolaşan lider, 24 Şubat 1965'te Cezayir'de, uluslararası sahnede son görünüşü olacak olan "İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri"ndeki konuşmasını yaptı. Konuşmada şunları söyledi:

Ölümüne olan bu mücadelede hiçbir sınır yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde meydana gelen olaylara kayıtsız kalamayız. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi bizim zaferimizdir, aynı şekilde yenilgisi de bizim yenilgimizdir. Sosyalist ülkelerin, Batı'nın sömürgeci ülkeleriyle üstü kapalı işbirliğini tasfiye etmeleri ahlakî görevleridir.

Guevara, 14 Mart'ta Küba'ya döndüğünde Havana havaalanında Fidel ve Raúl Castro, Osvaldo Dorticós ve Carlos Rafael Rodríguez tarafından sade bir törenle karşılandı.Ancak iki hafta sonra kamu hayatından çekilen lider, bir anda tamamen ortadan kaybolmuştu. Castro'nun sağ kolu olan Guevara'nın, bu gizemli kayboluşuna uzun süre anlam verilememekle birlikte farklı sebepler de öne sürüldü. Zira sanayi bakanıyken savunduğu sanayileşme projesinin görece başarısızlığı, ekonomik konularda Castro ile arasındaki görüş ayrılıkları ve Castro'nun Guevara'nın gücünden rahatsız olması bunlardan birkaçıydı.

Guevara'nın Castro'ya gidiş nedenini açıklamadığı ve oldukça basit bir üslupla yazmış olduğu mektup da çoğu kişinin şaşırtıcı bulduğu bir durumdu . Guevara'nın görüşleri Çin Komünist Partisi tarafından açıklanan görüşlerle benzeşiyordu ve bu durum ekonomisi gittikçe Sovyetler Birliği'ne daha da bağımlılaşmakta olan Küba için büyüyen bir sorun olmuştu. Küba'nın batılı gözlemcileri, Guevara'nın Sovyet koşullarına ve önerilerine karşı çıkmasına rağmen Castro'nun kabul etmek zorunda kalmasını ortadan kaybolmasına neden olarak gösteriyorlardı. Oysa ki Guevara ve Castro, Sovyetler Birliği ve Çin'in de bulunduğu birleşik cepheyi destekliyorlardı. Sovyet lideri Kruşçev'in Castro'ya danışmadan Küba'dan füzeleri çekmeyi onaylamasını ihanet olarak gören Guevara, Kuzey Yarımküre'yi, batıda ABD ve doğuda SSCB liderliğinde, Güney Yarımküre'nin sömürücüsü olarak gördüğünü belirmişti. Guevara, Vietnam Savaşı sırasında komünist Kuzey Vietnam'ı desteklemişti ve gelişmekte olan ülkelerin halklarını silahlanmaları konusunda teşvik etmişti.

Guevara'nın kayboluşuyla ilgili olarak soru işaretleri ve yapılan spekülasyonlar artmıştı. Tüm bunların baskısıyla Castro, 16 Haziran 1965'te yaptığı açıklamada Guevara'nın bilgisi dışında nerede olduğu konusunda yorum yapılamayacağını söyledi. Aynı yılın 3 Ekim'inde Castro, Guevara'nın kendisine yazdığı tarihsiz mektubu açıkladı. Mektupta Guevara, Küba devrimine bağlı olduğunu ancak yabancı topraklarda savaşmak için Küba'dan ayrılma niyetini bildiriyordu. Dünyadaki diğer ulusların kendisini devrim için savaşmak üzere çağırdıklarını belirten Guevara, ayrıca hükümet, parti ve ordu içindeki tüm görevlerinden istifa ettiğini ve Küba vatandaşlığından vazgeçtiğini de mektubuna eklemişti.

1 Kasım 1965'de Castro'yla yapılan röportajda, Küba lideri, Guevara'nın öldüğüne dair söylentileri reddedip, nerede olduğunu bildiğini açıkladı.

Castro ve Guevara'nın planları vardı. Zira 14 Mart 1965'te ikili Sahara Çölü altındaki bölgede Küba'nın ilk askerî operasyonunu Guevara'nın yönetmesi konusunda anlaşmışlardı. Daha sonra Castro'nun da doğrulayacağı bir görüşe göre, Latin Amerika ülkelerindeki koşulların focos gerilla çekirdeklerinin kurulması için henüz uygun olmadığını düşündüğü için Castro, bu eyleme girmesi için Guevara'yı ikna etmişti. Dönemin Cezayir devlet başkanı Ahmed Bin Bella ise Afrika'da hüküm süren durumun büyük devrim potansiyeline sahip görünmesinin Che'de Afrika'nın emperyalizmin zayıf halkası olduğu düşüncesini oluşturduğunu ve bu yüzden Afrika için çaba harcamak istediğini belirtmişti.

Kongo-Kinşasa'daki Patrice Lumumba yanlısı Marksist Simba hareketinin desteklenmesi ile sürdürülecek olan Küba operasyonunda Guevara bir süre gerilla lideri Laurent-Désiré Kabila ile çalıştı. Daha sonra Kabila'ya yeterince inanmadığı için ittifakları bozuldu. O dönemde 37 yaşında olan Guevara, resmi askeri eğitimden geçmemesine rağmen oldukça deneyimli bir savaşçıydı. Astım hastalığı da Guevara'yı fazla zorluyor görünmüyordu.

Amacı Küba Devrimi'ni ihraç etmek olan Guevara, yerel Simba savaşaçılarına komünist ideolojiyi ve gerilla savaşını öğretiyordu. Ancak Güney Afrikalı paralı askerler ve Kübalı sürgünler Kongo ordusuyla birlikte Guevara için sıkıntı yaratan bir ittifak içindeydiler. Bu yüzden Kongo'daki devrim planı gerçekleştirilemedi. Guevara buna sebep olarak yerli Kongo kuvvetlerinin yeteneksizliğini ve kendi aralarındaki sürtüşmeyi göstermişti. Kongo'da kalıp tek başına savaşmayı düşünen Guevara, silah arkadaşları ve Castro'nun gönderdiği iki memurun ikna etmesi sonucu Kongo'dan ayrılmayı kabul etti. Ancak dünyanın diğer bölgelerindeki devrimlere kendini adamak için Küba ile olan tüm bağlantılarını kopardığını yazdığı mektubun Castro tarafından kamuoyuna açıklanması yüzünden Küba'ya geri dönmeyi gururuna yediremeyen Guevara, altı ay boyunca Darüsselam, Prag ve Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde saklandı. Bu süreç içinde Kongo deneyimiyle ilgili anılarını kaleme aldı, ayrıca biri felsefe diğeri ekonomi üzerine olan 2 kitabının taslaklarını yazdı. Castro Che'yi Küba'ya geri dönmesi konusunda zorlasa da, Guevara, dönüşünün geçici olacağı ve adadaki varlığının sır olarak kalacağı koşuluyla bunu kabul etti. Zira Latin Amerika'da yeni bir devrim hazırlığındaydı.

Tüm hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürüten Guevara'yla ilgili olarak 1 Mayıs 1967'de Silahlı Kuvvetler Bakan vekili Bnb. Juan Almeida, Latin Amerika'da devrime hizmet etmekte olduğunu duyurmuştu. Zira Guevara, Bolivya'da gerillaların başındaydı. Castro, Guevara tarafından eğitim alanı olarak kullanılması için, yerli Bolivya Komünistleri tarafından Ñancahuazú bölgesindeki arazinin satın alınmasını istemişti. Ancak kamptaki eğitim, çarpışmadan daha tehlikeli olmuş ve bir gerilla ordusu oluşturma yolunda pek başarılı olunamamıştı. Guevara'nın ana ajanı olarak çalışan Haydée Tamara Bunke Bider'in daha sonra Bolivyalı yetkilileri Guevara'nın izini bulmaya yönlendirdiği için bilmeden Sovyet çıkarlarına hizmet ettiği ortaya çıkacaktı.

Guevara ve askerleri Bolivya Ordusu'yla 1967'de ilk kez çatıştıklarında geriye bıraktıkları fotoğraflar Che'nin Bolivya'da olduğunu kanıtlar nitelikte olmuştu. Fotoğrafları gören Bolivya Devlet Başkanı René Barrientos, Che'nin bir an önce yakalanması için emir vermişti. Yaklaşık elli kişiden oluşan ve ELN (Ejército de Liberación Nacional de Bolivia) adı verilen ordusuyla Bolivya güçlerine karşı başarı elde eden Guevara, liderlerden birini de öldürmüştü. Savaşın ortasında bile insancıl özelliklerinden vazgeçmeyen Guevara, yakaladıkları yaralı Bolivyalı askerlere tıbbi yardımda bulunmayı talep etmiş ancak bu önerisi sorumlu Bolivyalı subay tarafından geri çevrilmişti. Guevara'nın Bolivya'da devrim başlatma planlarından, yanlış anlaşılmalar, uzlaşma yanlısı olmayan muhalif kişiliği ve Kongo'da olduğu gibi Bolivya'da da yerel liderlerle başarılı işbirliği geliştirememesi yüzünden istenen sonuçlar alınamamıştı.

Guevara'nın gerilla kampının yeri bir muhbir tarafından Bolivya Özel Harekât Birliği'ne bildirilince 8 Ekim'de kamp kuşatıldı. Quebrada del Yuro kanyonunda Simeón Cuba Sarabia ile birlikte devriye gezerken yakalanan Guevara, ayaklarından yaralandıktan ve silahı bir mermiyle harap edildikten sonra teslim olmak zorunda kaldı. Barrientos Guevara'nın yakalandığını öğrenir öğrenmez öldürülmesini emretmiş, Guevara yakın bir köy olan La Higuera'daki bir okula götürülmüş ve geceyi orada geçirdikten sonra, ertesi gün öğleden sonra öldürülmüştü. Bazı kaynaklara göre Che'nin infazından sorumlu çavuş Mario Terán aşırı derecede heyecanlandığı için bilinçli bir şekilde ateş edememiş, Che'yi öldüren merminin kim tarafından ateşlendiği asla bilinenemiştir. Çarpışmada öldüğü izlenimi vermek, yüzünün tanınır durumda olduğunu sağlamak için ayaklarına defalarca ateş edilerek öldüren Che Guevara'nın cesedi bir helikopterin iniş takımlarına sıkıca bağlanmış ve yakınlardaki Vallegrande'ye götürülmüştü. Cesedi bir küvetin içinde basına gösterildikten sonra, askeri bir doktor tarafından elleri kesilen Che'nin cesedinin akıbeti bilinememekteydi. Zira gömüldüğünü söyleyen görüşlerin yanı sıra yakılmış olduğuna dair de spekülasyonlar vardı. Che'nin ölmeden önceki son sözleri ise şöyle olmuştu:

Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın.

Guevara'yı ve Bolivya'daki faaliyetlerini yakın takibe alan kişi Félix Rodríguez adındaki CIA ajanıydı. Rodríguez Guevara'nın saatini ve diğer kişisel eşyalarını almıştı ve sonraki yıllarda bunları röportaj yaptığı gazetecilere gösterdi. Bu eşyaların bir kısmı halen CIA'de sergilenmektedir.

Guevara'nın öldüğünü 15 Ekim'de tüm Küba'ya duyuran Fidel Castro, ülkesinde üç günlük yas ilan etti.1997 yılında Guevara'nın elleri olmayan cesedinden kalan kemikler bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarıldı, DNA testiyle kimliği tespit edilerek Küba'ya geri getirildi. 17 Ekim 1997'de cesedinden kalanlar, Bolivya'daki harekatta birlikte savaştığı 6 askerle birlikte, Küba Devrimi'ni gerçekleştirdiği Santa Clara'da özel olarak hazırlanmış anıt mezara askerî törenle gömüldü.

Yukarıdaki Küba yakın tarihi, benim de çoğunu paylaştığım notlar içeriyor. Ancak; yeri geldikçe daha özel ve spontane bilgiler aktarmaya çalışacağım. Kim ne derse desin, Küba Sosyalizmi tek parti hegemonyası altında yürütülen bir rejimdi. Muhalefetin ne denli eleştiri hakkının olduğu tartışmalıdır. Üstelik, Küba’nın burnunun dibindeki dünya emperyalizminin lokomatifi A.B.D ‘nin güdümündeki Küba diasporası ve gizli istihbarat servislerinin yazı ve raporlarının da yanlı ve kirli olduğu inancındayım.

Küba’da gezdiğim yirmi iki gün boyunca gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarımın da yeterli açıklayıcı bilgiler olamayacağı inancındayım. Pek çok bilgiyi, tarafsız küresel araştırma şirketlerinin bilgi ve istatistiklerinden derlemeye çalışıyorum. Velhasıl, kimse bu gezi notlarımdan, Küba hakkında belirleyici ve net veriler beklemesin benden. Bu konudaki hükmü, ileriki yıllarda tarih verecektir, olayların akışına göre.

Fraternidad Parkından, Devrim Meydanı’na yaptığımız yürüyüş, ister istemez bizi Küba tarihine, daha doğrusu Küba Devrim Tarihi’ne getirdi. Devrim Meydanı hatta tüm Küba’nın en renkli unsurları, Devrim öncesi sermaye rejiminin mirası Amerikan arabaları.

Her beş arabadan birinin, Devrim öncesinden kaldıüı Küba yollarında zaman elli yıl önce durmuş hissi veriyor insana. Öyleki, mecburiyetten, büyük bir ihtimamla korunan Amerikan klasik arabaları artık, ne Amerika’da ne de başka ülkelerde bulunmaktadır.

Bu Amerikan arabalarının büyük kısmı, turistik amaçlarla kullanılmakta, saati 30 ‘dan başlayan fiyatlarla kiralanmakta şu anda. Bunların başlıcalarını modelleri ve yıllarına göre şu şekilde sıralamak mümkün.

1950  Studebaker  Champion.  Mermiyi andıran ön kısmıyla Küba’nın en popüler arabalarındandı.

1951  Hıdson Hornet.  Yere yakınlığı ve güçlü motoru ile hız tutkunlarının gözdesi idi.

1951  Pontiac Chieftain. Kaputundaki kızılderili figürü ile tanınır.

1951  Kaiser Traveler. Giderek yaygınlaşan güvenlik unsurlarının öncüsüydü.

1951  Chevrolet Styline. Bugün Küba’da en yaygın ve yıpranmış araç grubundandır.

1952 Olsmobile Super 88. İri gövdesine inat, hafif ve hidrolik direksiyonu ile çok rahat kullanılıp manevre yapılabilir.

1953  Buick Super. Gülen bir ifadeye sahip radyatör panjuru ile tanınır.

1955 Chevrolet Bel-Air.  Otomobil tutkunu zenginlerin vazgeçilmeziydi.

1958 Edsel Corsair. Ön panjurun vajinaya benzemesinden olsa gerek çok alay edilince üretimi durduruldu.

1959 Cadillac Eldorado. Roketi andıran gövdesi ile çok talep görüyordu

 

Kime sorduysak, İngilizce bilen yok, tablette kullandığım maps.me bom boş arazileri gösterince, yararlanamıyorum. Sonunda, pırıl pırıl bir üniversite öğrencisine soruyorum. Net bir İngilizce ile Cristobal Colon’a giden Paseo ( Avenida de Los Alcaldes )i gösteriyor.

Epey yürüdükten sonra, Cristobal Colon mezarlığına uzanan Calzada Zapata Caddesini takip etmeye başlıyoruz. Çok geçmeden mezarlığın devasa giriş kapısının ( barış kapısı ) önünde buluyoruz kendimizi. Bu mezarlığın, Havana’da görülesi yerlerin başında geldiğini görünce, ben de listeme koydum.

Devasa kapıdan girince sağa sola bakarak yürümeye başlıyorum. Karşıda ağacın gölgesinde oturan adam beni görünce ayağa fırlıyor ve bir şeyler söylüyor. İşaretleri üzerine sağdaki konteynere yürüyorum, giriş ücretliymiş ( 5 CUC ), bilet elimde yürümeye devam ediyorum. İlk defa bir mezarlığa bilet alarak girmiş oluyorum böylece.

İspanyol bir mimar tarafından, kentin Vedado semtinde, elli altı dönüm arazi üzerinde inşa edilmiş. Bir milyon kişinin son uykularına yattığı bu mezarlığı görülesi kılan, aristokratların ve zenginlerin alımlı mezarları ki, her biri birer mimari şaheser. Barış  kapısından başlayan geniş cadde, haç planı şeklinde tasarlanmış mezarlığın tam ortasındaki şapelin önüne getiriyor, sağlı sollu uzanan muhteşem mezarları seyreden ziyaretçileri. Cadde boyunca, devrim liderleri, İspanyol din adamları ve zengin Havana sakinlerinin mezarları göze çarpıyor.

Burası, adını Amerikanın kâşifi Kristof Kolomb’tan alıyor ve enteresandır ki, Amerika kıtasında Kristof Kolomb’a adanmış tek mezarlık burasıdır.

Milagrosa mezarı, buranın en popüler olanı. Bu mezarlığın hikayesi ise şöyle: Amelia Gotri de Adot isimli kadın, 1901 senesinde doğum esnasında ölmüş, anneyle beraber çocuk da doğum esnasında ölmüş. Çocukla anne aynı mezara, çocuk annenin ayaklarının dibine gelecek şekilde gömülmüş. Kadının kocası bir heykeltıraşa mezartaşı olarak, haça dayanan, kucağında bebek olan bir kadın heykeli yaptırmış, iki sene sonra mezarlıkta yer açmak için mezar taşınırken fark etmişler ki, çocuk mezarda annesinin kucağında olacak şekilde yatıyormuş!! Tabii bu olay, bir mucize olarak dilden dile anlatılmış. Ayrıca rivayet o ki, bu çocuk heykelinin poposunu okşarsanız size şans getirirmiş. Küba’da mezarlara çiçewk koyma geleneği yok, sadece bu mezara çiçek konuyor ve dilek tutuluyor.

Altmış yıldır Komünist bir rejimle yönetilen Küba’da Milagrosa Mezarlığı, inancın derin boyutlarını çarpıcı şekilde anlatıyor.

Ayrıca, Küba müziğinin efsane isimlewrinden Bueno Vista’nın kurucularında kadife sesli şarkıcı İbrahim Ferrer de burada, sade bir mezarda yatıyor.

Eşim, mezarlık ziyaretini benimsemediğinden, girişteki salonun önünde banka uzanmış, benimle gelmemişti. Dönüşte, etrafını sarmış köpeklerin arasında , kısmen tedirgin bekler buldum onu. Barış Kapısından çıkarak, 50-60 metre ilerideki Calle 23 ( cadde 23 ) boyunca yürüyerek Almendares Nehrine doğru ilerliyoruz. Trafik azaldı, artık tek tük geçen araçların homurtusu ve yıpranmış motorlarından çıkan egzost gazını  hissedebiliyoruz.

Önümüze çıkan köprüden Almendares Nehrini geçip, sağdan nehir kıyısında uzanan Almendares Parkına giriyoruz. Devasa banyan ağaçları ve sarmaşıklar, her yere yerleştirilmiş banklar, kötü sayılmayacak peysaj, nehirde yüzen sandalları ile sakin huzurlu bir park.

Orman içinde serpilmiş büfelerde yiyecek içecek satılıyor. Nedense, acıkmış hissediyorum kwendimi ve karton kutuda verilen piliçli pilavdan alıyorum, yanında bir şişe su ile ( 5.5 CUC ).

Çepeçevre dolaşıyorum parkta, tertemiz ortalık, döküm banklarda hiçbir hasar yok. Anıt banyan ağacı dikkatimi çekiyor ve fotoğraflıyorum.

Fotoğrafçılar için Küba gezileri düzenleyen bir arkadaşım, yeni bir firma ile sözleşme yapacakmış, “ yetkili ile telefonda görüştüm ama, çalıştığı firma ciddi midir, adam gerçekten orada mı çalışıyor  öğrenebilir misin “ demişti geçenlerde. Ben de, eşimle, Freternidad Parkın önünden, Devrim Meydanı’na, Almendares Parkına yürüyerek, buradan da daha ilerideki Kohly semtinde Avenida 47 ( 47. Cadde ) de bu firmanın yerini bulup, adamla görüşecektim. Sırada, hafif yokuş tırmanıp Avenida 47’yi arşınlamak var. Kolay buluyoruz, ama, yediğimiz jet lag etkisini sürdürüyor olmalı, bugün cumartesi olduğunu unutuyoruz, gerçi turizm ofisinde personelin bugün çalışıp çalışmadığını bilemezdik. Neyse, Küba standartlarına göre oldukça güzel  binanın kapısından giriyorum. Bütün kapılar kapalı üstelik hepsi mühürlü. Tamam diyorum, arkadaşı dolandırılmaktan kurtardım, zira, görüştüğü kişi ard niyetli olmalı ki, mühürlü bir şirketle sözleşme imzalatmak istiyor. Tam çıkacakken, yukarıdan sesler geliyor, odalar yine mühürlü, son odaya giriyorum, iki genç kız oturuyor. Adamın ismini veriyorum, kız bugün nöbetçi olduğunu, yeni başladığını, burada yüz civarında personel çalıştığını  söyleyerek şirketin kartını veriyor ve arkadaşımın telefonuna işgünlerinde detaylı bilgi verileceğini söylüyor, çıkıyorum. Tahminim, on kilometreye yakın yürüdük.

Dönüşte, kendimizi şımartıp, burada Carro veya Taxi Collectivo denilen dolmuşlara binmek istiyoruz. Yolda bekleyen bir güvenlik görevlisine soruyoruz. Adam, bizi İspanyol sandı herhalde, bunaltacak kadar hızla İspanyol’ca bir şeyler anlatıyor. Sonra, başka bir caddeye yürüyoruz birlikte. Bu kez, ben de sizinle geleyim diyerek, gelen Carro’lara üç kişi işareti yapıyor. Eşim huylanıyor ve “ gel yine yürüyerek dönelim, başımıza bir iş gelmesin “ deyince, adamı orada bırakıp, geldiğimiz Almendares Köprüsünü bir kez daha geçerek, bir otobüs durağının gölgesinde dinleniyoruz.

Gelen geçen Carro’ları durduruyorum, Havana merkeze 5 CUC istiyor insafsızlar. Aslında, iki kişi için 1 CUC’un bile fazla olduğunu biliyorum. Bu kez, kavga etme pahasına ilk gelen Carro’ya biniyor ve şoföre 1 CUC uzatıyorum, ses çıkarmıyor. Vedado’dan geçerek Malecon’a geçiyoruz. Akşam üzeri, aşıklar yerlerini almışlar gün batımını seyre hazırlanıyorlar. Passeo de Prado’da inip, Devrim Müzesi’nin  yanında Granma’nın sergilendiği alana geliyoruz. Hâlâ kuyruk var Devrim Müzesi’nin önünde ziyaretçilerin. Ben, yarın sabah girmeyi düşünüyorum.

13 Mart Meydanı’nda çocuklar paten yapıyor,  gençler beyzbol oynuyorlar neşeli bağırışlarla. Zaten, beyzbol Küba gençliğinin olmazsa olmazlarından. Meydanın sonunda Maximo Gomez’in heybetli bir heykeli yüklseliyor. Maximo Gomez de Küba’nın ulusal kahramanlarından. Küba’nın bağımsızlık savaşında, İspanyol sömürgeciliğine karşı, Carlos Cespedes, Jose Marti ve Antonio Maceo gibi önderlerle 1868-1878 yılları arasında süren on yıl savaşına katıldı. İspanyollara karşı geliştirdiği ekonomik çökertme stratejisinin uygulanmasında Küba feodalleri onu yalnız bırakınca, kenara çekilip münzevi bir hayatı yeğledi.

Hemen yanıbaşındaki La Punta Kalesi’nin önündeyiz. Vedado semtinden başlayan sekiz kilometre uzunluğundaki Malecon ( bizim Kordonboyu ) buraya kadar uzanıp, kalenin çevresinden içerideki haliç’e devam ediyor. La Punta Kalesi, küçük topları önündeki parkım çimenleri, hele hele az önce başlayıp bizi korkutan ama çabuk geçen yağmur sonrası oluşan gökkuşağı ile çok sevimli geliyor bana. Gökkuşağının bir ucu haliç’e giren boğazın diğer ucundaki El Morro Kalesi’ne kadar uzanıp, iki kale arasında şirin bir köprü oluşturuyor.

Havana’ya uğrayan dev kruvaziyerlerin yanaştığı rıhtım ve yanındaki hadiyelik eşya standlarının bulunduğudev hangara doğru ilerliyoruz. Sağımızda Cespedes Parkı başlıyor. Az önce yazdığım gibi, Carlos Cespedes de İspanyol sömürgeciliğine karşı mücadele eden bir halk kahramanı. Yayınladığı bildiri ile İspanya’ya karşı on yıl savaşını başlatan toprak ağası, ancak, öyle bir toprak ağası ki, köleliğin kaldırılması için mücadele ediyor. Savaş sonunda, liderler birbirlerine düşüyorlar, Cespedes kendi çiftliğine çekiliyore, ancak,  İspanyollar tarafından burada öldürülüyor.

Az sonra, Hint’li şair Rabindranath Tagore heykelinin yanındaki Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelinin önüne geliyoruz. Oldukça bakımlı, parkın peysajı, çiçekleri heykelin yanına kadar sokuluyor.

Heykel, dönemin İstanbul Esenyurt belediye başkanı Gürbüz Çapan’ın 1993 yılında Küba’ya ziyaretinde şekillendi ve Esenyurt’ta inşa ettirdiği Havana Parkının içine 2006 yılında dikildi. Bu konuyu, Gürbüz Çapan anılarında şöyle anlatıyor; " Sonra Fidel'le görüştük, konuştuk. Herkes kendi ülkesinin değerlerini öne çıkardı, ben Atatürk 'ü anlattım. O José Marti 'yi. Bir utanç yaşadım; o Mustafa Kemal'i biliyordu, ancak ben J. Marti'yi bilmiyordum. Bunu fark etti ve başladı J. Marti'yi anlatmaya. Sonra Havana Belediye Başkanı ve Valisi'ne talimat verdi.

Ben J. Marti'yi İstanbul'a, o, Mustafa Kemal Atatürk'ü Havana'ya taşıyacaktık. Sonra ben Özgür Havana Parkı yaptım Esenkent'e, oraya J. Marti heykelini diktim. Havana Belediye Başkanı da Mustafa Kemal Atatürk'ün heykelini Havana'nın en büyük caddesiyle parkının buluştuğu yere dikti.

Küba; sosyalist devrimden sonra bayrağını değiştirmeyen, orada burada 14 m.- 40 m. heykeller olmayan, sosyalist bir ülkedir. Fidel'i adıyla çağırıyor köylüler. Adios Fidel!

Fidel, televizyon konuşmasında benden, "Latin Amerika'yı Asya'ya taşıyan adam diye" söz etti, ben o bahtiyarlığı ömrüm boyunca taşıyacağım.

Mustafa Kemal Atatürk'ün heykelini, Latin Amerika'nın komünist ülkesine diktim, onların özgürlük kahramanı, ünlü şair J. Marti'yi de Esenyurt'a taşıdım. Ne mutlu bana. "

Rıhtımın tam karşısından içeri San Francisco Kilisesi ve meydanına yürürken sert bir rüzgar ve yağmur başlıyor. Ürperiyoruz, meydanda bir kuytuya sığınıp beklerken, ileride yağmur altında CADECA kuyruğunda bekleyenleri görünce dayanamayıp ben de karışıyorum aralarına. CADECA, Küba’da, ulusal bir kaç bankanın dışında turistlere döviz bozan kuruluş, adı Casas de Cambio’dan geliyor. Yağmur diniyor, sıra bana geliyor, 300 € bozduruyorum, CADECA’lar devlet kuruluşu olduğu için, istismar etmiyorlar, fiyatları her yerde aynı. ( 1 €= 1.02618 )

Officios caddesinin kalabalığı içinde akarak, daha da kalabalık olan Obispo caddesine geliyoruz.

Obispo cadesi dar, trafiğe kapalı, galerileri, mağazaları kitapçıları bu arada bizim de müdavimi olacağımız pizza dükkanları ile Havana Vieja ( Eski Havana ) ‘nın en gözde yerlerinden.

Pizzacının önündeki kuyruğu görünce hemen ben de giriyorum. Galiba, burada kuyruk müptelası olacağım. Yirmi dakika sonra sıra bana geliyor, pizza 15 CUP yaklaşık 2 TL.  Rendelenmiş kaşar peyniri serpilmiş pizza çok lezzetli oluyor.  Tezgahtar iki üç tabaka beyaz kağıdın üzerine fırından yeni çıkmış pizzayı  koyarak bana uzatınca ellerim yanıyor, feleğimi şaşırıyorum. Sağ elimden sola, sonra sağa aktarark soğutuyor ve kaldırıma çömelerek keyifle yiyorum.

Havana Vieja yani Esaki Havana, yabancıların çok rağbet ettiği bir yer. Bir küçük şişe suya 2 CUC  deme densizliğinin nedeni, Amerika ile kısmen de olsa yakınlaşmanın ardından, bitip tükenmez Amerikalı turist akınına uğramaları.  Sanırım, rejimi en çok yoran konu, turizm sektöründen kazananların, ülke bazında yarattığı gelir adaletsizliğinin yarattığı sorunlar olacak.

Daha Küba’ya Jose Marti Havaalanı’na iner inmez başlıyor turistlerin soyulması. Bunca yoğunluğa rağmen Havaalanı ile kent merkezi arasında genel ulaşım aracı yok. Üzerlerinde global firmaların etiketlerini taşıyan giysilerle taksi şoförleri, turistleri bekliyor. Otomobil ile yaklaşık yarım saat sürecek bir yol için 25-30 CUC arası bedel istiyorlar. Havaalanı personelini kente getirip götüren bir otobüs var, görünce umutlanmayın, araca almıyorlar ve taksiden başka seçenewğiniz olmadığını anlıyorsunuz.

Turistik bölgelerde, bir başka sıkıntı da, CUC yerine CUP kullandığı söyleyen mağaza, kafe ve restoranlar. Zira, psikolojik olarak burada CUP geçiyor, ucuzdur diyerek girdiğiniz mekânlarda hesap yaptığınızda Convertible Peso ( CUC ) ‘ya eşdeğer bedel ödediğinizi fark ediyorsunuz.

Giderek tenhalaşan rutubet kokan, alacakaranlıkta bombalanmış hissi veren harap sokaklardan yürüyerek Carcel’e kaldığımız Casa’ya geliyoruz. Bu arada, küçük bir dükkanda sadece yumurta satan karanlık bir dükkanı fark edip giriyoruz içeri, yumurtalar için poşet veya kağıt yok, avuçlarımda dört yumurta yüzümüzde tebessüm odamıza geliyoruz.

Bugün, Atatürk heykelinin önünde tanıştığımız Sinan, Varadero’da yer bulamadığını, hemen tüm kentlerde yoğunluk olduğunu söyleyince Federico’dan bundan sonra uğrayacağımız kent ve tarihlerini vererek bize rezervasyon yapmasını istiyorum. Karısı Janet, büyük bir iştiha ile oturuyor telefonun başına ve rezervasyonları tamamlayarak isim ve adreslerinin bulunduğu listeyi uzatıyor önüme.

Bu iştahın nedenini, çok geçmeden anlıyorum. Bir casa, diğerine rezervasyona yardım ederse 5 CUC  komisyon alıyor karşı taraftan, tabii bundan sizin haberiniz olmuyor, onlar nasıl yapıyorlarsai aralarında bu paslaşmanın karşılığı olan muhasebeyi büyük bir disiplinle yapıyorlar.

Çok yürüdük, çok yorulduk bugün. Uzanıyor, notlarımı derliyor, fotoğrafları gözden geçiriyorum.

 

15  OCAK  2017   (HAVANA)

Yaklaşık bir nesil, neredeyse tüm dünya ülkelerinin uyguladığı ambargo nedeniyle yoklukla geçirdi hayatını Küba’da. Ama, gördüğüm kadarıyla, bu ülkenin insanları nefreti, kızgınlığı ve kavgayı hatta yükses sesle tartışmayı bile unutmuşlar. Latin dünyasının geleneğinden olsa gerek yüksek sesle konuşuyorlar, yaşam tarzlarına girmiş bu.

Karşımızdaki evin balkonundaki köpekler sabaha kadar havladı akşam. 02.30’da, uyuyamayacağımı anlayarak, bugün gezeceğim yerleri çalışmaya başladım. Yine odamızda yaptığımız kahvaltı sonrası, Prado’nun henüz sakin saatlerinde fotoğraf çekerek yürümeye başladık.

Dünden ders aldık, bugün binaların önünden geçerken, balkonlardan akan sulara dikkat edeceğiz. Zira, balkonlarda, borularla tahliye sistemi yok. Kadın balkonu yıkıyor, zeminden süzülen su, şakırdayarak aşağıda yürüyenlerin üzerine akıyor. Dün, tam da Capitolio’nun tam karşısında bir binanın suları ile kısmen yıkanmıştı saçlarım.

Giderek hareketleniyor sokaklar. İyi beslenememenin izleri kadınların geniş bel ve iri kalçalarında net görülüyor. Hemen herkes, ellerinde jambonlu hamburger ve meyve suyu ile işlerine gidiyorlar.

Devrim Mizesi’nin önündeyiz. 09.30’da açılacak, şimdiden önünde kuyruk var. Bu arada, Küba’nın özellikle olmazsa olmazlarından Alicia kremi arayalım dedik.  Central Park’ın karşısındaki İnglaterra Otel, yanında Sevilla Hotel, Central Park Hotel gibi bütük otellerin lobilerindeki mağazalarda satılacağını okumuştum. Hiç birinde yok. Bir başka otelin lobidindeki kadın, ileride Karakol binasının karşısında bulunan Palacio de la artisana hanında bulabileceğimizi söylüyor.

Burası da 12.00’de açılacakmış. Mercaderes ve Obispo caddesinde Havana halkının günlük yaşamlarını izliyoruz. Felâket bir kalabalık var, ilginci  kalabalığın daha fazlası Havana’lılar. Kadınlar cömert giysilerle, özellikle daracık taytları ile vücutlarındaki yağ miktarını hiç de çekinmeden teşhir ediyorlar. Kadınlı erkekli hemen herkes de haçlı kolyeler, bilezikler, kolyeler, künyeler öylesine abartılı ki, eşime bu ne zenginlik diyorum, gülüyor, “ hepsi emitasyon onların, bizim Tahtakale’de neredeyse kilo ile satılıyor “ diyor.

Gördüğüm kadarı ile, burada en çok içme suyu sorun olacak, zira, her yerde bulunmuyor, ancak tesadüfen bulduğumuz yerlere gidip almak gerekecek tekrar. Dün, Obispo’da su aldığım köşedeki küçük dükkana giriyor ve su istiyorum. Dün, aynı yerden 1 CUC’a satın aldığım 1.5 litre suya bu kez 2 CUC istiyor. Sinirleniyorum, elimdeki şişeyi geri alıp verdiğim 1 CUC’ u da geri uzatıyor. Bu kez bağırarak, dünkü fiyatın neden iki katı istiyorsun diyorum, utanıyor bu kez ve tekrar uzattığım 1 CUC’u kabul ederek, dolaptan çıkardığı şişeyi uzatıyor. Su değil, ab-ı hayat burada, uğruna savaşıyoruz resmen.

Alicia kremin satıldığı kozmetik dükkanını buluyoruk. Ne dediği anlaşılmayan kısık sesli kadına eşim aldığı siparişleri söylüyor. Ben anlamam, propolisli, plesentalı çeşitleri varmış. Kadın, bir paketten dört kutu çıkarıyor, başka yok diyor. Fazla fiyat istediğini bile bile kesiliyor ve 40 CUC ödüyoruz. Türk’ler keşfetmişler bu Alicia’yı ve duyduğuma göre gezi masraflarını buradan aldıkları Alicia kremleri memlekette satarak karşılayanlar varmış.

Hanın alt katında canlı müzik başladı. Bir masaya yerleşiP, Bueno Vista muadili grubu keyifle dinliyoruz. Güzel bir mekanda, güzel müzikle içimiz ferahlıyor.

Sonra Plaza de Armas Meydanından geçiyoruz. Havana’nın en eski meydanı burası, palmiyeler arasında bağımsızlığını kazanan Küba’nın ilk Cumhurbaşkanı’nın mermer heykeli yükseliyor. Bugün Pazar, meydanda ikinci el kitaplar, kullanılmış eşyalar, madalyalar satılıyor.

Havana Ernest Hemingway ile Santa Clara  Che Guevarea ile yatıp kalkıyor adeta. Havana’nın tarihi kesimi olan Habana Vieja’da Hemingway’in meşhur ettiği iki bar var.

Ama, önce Hemingway’den anlatalım biraz; Nobel ödüllü yazar, Ernest Hemingway, Küba’ya ilk kez 1928’de Fransa’dan demir alan Orita gemisiyle adım atıyor. Bu kısa ziyaretten sonra karısına gönderdiği mektupta “son zamanlarda kendime hayatımın geri kalan günlerinde ne yapacağımı soruyordum. Şimdi yanıtını biliyorum: Küba’yı anlamaya çalışacağım” diye yazıyor. 1932 Nisanı’nda adaya geri dönüyor. 1933’te bu kez uzun süreli kalmak için geliyor ve eski kentin tam merkezindeki Ambos Mundos otelinin 511 numaralı odasına yerleşiyor. Son yıllarda tamamen restore edilen otelin 511 numaralı odası artık bir müze. Penceresinden tüm Havana’yı keşfetmek mümkün. Mavi okyanus sularının yaladığı rıhtımı, katedrali, Capitol binasını, sömürge döneminden kalma binaların çatılarını ve köprüleri...

Odanın bir duvarında Kübalı genç sevgilisi Leopoldino Rodriguez’in bir resmi asılı. Otelde kaldığı sürede tamamladığı “Ya Hep ya Hiç” romanında Havana’yı şöyle tanımlıyor: “Frigorifik kamyonların barlara buz dağıtmaya geldikleri erken saatlerde Havana sokaklarında geceden kalma serseriler evlerin duvarlarına sırtlarını dayamış uyuyor. San Francisco Meydanı’nda sadece bir dilence ayakta. Çeşmeden gecenin susuzluğunu gideriyor.”

Bugün otelin bulunduğu Obispo Sokağı hayaletlerin anısıyla geçimini sağlayan sanatçılarla dolu. Denizci şapkası ve purosuyla (Hemingway sigara içmezdi) yalancı Hemingway’ler turistlerle fotoğraf çektiriyor, dövmeciler turistlerin sırtına Che Guevara resmini çiziyor. Bu arada Hemingway, Ambros Mundos Oteli’ndeki odasında bir başka romanının sancılarını yaşıyor: “Çanlar Kimin İçin Çalıyor.“ Geceleri ise kendisini Bodeguita del Medio barının kucağına atıyor. Burada Kübalı sanatçı dostları, yurtdışından gelen misafirleriyle mekanın ünlü mojitosunu yudumluyorlar. Ne var ki özellikle bu barın iyice popüler olması ve bölgenin giderek kalabalıklaşıp, gürültülü hale gelmesi üzerine 1940’ta San Francisco de Paula kasabasındaki çiftlik evini (Finca Vigia) satın alıyor. Eski komşuları onun iyiliği, cömertliği konusunda hemfikir. Oğullarıyla kuş avına çıktığında yanında götürdüğü sodaları kasabalılarla paylaştığını, biri hastalandığında otomobiliyle Havana’ya hastaneye götürdüğünü ve ilaçlarını aldığını söylüyorlar. 

Hemingway’ın dünyasını asıl değiştiren küçük balıkçı köyü Cojimar. Şöyle anlatıyor: “Küba, kuru esen rüzgar, güneşli bir gökyüzü, balıkçılarla dostluk, yemyeşil ağaçlar, yeniden keşfedilen çocukluk, Golf Stream’ın sıcak ve bereketli suları, yani yeryüzünde son kalan vahşi topraklardan biri. İnsanların lüks gemilerle, efsanelerle, yorgun kahraman ve yalanlarıyla gelmeden önceki son cennet...” Bu cennetin verdiği enerjiyle yeni bir romana başlıyor: “İhtiyar Balıkçı ve Deniz”. 84 gündür tek bir balık avlayamayan Santiago (teknesinin kaptanı Gregorio Fuentes’ten esinlenerek yarattığı kahraman) ona her zaman güvenen küçük dostu Manolin’i yanına almadan, bir gün tek başına denize açılır ve çok uzaklara Gulf Stream’ın sıcak sularına olta atar. Bir süre sonra dev bir kılıç balığı yakalar. Zorlu bir mücadeleden sonra kılıç balığını zapt etmeyi başarır. Ancak bu kez kan kokusuna gelen köpek balıklarıyla savaşmak zorundadır. Kıyıya vardığında kılıç balığından geriye sadece dev iskeleti kalmıştır.


“İhtiyar Balıkçı ve Deniz” romanı 1954 yılında Hemingway’e Nobel Edebiyat ödülünü getiriyor. Bu başarıyı bazı sanatçı dostları ve Cojimar balıkçılarıyla La Terrazza isimli restoranda kutluyor. Ödülünü Küba azizesi “Vierge de Charita”ya ithaf ediyor. Fidel Castro’nun “Onun kadar güzel bir roman okumadım” dediği “İhtiyar Balıkçı ve Deniz” aslında her mücadelenin iki tarafı olduğunun ve bir kazananın olacağının en güzel ifadesi...

Hemingway 22 yıl yaşadığı çiftliğini ve Küba’yı bir gün terkedip Florida’ya dönüyor. 22 Temmuz 1961’de en sevdiği tüfeğini ağzına dayayıp tetiği çekiyor. Kafka’nın Prag, James Joyce’un Dublin, Fernando Pessoa’nın Lizbon’la bütünleşmesi gibi Havana ile bütünleşen Hemingway neden Küba’dan habersiz ayrıldı ve şöhretinin zirvesindeyken intihar etti? Bu konuda iddialar farklı. Bazı Amerikalı yazarlara göre Kübalıların “Baba”sı Fidel Castro rejimine mesafeli yaklaşmış, devrimden büyük bir hayal kırıklığına uğramış, bunun sonucu depresyona girip, gitgellerinin kurbanı olmuştu. Bu iddia büyük bir yalan. 1960’da tedavi için ABD’ye gittiğinde Küba Devrimi’ni soran gazetecilere şöyle demişti: “Bizler, dürüst insanlar Küba Devrimi’ne inanıyoruz...” Yazarın son günlerine tanık olanlar ise intiharı şöyle açıklıyor: “Çok hastaydı. Cilt kanseri hızla ilerliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda İtalya Cephesi’nde yaralı taşırken bacağından aldığı kurşun yarası onu hareketsiz kılıyordu. Hayatı macera peşinde geçen, yemeği, içmeyi ve güzel kadınları (4 kez evlendi) seven biri için hareketsizlik korkunç bir hale gelmişti. O büyük bir avcıydı. Ama bu kez kendisi av olmuştu. Azrail’in peşinde koştuğu bir av. Onun pususuna düşmektense Büyük Avcı avına acımadı ve tüfeğini ağzına sokup tetiği çekti. Böylece ruhunu ve hayaletini çok sevdiği Küba’nın gökyüzüne doğru yolcu etti.” 

Dünyanın en ünlü kokteyli, Küba’daki barlarda Hierba Buena (acılı nane) ile hazırlanıyor. Bazen limon, maden suyu, yeşil limon kabuğu eklense de özünde acılı nane yatıyor. Kökeni ünlü İngiliz korsan Francis Drake’e kadar uzanıyor. Dünyanın tüm denizlerini dolaşan bu korsanın Küba’da bugün Gençlik Adası (İsla de la Juventud) denen yerde bir sığınağı vardı. Aynı adayı Robert Louis Stevenson “Hazine Adası” romanında da kullanmıştır. Draque ve arkadaşları bir gün, büyük bir soygunun ardından adaya sığınır. Keyiften Küba romunun atası olan “tafia”yı nane yaprakları ve yeşil limon parçalarıyla karıştırıp içerler. Adını “Draquecito” koyarlar. İçki, İngiliz donanmasından kaçan gemicilerce dünyaya yayılır. 1919-1920 arasında Küba mafyası romu rahat içilebilir hale dönüştürmeye girişir. 1946’da La Bodeguita del Medio’nin patronu Draquecito’ya şeker, limon ilave eder. İcat ettiği kokteyle “mujito” adını verir. Nemli anlamına gelen “Mojadito” ve bir Küba sosu olan “mojo” kelimelerinden üretilen mujito zamanla Küba’nın ulusal içkisi haline gelir. 

Hemingway hakkında bu alıntı biraz uzun oldu biliyorum, ama; Havana mojito ve daiquırı kelimeleri ile özleşmiş iken, bunları vücuda getiren insandan bahsetmemek olmazdı.

La Bodeguita del Medio, daiquiri’nin, Floridita da mojito’nun mekânı turistler için. Hiç birine özellkle gitmedim, La Bodeguita del Medio’nın önünden geçerken, kuyruk yolu kapamıştı. İçeride iğne atsan yere düşmez, doyasıya oturup bu keyfi yaşamadıktan sonra, ayak üstü  daiquiri içmenin Amerikalıların sığlığına düşmek olacağı gibi banal düşüncelerle yürümeye devam ettim.

Floridita, resmi daire gibi, ne zaman geçsem önünden kapalıydı. Gerçi, 67 CUP’a aldığım 50 cc’lik Havana Clup ve sudan ucuz Ciego Montero’nun Aranja ( mandalinli gazlı içecek ) ile her yer Floridita oluyordu bana.

Hemingway cenahını da hallettikten sonra, kaldığımız yerden Bueno Vista’nın “ son “ larını söyleyen gruba da veda ederek, Malecon’dan Cespedes Caddesi boyunca yürümeye devam ediyoruz. Bu arada, Son tarzının, Küba’nın geleneksel müziklerinden olduğunu, 19. yy’da başlayıp, 1950’lerde zirveye ulaştığını, Bueno Vista Social Clup ile yeniden popüler olduğunu da hatırlatayım.

Bu arada, Obispo caddesinde çok geniş bir markete giriyoruz. Rafların, standların çoğu boş. Bir köşede, başı bağlı bir genç kız, nuhu nebi’den kalma bir terazi ile un tartıyor. İlk defa fotoğraf çekmeye tepki alıyorum, hışımla dönüyor ve bir şeyler söylemeye başlıyor bana.

Evet, artık Che Guevara’nım Casablanca’daki evine gidebiliriz. Malecon boyunca ilerliyor, büyük rıhtımların bulunduğu bölgede, karşıdaki Casablanca’ya giden teknenin bulunduğu iskeleye geliyor ve beklemeye başlıyoruz. Yanımda oturan iri kıyım bir zenciye bilet ücretini soruyorum. 1 CUP’ muş, bunu anladım, ama sonrasında öyle hızlı İspanyolca bir şeylwer anlatmaya başladı ki, ben etrafımla bağlarımı kesip, böyle heyecanla konuşan birini anlamaya çalışıyorum. Çocuklara piyano dersleri veriyormuş, eşinden ayrılmış, yirmi yaşında bir oğlu varmış, Vedado semtinde oturuyormuş.

Tekne geldi, araba yanaştırır gibi büyük bir ustalıkla yanaştı iskeleye, Zenci elindeki bir pesotyu göstererek, üçümüze de yeter diyerek uzattı teknenin girişinde para toplayan adama. Adam avucunda toplayıp duruyor paraları, bilet yok. Dünden beri rıhtımda demirli 250 metre uzunluğunda, devasa Opera kruvaziyerinin yanından geçiyoruz. Römorkörü andıran teknenin motoru hareket edince kıyametler koparmaya başlıyor. 15 dakika sonra Casablanca iskelesine yine ustalıkla yanaşıyoruz. Araç yolu helezonlar çizerek çıkıyor yukarıya. Dar bir yolu izleyerek, merdivenlerden nefes nefese Havana’nın karşı kıyısından görülen beyaz Crista ( İsa ) heykelinin yanına çıkıyoruz, tabii yanımızda iri kıyım zenci ve hiç susmamacasına.

20 metre uzunluğunda, 320 ton mermerden yapılan İsa Heykeli, 24 Aralık 1958 yılında Noel arefesinde dikiliyor, yaklaşık iki hafta sonra Küba Devrimcileri, Batista’nın yurt dışına kaçışının ardından Castro liderliğinde Havana’ya giriyor.

İsa heykeli’nin yanında, ayrılıyoruz yol arkadaşımızdan, “ önemli değil, ben dönüşünüzü beklerim “ diyor. Adam art niyetli değil belli ama, bir aileye bu kadar yapışması da hoş değil, üstelik eşim oldukça tedirgin. Neyse, bir yolunu bulup, kırmadan göndereceğim anlaşılan.

Heykelin yanındaki Che’nin evine giriyoruz. Bahçe kapısındaki gişede 2’şer CUC ödüyoruz. Küçücük evin kapısından girerken, sağ duvarda aradığım levhayı görüyorum. Che’nin  Nâzım Hikmet’in bir şiirini nasıl benimseyip kullandığının detaylarını anlatacağım sizlere. Devrimden sonra, 1959 yılında bu ev Che’ye tahsis ediliyor, ancak uzun süre kalamıyor burada Che.  Yine de, çalışma odası, satranç odası, fotoğraf makinaları, daktilosu ve pek çok fotoğrafı ile Che’nin hayatından kesitleri görmek heyecan veriyor.

Gelelim, evin girişindeki levhanın öyküsüne; İngilizce mısralarda şöyle deniyor; “ bundan böyle tıpkı Nâzım Hikmet’in yaptığı gibi, ölümümü rahatsız edici bir olgudan fazlası olarak değil, yarım kalmış bir şarkının acısı olarak göreceğim. “

Che Guevara, 1956 yılında Fidel Castro ve 28 silah arkadaşı ile tutuklanıp Meksiko City hapishanesine konurlar. Sürekli günlük tutan Che, hapishanede, bir yıl önce evlendiği karısı Hilda’ya yazdığı paragrafın son satırında, Nâzım’ın karısı Piraye’ye yazdığı “ Karım’a Mektup “ adlı şiirinin bir mısraını  kullanır. Karım’a Mektup şiirinin ilgili bölümü ise şöyle;

Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarım kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;

Goethe, Shakespeare ve Darwin okuyan, inci gibi yazısıyla dağlarda, gerilla kamplarında bile ara vermeden günlük tutan Che’nin, büyük şair Nâzım Hikmet’i bilmemesi mümkün değildi. Hem de öylesine biliyor ki, hapishanede ezberinden yazabiliyor bu vurucu mısraını Nâzım’ın.

Che’nin Hilda’ya yazdığı duygu yüklü paragrafın tamamını da yazayım dilerseniz.

“ Eğer, herhangi bir nedenle artık yazamaz hale gelir ve aklımı yitirirsem – ki böyle bir şeyin olmasını beklemiyorum –lütfen bu satırları dokunaklı değil, içten bir veda olarak kabul et. Tüm yaşamım süresince doğruyu aradığım yolda tökezleyerek ilerledim, şimdiyse benden sonra bu yolculuğu sürdürecek kızımla beraber ilerliyorum. Tam bir döngüyü tamamladım. Bundanm böyle, tıpkı ( Nâzım ) Hikmet’in yaptığı gibi, kendi ölümümü rahatsız edici bir olgudan daha fazlası olarak görmeyeceğim. VE YALNIZ/ YARIM KALMIŞ BİR ŞARKININ ACISINI TOPRAĞA GÖTÜRECEĞİM.

Che Guevara hakkında ( kendi günlük ve notlarının haricinde ) yazılmış en kapsamlı biyografi olan “ Nam-ı diğer Che “ kitabında yazarı Paco Ignacio Taibo’nun bu öyküsünü daha detaylı okuyabilirsiniz.

Che’nin evinden çıkıp, İsa heykeline yürürken bizim zencinin heyecanla bize el salladığını görüyoruz. Geldiğimiz yoldan aşağıya iniyor, iskeleye geliyoruz. Bu kez ben ödeme yapıyorum 10 centavos ( CUC’un onda biri ) vererek. Allahtan, bizim zenci dostumuz yanımızdaki iki yaşlı Amerika’lı kadınla sohbete koyuluyor bu kez, on beş dakika sonra yanaştığımızda, elini sıkarak bye diyor ve San Jose’de dev hangara giriyoruz. Küba’da özgün hediyelik eşyalar çok az, hemen her yerde birebir ürünleri bulmak mümkün. Bu hangarda yüzlerce küçük standda resimler, biblolar, hediyelik eşyalar satılıyor. Niyetim, bunları sonraki kentlerden, veya gideceğimiz günden bir önceki gün yine Havana’dan almak. Çeşitlere ve fiyatlara bakıp ayrılıyor, Mewrcaderes, Obispa caddesi derken akşamı yapıyoruz. Obispa’daki pizzacıdan pizzalarımızı alıp ( 15 CUP ) Prado’ya geliyor, sonra da odamıza varıyoruz.

Federico’nun evi çok gürültülü, akşamı neredeyse uykusuz geçirdim, açılır bir penceresi de yok, nuh-u nebî’den kalşma değirmen gici çalışan bir klima var, ancak onu çalıştırarak dışarıdan hava alabiliyoruz. Motor sesinden kafamız şişiyor hemen ve kapatıyoruz. Yapacak bir şey yok, katlanacağız artık.

Uykusuzluk ve günün yorgunluğuna pizzalarımız ve demlediğimiz çay iyi geliyor. Notlarımı yazacak enerji bulabiliyor.

 

16  OCAK  2017   ( HAVANA )

Prado’nun gürültüsüne alıştık anlaşılan, gece rahat uyuduk. Sabahleyin de eşimin hazırladığı memleket işi kahvaltı neşemize neşe katınca, gün boyu taylar gibi koşabiliriz artık.

Dün, Obispo civarındaki fiyatların yüksekliği canımızı sıkmıştı. Turistler insafsızca yüksek bedeller ödüyorlardı. Bu gün, Prasdo’nun diğer tarafında, Havana’nın en lüks oteli Hotel İnglaterra’nın yanından girilen San Rafael ( diğer namı El Bulvar )’a girelim CUP’la alış veriş yapabiliriz diye düşündük. Burası trafiğe kapalı. Biz, her zaman kargalar kahvaltısını yapmadan kendimizi sokaklara attığımız için, San Rafael sokağında bir çok yer kapalı, bazılarında da tombul kadınlar akşam mahmurluğu gözlerinde kepenkleri açıyorlar. Karanlık izbe dükkanlarda jambonlu hamburger kokuları geliyor. Cadde boyu dolaşıyoruz, bir iki küçük marketten başka ilgimizi çeken bir şey göremiyoruz.

Sonunda, bir üst sokağa San Martin’e geçiyoruz, hah, bir market daha, hem de sebze satıyor. Eşim, domates alalım diyor. Üç tane seçip 19. Yüzyıldan kalma terazinin kefesine koyuyorum, zenci çocuk, ölü gözü bakışlarla “ uno kilo “ deyince itiraz ediyorum. Üç orta boy domates bir kilo gelmez diyorum, Türkçe tabii, sinirden İngilizceyi de İspanyolca’yı da unutmuşum. Bakıyorum, kerata terazinin topuzunu bir kilograma çekmiş. Aslında kilosu 5 CUP domatesin, yani bizim paramızla 80 kuruş, ama, bu tür suistimalleri hazmedemiyorum, verdiğim parayı da geri alıyorum.

Capitolio’nun yanından artık sakinliğini yitirmiş Prado’ya çıkıyor, Devrim Müzesi’nin önüne geliyoruz. Büyük bir itina ile korunuyor müze. Kuyrukta nihayet sıram geliyor ve bilet alarak içeri giriyorum ( 8 CUC ) Çantalar, küçük dolaplara bırakılıyor.

Devrim Müzesi, 1959 yılından önce Başkanlık Sarayı olarak kullanılıyor. Devrimden sonra, yönetim binası olarak kullanılmıyor, anlamlı bir kararla halka açılıyor ve müze olarak tasarlanıyor. Neo klasik mimariye sahip binanın yukarı çıkan merdivenlerinden çıkarken karşıma Jose Marti’nin heykeli çıkıyor.  Binanın duvarlarında yer yer kurşun delikleri görüyorum. Bunlar, 13 Mart 1957 yılında 35 devrimci öğrencinin saraya yaptığı baskındaki çatışmanın izlerini taşıyor. Ne yazık ki, bu öğrencilerin 32’si öldürülüyor.

Devrim tarihini taze bilgilerle donanıp müzeyi gezmekte yarar var bence. Ozaman, fotoğraflar, haritalar kronolojik çizgide yerli yerine oturuyor.

Devrim sürecinde gerillaların özel eşyaları, radyoları, silahları, stratejik haritalar sergileniyor, ayrıca aydınlatıcı bilgiler de var, ne yazık ki, polarize filtre olmadan standların fotoğrafını çekmek mümkün olmuyor, zira, camlar pencerelerden gelen ışıklarla parlıyor.

Her salonda, sandalyelerde oturup, pür dikkat ziyaretçileri kontrol eden kadın görevliler var.  Birinin üzerinde Coca-Cola amblemli tişortu gördüğüm zaman, içime bir sızı düşüyor ve gerillaların ruhlarının taciz olduğunu hissediyorum. Yaklaşık iki saate yakın dolaşıyorum Devrim Müzesinde.

Çıktıktan sonra, Obispo caddesindeki ETECSA ( Küba’da telekomünikasyon hizmetlerini veren kuruluş ) binasının önündeki kuyruğa dahil oluyorum. Telefon görüşmeleri zor ve pahalı, ancak, ETECSA kart ile telefondan internete girip Whatsapp veya benzeri uygulamalarla memleketteki çocuklarımızdan torunlarımızdan haber almayı umuyoruz. Park Central civarındaki lüks otellerin Wi-Fi zonundan faydalanmak için buradaki kaldırımlara oturmuş sabırla internete bağlanmayı bekliyor yabancılar. Saat 12.30’da girdiğim kuyruktan 14.15’de pes ederek ayrılıyorum. Önümde her zaman yirmi kişi var. Biri selam verip öndekilerin yanına geliyor, kimseden bir itiraz, müdahale yok. Yıllardır, kardeşçe geçineceksiniz propagandası indanları haksızlığa da duyarsın mı yapmış nedir bilemiyorum. Böyle giderse günüm burada telefon kartı kuyruğunda geçecek, vazgeçiyorum. Sabır testim başarısızlıkla sonuçlanıyor ve 1.5 CUC değerindeki telefon kartını, karaborsadan 3 CUC’a almaya karar veriyor ve çıkıyorum kuyruktan.

Kafayı domatese taktım bir kere, bir manavın önünden geçerken tekrar  ( ne hikmetse ) üç domates seçiyor ve tarttırıyorum, sabahki film bir kez daha karşımda. Kadın 4 CUP diyor, teraziye bakıyorum dörtyüz gram gelmiş.Kadın kararlı ve ısrarlı, İspanyolca heyecanla bir şeyler anlatıyor. Almaya karar veriyorum, belki de, buranın rajonunda bir kilodan az alırsan da bir kilo parası vermek var, kimbilir J

Bir sokaktan geçiyoruz, işçiler bir kaldırımda küçücük bir alanda tamir yapıyorlar, işin başında tam yedi kişi var, ileride de egzost gazı ile ortalığı târümar eden bir betoniyer kamyonu, şöförü ve yardımcısı ile bir iş makinesi ile iki kişi de yanında olmak üzere toplam onbir kişiler.  Durup bir müddet izliyor ve Küba’da işsizliğin nasıl önlendiğini çözmüş olmanın keyfini yaşıyorum.

Sonra San Lazzaro caddesindengirip Malecon’a paralel  Vedado’ya doğru yürüyoruz. Bu cade de, Cardenas sokağı gibi eski ve güzel mimarisi olan binalarla dolu. Sonra Malecon’a çıkıyoruz. Deniz sakin, beton setin üzerine uzanan aşıklar birbirlerine kaynamışlar adeta. Dalgalı havalarda burada oturmak mümkün değil, fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla çok iri dalgalar cadde boyunca yukarılara çıkıyor. Epey yürüdükten sonra, Antonio Maceo Parkına giriyor, devasa Maceo heykelini seyrederken bir yandan da dinleniyoruz. Maceo, Küba Bağımsızlık Savaşı’nın üç liderinden birisi. Daha doğrusu Jose Marti’nin iki generalinden birisi, diğeri Maximo Gomez. İspanyol sömürgecilere karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde tam yirmibeş kez yaralanmış, hızla iyileşerek savaşa devam ettiği için bronz titan olarak anılırmış. Yine cephede son kez aldığı yara ile ölmüştür.

Neden sonra, hedefimiz olan Nacional Hotel görünüyor. Karşıya geçiyor, ara yoldan otelin bahçesine geçiyor ve birer daiquiri ile ödüllendiriyoruz kendimizi( 5 CUC ).

Sonra, Vedado’da 23. Cadde boyunca yürüyor ve Eski Havana’dan çok daha modern ve konforlu bir semtin dokusunu keşfetmeye çalışıyoruz. Bu arada Etecsa kart alma umudumuz bir kez daha suya düşüyor, girdiğim kuyruk bitip sıra bana gelince, kadın kafasını uzatarak burada sadece telefonla konuşmak için kart satıldığını, wi-fi kartı için caddenin sonundaki satış ofisine gitmem gerekir deyince, suratımın ifadesini gömrmüş bir genç yaklaşıyor yanıma ve kart uzatarak  “ 3 CUC “ deyince, ben de “ ver lan yeter artık “ diyorum, ne dediğimi anlamıyor tabii ama parayı alıp toz oluyor.

Havana’nın keyifli noktalarından birinde kendimize geliyoruz. Sonra, Vedado’nun ara sokaklarına dalarak, hava kararana kadar yürüyor ve Maceo Heykeli yakınlarında Carro’ya biniyoruz ( 1 CUC ). Central Park’da iniyor, sabah kahvaltısı için yumurta bulabileceğimiz bir yer arıyoruz, yok, çaresiz Prado boyunca, kay kay yapan küçük çocukları seyrederek odamıza geliyoruz.

Bugün, düne göre oldukça sıcaktı, daha fazla yorulduğumuzu hissettik. Programımızı Ocak ayına almakla iyi yaptığıma bir kez daha sevindim. 35-40 derece sıcakta ve yoğun nemde, kent dolaşmanın sıkıntısı bezdirirmiş insanı bu coğrafyada.

 

17  OCAK  2017  ( HAVANA )

Pişman olacak kadar rahatsız oluyoruz geceleri kaldığımız odada. Federico’ya dün para ödemeseydim, ayrılır zor da olsa başka oda bulmaya çalışırdım. Sanırım, bütün egzostları patlak bitirim araçları gece yarısından sonra Prado’ya çıkıyorlar, tam gaz gösteri yapmak için. Bir de, bizim eski bozacılara benzer bir sesle dolaşan adamcağız var ki, o nasıl inat, bıkıp usanmadan sabaha kadar aynı nakaratla bir şeyler satmaya çalışıyor.

Tam karşımızdaki harabeye benzer binanın terasına yaşlı bir adam çıkıyor dört sabahtır kahvaltımızı yaparken. Takma dişlerini elindeki su dolu bardağa bırakıyor sonra da bu suyu içiyor. Pencerede perde de yok, ağır, paslı panjurları indirip görmemeye çalışıyorum, gözüm yine orada. Hey Allahım, köpeklerinin havlaması bir yana, bir de bu sabah seromonisi nereden çıktı başıma.

Prado’nun neredeyse yüz yıllık muhteşem zemininde başlıyor yeni günümüzün hikayesi. Öğretmenlerinin eşliğinde kay kay yapan top oynayan çocukların şen sesleri yankılanıyor Prado’nun yanlarındaki binalardan. Bir ara çocukların fotoğraflarını çekmek istiyorum, öğretmenleri yaklaşıyor ve kibarca mani oluyor. Emanet edilen çocuklara sahip çıkmanın ne güzel bir örneği, özür dileyerek seyrediyorum çocukluk pırıltılarını.

Capitolio’nun önüne kadar, Havana günlük yaşamından kesitler veren fotoğraflar çekerek Park Freternidad önüne geliyoruz. Bugün programımızda, Devrim Meydanı’ndan Havana Bus Tour hop on hop off  otobüsüne binerek terastan Havana’yı gözlemek. Malum, hop on hop off sisteminde istediğiniz yerde inip dolaşak, başka bir yerden tekrar binebiliyorsunuz. Özellikle, Havana’nın doğu tarafını Miramar bölgesini tanımak istiyorum.

Önce, parkın önünden bir carro’ya biniyoruz. 1948 model bir Dodge ile gidiyoruz, müzik Küba’nın olmazsa olmazlarından, şoför aracına yerleştirdiği dev hopörlörleri sonuna kadar açmış, aracın içinde ağzımızı açmasak kulak zarlarımız patlayacak, sesin ciğerlerimde yankılandığını hissediyorum. Keyifli bir yol Devrim Meydanı’nın yanında bitiyor. Müziğe kaptırmış, koltuklarımızda ritm tutarken inmek zorunda kalıyoruz.

Devrim Meydanı her zaman ki gibi, klasik Amerikan arabaları ile dolu, saati 40-60 CUC arası kent turu yapıyorlar. İki gün önce bunca yolu yürüdüğümüzü düşününce yorgunluğumuza hak veriyoruz. Havana Bus Tour’un T1 nolu hattına binersek Miramar tarafına gideceğimize dair bilgiler okumuştum. Buradan geçmemesi gereken T2geliyor, biletçi kadına T1ne zaman gelir diye soruyorum. T1 ve T2 hatlarını birleştirdik, bu da Miramar’a gidiyor deyince, biletlerimizi alıp, Havana güneşinin altında üst kattaki manzaralı koltuklarımıza yerleşiyoruz( 2x10 CUC ). Aşinası olduğumuz Park Almendares’ten, Kohly semtinden, Colon Mezarlığından geçerek Atlantik Okyanusu sahillerine geliyoruz. Miramar’ın dokusu hiç de eski Havana’ya benzemiyor. Yollar, araçlar, insanların giyimleri, mağazalar, evler çok daha modern ve alımlı.

Etecsa ofisi bile fiyakalı burada, yine etrafında wi-fi hizmetinden yararlanmak isteyenler yerlere oturmuşlar yakalamaya çalışıyorlar interneti. İçeride, iyi döşenmiş bir salonda masalarda saatlik ücretlerle hizmet almak da mümkün. Zaten, Etecsa’nın büyük kısmı İtalyanlar’a satılmış.  Günler sonra, çocuklarımızla irtibat kurabiliyorum burada internete girerek.

Sonra, karşımızdaki 3. Cadde üzerindeki Melia Hotel’e giriyoruz.  Çok lüks, çok havalı bir otel burası. Pek çok ülkede de zincirleri var. Ekabir turistler modunda giriyoruz dev kapısından, kapıdaki görevli bakıyor dikkatle. Sırt çantalarımızı buraya yakıştıramamış olmalı. Malûm buraların müşterileri Samsonite valizlerle dolaşır.

Sermayenin, sosyalizmi nasıl kündeye getirdiği kapıdan girer girmez çarpıyor suratımıza. Tahminimin üzerinde bir lüks ve tefrişar var. Lobideki deri koltuklara oturup, zengin ve yaşlı Amerika’lıları seyrediyoruz bir müddet, sonra otelin arkasındaki muhteşem bahçe ve havuzun bulunduğu kısma geçiyoruz. Hava serin, yine de, bir kaç dilber şezlonglara uzanıp güneşlenme cesareti göstermişler.

Küba’nın yabancı sermayeye kapılarını açtığının bariz örnekleri bunlar. Karşıda da Shareton’un Four Points oteli yükseliyor.

Sonra,  Melia Hotel’in yanındayükselen bakımsız fasadı ile itici gelen çirkinlik abidesi Neptun Triton Hotel’e giriyoruz. Devletin işlettiği bakımsızlığından, bir kenarda uzanmış sohbet eden personelin miskinliğinden belli. İtici geliyor, bahçesinde bir tur atarak 3. Caddeye çıkıyoruz.

Granma malûm, Kastro’nun Küba’da ilk devrim denemesi için, Meksika’nın Veracruz limanından denize açılıp 25 Kasım / 2 Aralık 1956 tarihleri arasında, 12 kişi yerine 82 devrimcinin bindiği ve Küba’nın Manzanillo kenti yakınlarında karaya yanaşan teknenin adı. Küba’da her evde ve her iş yerinde bu gazeteyi görmek mümkün. Küba Komünist Partisi’nin yayın organı olduğu için, itirazsız her mekana ulaşıyor anlaşılan. Yollarda da, şimdi olduğu gibi, birileri yolumuzu kesip bu gazeteyi satmak istiyorlar.

Sahil boyunca yürüyoruz, palmiye yapraklarından şemsiyelerin dizildiği bir halk plajına geliyoruz. Deniz mevsimi değil, hazır olduğumuz halde, üşütüp hastalanmamak için bir de gezi vaktini denize ayırmamak için girmeyi düşünmüyoruz şimdilik. Ama keyifli bir yer. Şemsiye altına oturup, dalgaların kayalara vurup kırılırken çıkardığı sesleri dinliyoruz bir müddet.

İki genç kızı ile denizi seyreden bir zenci kadına selam veriyor ve Tahtakale’den aldığım bileklirden takıyorum, önce şaşırıyor, sonra defalarca “ gracias “ diyerek teşekkür ediyorlar. İnsanları memnun etmek aslında ne kadar güzel ve kolay.

Cadde boyunca yürüyoruz, sağda büyük bir süper market görünce su alırız umuduyla giriyoruz. Sıkı güvenlik önlemleri ile giriyoruz, çantalarımızı emanete bırakıyor ve güzelce arandıktan sonra içeri girebiliyoruz. Oldukça geniş bir market, Küba’lılar bir zamanlar bizim yaşadığımız gibi, yeni yeni süper marketlerle tanışıyorlar. Eski Havana’da yumurtaları avucumuzda taşırken, burada kasiyer her kese poşet veriyor. Rafların çoğu boşalmış, yine de oldukça hareketli. Su yok tabii, Havana’da içme suyu bulabilmek en büyük sorun. Sadece, turistik yerlerde ayakçılar satıyor ve 2-2.5 CUC istiyorlar 1”.5 litre su için.

Giderek artan bir tüketim alışkanlığı yerleşiyor Küba’da da. Pek çok sağlıksız meşrubat, patates cipsi, konserve gibi ürünler çok revaçta. Benim merak ettiğim, devletin 20-30 $ dolar maaş verdiği halkın içinde, turizm sektöründe bir günde yüzlerce dolar kazananlar varken, bu gelir adaletsizliği nereye dayanacak. Yabancı sermayenin çılgın tüketimi karşısında halkın taleplerine nasıl bir gelir dağılımı uygulayacak rejim, merak ediyorum.

14.00’de bindiğimiz hop on hop off’tan Vedado semtinde 23. Cadde ile L sokağının birleştiği köşede iniyoruz. Havana Üniversitesine giriyorum. Daha dsoğrusu rektörlük binasının olduğu binaya. Üniversitenin Havana’ya dağılmış bir çok kampüsü var.

Üniversite, teoloji okulu olarak 1729 yılında kurulmuş ve Amerika kıtasının ilk üniversitesi. Bugün 15 fakültesi ile 6000 öğrencisi ile önemli bir eğitim kurumu.

Öğrenmeler bitmiyor, Üniversite girişindeki heykelin üzerinde Alma Mater yazıyor. Bu, Latin Amerika’da eski eüitim kurumlarına verilen isim iken, Ortaçağ Batı Avrupasında, Alma Mater “ Bakire Meryem “ demekmiş. Üniversite girişindeki bu heykel biraz Meryem’i de andırmıyor değil.

Adı sıkça geçen Edificio Focsa binasına yürüyorum 23. Caddeden. Üç beş yanlış girişimden sonra teras katta bulunan La Torra restorana gidiliese, tüm Havana’ya hakim bir manzara görebileceğimi anlıyorum. Restoran kapısını ayırmışlar asansörle çıkılıyor, tam asansöre binerken, siyah takım elbiseli görevli şu anda kapalı olduğunu söylüyor. Aslında 39 katlı, 373 daireden oluşan bu bina tam anlamıyla bir hilkat garibesi.  1954/56 yılları arasında inşa ediliyor. 2000’li yıllarda bakımsızlıktan terk ediliyor ve akbabalara yuva oluyor. Sonra, tekrar elden geçirilerek kullanılır hale getiriliyor.

İndiğimiz durağa gelip ilk gelen otobüsle kente geri dönüyoruz. Yolda, Havana’nın şaşaalı kumar, sefahat ve fuhuş döneminin mirası Habana Libre’nin devasa fasadını görüyorum.

Yeri gelmişken Habana Libre’yi de anlatayım; 1958 yılında Havana’nın Hilton’u sloganıyla açılan otel, Amerikalıların kumar ve fuhuş düşkünlerine hizmet vermeye başladı. Havana, sıkça bahsettiğim gibi, Amerika’nın arka bahçesi durumunda ve sermayenin göz bebeği idi. Kastro, 8 Ocak 1959 yılında Havana’ya girdiğinde, diktatör Batista 1 Ocak ‘ta Küba’yı terk etmişti. Devrim güçlerinin komuta merkezi olarak hizmet verdi uzun yıllar. Sonra, turistik değeri göz önünde tutularak sektöre kazandırıldı. Bugün, 25 katında bulunan 572 oda, 8 salon ile 2000’den fazla misafir ağırlayan bir para makinesidir.

Havana Vieja’ya yürüyoruz hızlı adımlarla, zira karnımız acıktı ve hedefimizde factoria plaza vieja var. Muralla ve san ignacio sokakların birleştiği köşede, daha doğrusu Havana Vieja Meydanında 0lan bu restoran önceleri bira fabrikası imiş. Anlaşılan böylesine turistik bir yerden taşımışlar fabrikayı ve yerine restoran yapmışlar. İyi ki de yapmışlar, servisi, görünüşü ve Havana’nın en popüler meydanı Havana Vieja’daki konumu itibarı ile iyi değerlendirmeleri hak ediyor, halâ devletin yönettiği bu restoran.

Karides ızgara ve Bucanero’yu ( Küba’da en sendiğim bira ismi ) aratmayacak lezzette bira istiyoruz. Dışarıdaki masaların yoğunluğundan, içeride beklemek zorunda kalıyoruz bir müddet, sonra biranın aşkına karidesleri de kabullenip, seve seve yiyoruz( 26 CUC ).

Plaza Vija hakkında biraz bilgi; Geçmişi 16. Yy’a kadar gidiyor. Çevresinde hep kent zenginleri ve aristokratları yerleşmiş. Carrara Çeşmesi ile şirin bir meydan. Ama, San Francisco Kilisesi’nin Franciscan keşişleri ısrarla meydanın ötelenmesini istiyorlar. Bu kez yeniden düzenleniyor meydan bu nedenle bir ironi olarak Easki Meydan’ın diğer adı Yeni Meydan oluyor.1980 yılından bu yana UNESCO’NUN Dünya Kültür Mirası listesinde bulunuyor.

Biz yemeğimizi bitirip çıkıyoruz, meydanda dolaşırken restoranda çok güzel canlı müzik başlıyor. Gençler salsa yapıyor.

Havana sokakları boşalıyor hava kararırken. Günün yorgunluğu ayaklarımızda, halsizliği yüzümüzde Prado’da beyzbol oynayan çocukların arasından geçerek Vista el Prado’daki odamıza geliyoruz.

Saatler ilerledikçe Prado’dan gelen sesler çoğalıyor. Bakalım, yorgunluk mu ağır basacak, Prado’nun çılgın gürültüsü mü?

Yarın, Havana’dan Che Guevara’nınen büyük zaferi kazandığı ve son uykusunu uyuduğu Santa Clara’ya geçeceğiz.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6500
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster