Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '12

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
1039
 

Melankoli: Ölümü bekleyen güvercinler misali...

Melankoli: Ölümü bekleyen güvercinler misali...
 

Bazen yanlış anlaşılmalar çok büyük felaketler doğurur. Bunlardan biri de ölümdür. İstesenizde, istemesenizde ölüm bir şekilde sizi çağırır. Soğukkanlı olmanın önemini kanımıza zerk eden 'Melankoli', kaderimize razı gelmeyip, boynumuzu bükmememiz gerektiğini ve sona yaklaşıldığında neler olabileceğini tekvin eden melodramatik bir film... 

Dünyanın sonu gelse acaba nasıl olurdu? Bu sorunun üzerine hikâyesini kuran 'Melancholy'  ölüm çağrısı yaparak karakterlerin gediklerini birer birer ortaya çıkartıyor. Sonbahar yaprakları misali dökülüyorlar. İşte o an anlıyoruz ki yaşamdan kopmaya başlamışlar. Tutunacak dalları kalmamış. Bir de araya, depresyona girmiş melankolik bir hikâye yorumcusu konuldu mu, tamamdır. Alın size uçuk bir Lars Von Tier filmi! Filmde meydana gelen tüm olaylar melankolik yorumcu Justine'in bakış açısına göre gelişiyor. Dünyaya çarpacak olan "Melankoli" gezegeninden fazlasıyla etkilenen Justine ve çevresindekiler herşeyi olumlu olarak değerlendirmeyi seviyorlar. Onlar her daim optimistler! Ama yorumcumuz Justine ne yazık ki pesimist. Biz onun kafasındaki kurguya göre yönleniyoruz. Onun kurgusu şu: "Tüm evrende yalnızız, bu gezegeni kimse özlemeyecek". Optimistler ise tam tersini savunuyor.

Adıyla müsemma olan 'Melankoli'; karakterlerin sapkınlıklarını etraflıca irdeliyerek onların neden o hale geldiklerini ve içsel bazı dürtülerin-tıpkı "Melankoli" gezegeninin dünyaya çarpışı gibi-gitgide şiddetlendiğini ana izleğe aktarıyor. Buradan hareketle, Justine'in sanal dünyasına karşı yaptığı öz eleştiriler- elektriklerin kesilmesi, sert rüzgârın ardından yağan şiddetli kar ve havanın birden kararması-yeterince etkili zaten. Bunun haricinde "Melankoli" gezegeninin Justine (Kirsten Dunst) ile özdeşleştirilmiş olması da yönetmen Lars Von Trier'ın farklılığını ortaya koyuyor. Dogma 95 felsefesinin köküne kadar inen Trier bazı bilimsel açıklamaların hülasasını yaparken, inanca ve geçici zevklere yer vermeyerek 'Melankoli' filmini öteki dünyaya açılan bir kapı olarak nitelendiriyor sanki...

Özellikle filmin açılış sahnesi ile dikkatleri üzerine çeken Trier ağır çekim tekniği ile görselleri arka arkaya koyarak eski usulden vazgeçmediğini gözlerimizin önüne sererken, amatör kamerasıyla seyircileri distopik mekânlarda gezdirmesi ve oyuncuların mimiklerine odaklanması ise oldukça manidar. Ona da bu yakışırdı zaten! O fotoğraflar aracılığıyla filme vakıf olmamız mümkün. Böylece kafamızda bazı şeyler netleşmiş oluyor. Ama şunu da unutmayın ki, Trier hikâyesinde ser verip sır vermeyen bir adam. Bu filmle ilgili kafamı kurcalayan önemli bir detay var. O da Michael ve John karakterlerinin apansız ortadan kayboluşları. Sanki hayalet gibiydiler ve herşey çok karmaşıktı. Bu nedenle film boyunca Lars Von Trier ne yapmak istemiş diye kendi kendime sordum lakin mantıklı bir açıklama bulamadım. Aslında o an aklıma hem David Lynch'in hem de Krzysztof Kieslowski'nin filmleri geldi. O filmleri anlayıp anlamlandırabilen, Trier'ın da kafasının içindekileri de çözümleyebilir bence.

Lynch'in mistik yönünü ve Kieslowski'nin de öyküleme tekniğini kısa süreliğine ele geçiren Trier, 'A Short Film About Killing'e de şapka çıkarmadan yoluna devam etmek istememiş belli ki. Herşey iyi hoş ama Trier'ın sekansları uzun tutması işi biraz bozdu. Ölüm temalı bir film 1 saatte anlatılabilirdi. Keşke gereksiz yere uzatılmasaydı.

Geniş bir çerçeveden değerlendirdiğimizde; önemli bir düşünceye vurgu yapan 'Melancholy' filminin beklenmedik, kötücül bir haberi, hayvanların hissedebildiğini ve ölümün sessizce geldiğini merkeze yerleştirmesi takdire şayan bir iş. Ama her gülün bir dikeni vardır. Buradaki diken Kirsten Dunst'a ait fazlasıyla açık sahnelerin ilgi çekmesi. Hani derler ya "Sanat için herşey yapılır" diye, aynen o hesap işte. Yine de ilgimi çekmedi desem yalan olur. Gerçi muhteşem oyunculuklar sayesinde bu sorun göze batmıyor. Gelelim filmin esas süprizine... 'True Blood' dizisinin Eric karakteriyle iyi sükse yapan Alexander Skarsgard hayranlarını sevindiriyor. Hem de dudaklarına bir parça bal çalmayı da ihmal etmeden...

Filmi kaba hatlarıyla değerlendirdikten sonra biraz da psikanalize göre ele alalım. Derin depresyon ve şizofrenide sık görülen bir emare olan "dünyanın sonunun yaklaştığı hissi" psikanaliz şu şekilde açıklar: Dış dünyaya yönelen bazı çarpık davranışlar egoya çarpar. Bu durumu iç dünyalarında yaşayan melankolik kişilerin ruh haritasını çıkaran 'Melankoli' seyirci ile empati kurulmasına vesile oluyor. Ve bu vesileyle kıyamet filmlerinden kendini ayrıştıran 'Melankoli' derinlemesine aktardığı iç ve dış kaynaklı yok oluş duygusunu beynimize bir şekilde kazıyor.

Peki, yazının girizgâhında bahsettiğimiz dünyanın sonu nasıl geliyor? Sihirli bir çadır kuran Justine, kız kardeşi ve yiğeniyle beraber dünyanın sonunu bekliyor. Aslında o sonu bizde bekliyoruz. Ne de olsa o son Justine'in bir ütopyasından ibaret. Dünyanın sonu geldiğinde öyle oluyormuş demek ki... Lars Von Trier tutkunu olan olmayan herkes 'Melankoli'yi izledikten sonra bir daha hiç unutamayacaklar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 36
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 830
Kayıt tarihi
: 24.05.10
 
 

1982 yılında İstanbul'da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kod..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster