Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mart '15

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
4021
 

Milattan önce Teknoloji çok daha ilerideydi ! Part 2

Milattan önce Teknoloji çok daha ilerideydi ! Part 2
 

İlk yazıya noktayı koyduğum andan itibaren bu yazının ikinci bölümünün geleceğini de düşünmüştüm, nitekim öyle de oldu. Çünkü asırların gizemi bir yazıya sığmayacak kadar büyük, bir yazıda anlatılmayacak kadar karmaşıktı. Ve bende devam eden araştırmalarımı hızlandırıp, yaklaşık 1 ay sonra bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. İlk yazı da daha çok mekansal olarak verdiğim örneklerin yanı sıra bu yazıda daha çok öğesel örnekler verdiğimi göreceksiniz. İkisinin birbiriyle bağlantı içerisinde olduğunu aşikardır, o mekanın sahipleri bu öğeleri yapan kişilerin ta kendisidir. Ve bunlar haricinde yine birkaç gizemli olaydan bahsedeceğim. Tabii bu olayların sonucunda akıllara "Acaba gerçekten eski çağlarda yüksek bir teknoloji var olmuş olabilir mi ? " sorusu gelecek. Size bu soruyu sordurmayı başarabilirsem eğer yazdıklarım da amacına ulaşmış olacaktır. En azından beyinlerin biraz daha sorgulayıcı çalışmasına kuş tüyü kadar da bir faydam dokunursa, geceleri uykuya dalış esnasında huzurumun dozunu arttırmış olurum. Ön yargıları yıkıp biraz daha çıplak gözle yazılanları okursak bir çırpıda kenara atılmayacak kadar ciddi bulgular olduğunu göreceksiniz, bu nacizane önerim de ilk yazıya gelen bazı yorumlara ithafendi. Ön yargı yolumuza taş koyar, engebeli hale getirir oysa tarihin derinlikleri düz yollardan geçiyor. Konuyu dağıtmadan dönecek olursak ilkel sandığımız insanları tam anlamıyla çözebilirsek, evrenin koca yaşanmışlığı içinde ilkel kapsamına günümüz insanlığı girebilir. Teknolojinin asıl sahibi medeni varlıklar olduğumuzu düşünerek zaten yanlış bir yola sapıyoruz, neandertaller bile şuan ki insanlıktan daha medenidir emin olun. Şimdi yavaş yavaş yeni bulgulara ve örneklere geçelim, anlatacak çok şeyim var. İlk yazının devamı niteliğinde görmenizi istediğim bu yazının da ana fikri ve tezi aynı : Milattan Önce Teknoloji Çok Daha İlerideydi !
 
Aslında örneklere geçmeden önce uğrayacağımız başka bir durak var. Bir zamanlar yurdumuz olan Orta Asya'ya gidiyoruz ve  o toprakların şimdiki sahibi Rusya'nın içerisinde Andrey Sklarov isimli fizikçinin bulgularını inceliyoruz. Sklarov, bilim insanlarından oluşan bir ekip kurup, alternatif tarih laboratuvarı çalışmaları yürüten bir isim. Onun söylemlerine göre tarihin baştan yazılması gerekiyor ve tarihin yakın zamanda geçmişin değil geleceğin bilimi olacağını öne sürüyor. Tabii bunları öne sürerken ellerinde ciddi deliller bulunuyor. Sklarov, İnka, Hitit ve Sümer gibi medeniyetlerin, günümüz teknolojisinden çok daha gelişmiş medeniyetlerin kalıntıları üzerine kurulduğunu savunuyor. Türkiye'den Güney Amerika'ya, Orta Doğu'dan Asya'ya yaptığı arkeolojik kazılar sonucu tarihin yeniden incelenmesi gerektiğini kesin bir dille ifade ediyor, çünkü buldukları onu bize anlatılanlardan farklı düşüncelere sürüklüyor. O da kendine bu soruyu soruyor : İlkel sandığımız insanlar aslında bir teknoloji ustası mıydı ? Sklarov ve ekibinin böyle bir çıkarımda bulunmasında ise şu tespit etkili oluyor : 
 
"İnka, Maya, Hitit, Mısır, Sümer ve daha bir dizi güçlü uygarlık bu dünyaya ilk olarak çivi çakan medeniyetler değildirler… Bunlar, varlıklarını, alt yapısı hazırlanmış çok farklı ve çoğu zaman ‘‘Tanrılar Kültürleri’’ olarak tarif edilen günümüz teknolojilerinden çok daha farklı ve ileri düzeyde gelişmiş kültürlerin kalıntıları üzerine kurulmuşlardır…" (Kendi Söylemleri)
 
Sklarov basın mensupları ile Moskova'da bir sanat evinde buluşuyor ve söyleşiye hızlı başlıyor. Sklarov, Çorum'daki Hitit uygarlığı kalıntıları olarak bilinen Alacahöyük arkeolojik kazı bölgesiyle, Peru'da İnka'lara ait olduğu söylenen Cusco şehrinin iki fotoğrafını yan yana koyuyor. Birbirinden yaklaşık 12 bin km uzaklıkta bulunan bu iki antik şehrin surlarının, yine yaklaşık M.Ö 10.000 yıllarında buraya dikildiği varsayılıyor. Ve iki şehrin surları neredeyse birbirinin aynısı durumunda. Her iki bölgede de sert bazalt ve granit taşları kullanılarak, harçsız ve birbirine inanılmaz derecede bitişmiş olarak örülen duvarlar yer alıyor. Peki bu tür kazıları yapan arkeolog ve tarihçiler benzerliğin farkında değiller mi ? Neden dünya kamuoyuna iki uygarlığın birbirinin kopyası olduğunu anlatmıyorlar ? sorumuzu Sklarov şöyle yanıtlıyor : 
 
"Bir arkeloğun kazı yöneticisi olana kadar ne kadar ter döktüğünü biliyor musunuz. Sonra bu arkeolog ortaya çıkıp "bugüne kadar bildiklerimiz yanlışmış" derse akıbeti ne olur sizce… Ben söyleyeyim, getirisi iyi olan işinden alınır en fazla, üniversitelerden birinde ders vermeye atanır. Ayrıca Hitit ve İnka uygarlıkları birbirinin kopyası değildir. Kopya olan bu iki uygarlığın aynı taban üzerine kurulmuş olmalarıdır. Yani Alacahöyük ile Cusco antik şehirleri M.Ö 10.000 yılından çok daha eski tarihlere ait bizim bilmediğimiz tek bir uygarlık tarafından inşa edildi."
 
Burada araya girerek Sklarov'un son sözlerine dikkat çekmek istiyorum :  "Bizim bilmediğimiz tek bir uygarlık tarafından inşa edildi" Bizim bilmediğimiz bu uygarlık benim ilk yazımda bahsettiğim kayıp kıta Mu uygarlığı olabilir mi ? Siz düşünmeye başlayın, Sklarov devam etsin.
 
Sklarov, "Ben fizikçiyim. 90’lı yılların başında Rusya Uzay sanayinde mühendis olarak çalışıyordum. Bundan sonra söyleyeceklerime çok dikkat edin! Dedikten sonra arşivinden Bolivya’da çekilmiş başka bir fotoğraf çıkarıyor. Fotoğrafta bir bazalt taşı parçası görünüyor… Taşın içindeki işlenmiş bölüme işaret eden Sklarov "İster inanın ister inanmayın ancak binlerce yıl önce taşa çok açılı iç köşeler veren ustalar her kimse, bugün dahi taklit edilemez bir teknik ve işlem gerçekleştirmişlerdir. Günümüzde sertliği 5-6 derece olan bu çok sert bazalt taşını yekpare şekilde, yüzey ve moleküler yapısı bozulmadan bu şekilde imal edebilecek teknoloji ne Amerika’da var var ne Rusya’da ne de başka bir ülkede. Bu taşın eklem bölgesini taşın moleküler yapısını bozmadan yani lazer kullanmadan yapana anında 100.000 $ veririm" dedi.
 
 Türkiye ziyareti sırasında bazı çıkarımlara ulaşan ve fikirlerini sağlamlaştıran bulgulara rastlayan Sklarov buradan bahsetmeden de geçmiyor. 
 
"Geçen ağustos ayında Tükiye’ye gittiğimizde Hattuşaş kazı bölgesini ziyaret ettik. Anladığımız kadarıyla orada İngiliz arkeologlar çalışıyor çanak çömlek arıyor. Çevreye bakınırken bizi bile inanılmaz şaşırtan bir keşif yaptık. Mısır’daki piramitler bile Hattuşaş’ta bulduğumuzun yanında gölgede kalıyor. Yerden çıkıntı biçimindeki monolit granit taşların mekanik usulle kesildiğini gösteren izi bulduk. Binlerce yıl önce bu izi bırakan Yuvarlak Abraziv Disk neden yapılmışsa , sert taşı tereyağı gibi kesmiş ve bu günümüzde dahi taklit edilemez.
Çünkü dünya genelinde böyle bir  disk mevcut değildir… "
 
Uzun bir Sklarov macerası oldu ancak çok anlamlı ve güzel şeyler anlattığını düşünüyorum, o yüzden biraz daha kulak verelim.
 
Sklarov resmi tarihe göre Şanlıurfa'ya 20 km uzaklıktaki Göbeklitepe’nin M.Ö 11. Yüzyılda cilalı taş devri olarak uygun görülen bir zaman diliminde kurulduğunu hatırlatıp gülüyor : 
"Uzman olmaya gerek bile yok... 65 milyon yıl önce yok olan dinozor resimlerinin , 13 bin yıl önce ilkel taş devri kabileleri tarafından inşa edilmiş olduğu iddia edilen yapının içinde ne işi var ? Taş devri insanı yerin yüzeyinde dinazor iskeleti buldu diyelim, o iskelet dokuyla donatıldığında ortaya böyle bir şekil çıkacağını nereden ve nasıl biliyordu. Tapınak duvarlarında gördüğümüz hayvan resimlerinin ördek olmadığı kesin. Hatta burasını asıl inşa eden ve kullanan ev sahiplerinden sonra ikinci bir Kültür toplumu, tıpkı Mısır piramitleri örneğinde olduğu gibi farklı amaçla burayı kullanmış. Sütunlardan birinin temelinde dış bir etkenle kopan iki dinozorun kafaları daha sonra çok daha ilkel bir teknolojiyle taş taşa sürterek onarılmak istenmiş" Sklarov ile iki saat kadar devam eden söyleşi sonunda şunu soruyor basın mensupları : " Peki sizin varsayımınıza göre 10-20 bin yıl önce dünyamızda kimler vardı ? "
 
Sklarov şöyle cevaplıyor : "Emin olduğum tek şey tüm bu yapıların şimdiki insanın eliyle yapılmadığı. Asıl ev sahipleri uzaydan mı geldi yoksa bilinen zamanlar öncesinde dünyamızda gelişen bir önceki uygarlık tarafından mı yapıldı sorusunun yanıtı bende yok. Sadece %50’den fazla olasılıkla bundan yaklaşık 15-17 bin yıl önce dünyamızda o eski uygarlıklar neyse aralarında ‘Tanrılar Savaşı’ adını verdiğim bir ihtilaf yaşandığı kesin. Böyle bir savaşın izlerine Peru ,Bolivya ,Arjantin ve Türkiye’deki antik yerleşim bölgelerinde rastlamak mümkün. Ancak %100 emin olduğum bir şey var o da tarihin yeniden yazılması gerektiği… "
 
Bu işe yıllarını vermiş ve alanında uzman insanlardan oluşan ekiple dünya genelinde yapılan çalışmalar sonucu Sklarov'un düşüncelerini harfi harfine okudunuz. Bana oturduğu yerden sallıyor diyorsunuz, ya Sklarov'a ne diyeceksiniz ? Belli başlı gerçekler varsa bunların üstü örtülemez, güneş balçıkla sıvanmaz. Dünyanın dört farklı yerinden, onlarca farklı olay, yapı veya durum ile bu tezi elimden geldiğince güçlendireceğim. Birçok bilim adamı ve araştırmacının da bu konu hakkındaki çalışmaları benim inancımı sağlamlaştırıyor. Şimdi tempoyu düşürmeden örneklere geçmek istiyorum, beyninizde kelebek etkisi yaratacak örneklere...
 
Dünyanın en akademik ve kabul gören ansiklopedisi olan Encyclopædia Britannica da Sümerler ve Ubaidler ile ilgili şöyle bir bilgi bulunmaktadır : "Ubaidlilerin bölgeye yerleşmesinden sonra çeşitli Sami halklar da aynı bölgeye yerleşmiş, kültürlerini Ubaidlilerinki ile karıştırarak Sümerler öncesi yüksek bir medeniyet kurmuşlardır" 
Sümerler öncesi yüksek medeniyet... Bu tarz bir kalıp burada da geçiyor hem de hatrı oldukça sayılır bir kaynakta. Artık böyle bir cümle duyunca aklımıza direkt Mu kıtasının gelmesini tesadüf olarak mı yoksa noktaların birleşimi olarak mı yorumlarsınız bilemem ama ben tesadüflere inanmam. 
 
Babil Pilleri
 
1938 yılında Avusturyalı Arkeolog Dr. Wilhelm Konig yaptığı kazılardan birinde parlak sarı renkte ve kilden yapılmış bir çömlek buldu. Çömlek bir düzenek gibiydi. İçinde bakır levhadan yapılmış bir silindir vardı. Bunun yakın tarihte yapılmış bir enerji kaynağı olduğu düşünülmüştü ancak yapılan araştırmalar sonucu bu kazının tarihi 2000 yıl öncesi olarak belirlenmişti. Elektriğin Nicola Tesla'dan itibaren var olduğunu biliyorsak (ki biz bir şey bilmiyoruz) bu pilleri kim yapmıştı ? Amacı neydi ve bunu yapabilecek seviyeye nasıl erişmişlerdi ? Hala cevabı verilemeyen soruların nedeni olan bu pil günümüzde bağdat müzesinde sergileniyor ve M.Ö 248 tarihi ile bağdaştırılıyor. Bazı araştırmacılara göre söz konusu çömleğin sahip olduğu teknoloji Sümerlere kadar uzanıyor. Peki ya millattan önce var olan elektriği biz nasıl oldu da unuttuk ? Bütün bu küçük sorular, asıl soruya gitmek de bize yardımcı olan bazı unsurlar. Bütün tali yolların, ana yolda birleşmesi gibi...
 
Dandera Işığı
 
Konumuz yine elektrik, zamanımız yine antik çağlar, mekanımız ise bu sefer Mısır. Antik tarihin en büyük bilinmezi olan Mısır için dört tarafı gizemlerle çevrili bir medeniyet yakıştırması yapabiliriz. Bunu gerek piramitleri ile, gerek bilim konusundaki ustalıkları ile, gerekse hiyeroglifleri ile kanıtlıyorlar. Bugün, bu başlık altında bize konuk olacak olan ise hiyeroglifler. Antik Mısır'da Dandere adı verilen bir bölgede, Hathor tapınağının farklı bölgelerinde bilim insanlarının açıklayamadıkları bazı garip duvar resimleri vardır.  Ve bu resimler açık bir şekilde Mısır'da ampul kullanıldığını gözler önüne sermektedir. Aslında bu fikir, Mısır Piramitleri hakkındaki bir bilinmezliği de ortadan kaldırıyor. Piramitin iç kesimleri yapılırken gerek duyulan suni ışık ihtiyacı bu şekilde karşılanmış olabilir. Yapılan işçiliğe bakacak olursak bir ışık gereksinimi vardır, bu ışık doğal kaynak güneş olamayacağına göre(çünkü kapalı mekan) ve meşale tarzı ateş kaynaklı şeyler de olmayacağına göre(çünkü içeride dumana maruz kalırlar ve bu ölümle sonuçlanır) suni bir yapı kesinlikle şarttır. Duvarlarda da bunu anlatmak istemiş olabilirler mi acaba ? Edison belki bir mucitti, belki de unutturulanı hatırlayan bir dahi... 
 
Antikyhera Makinesi
 
1900'lü yılların başında Yunanlı bir grup sünger avcısı Antikyhera adlı küçük bir adanın yakınında inanılmaz bir şeyle karşılaştı. Antik bir geminin kalıntıları arasında modern makinaları andıran bir cisim bulunuyordu. Antik bir saat olduğu düşünülen cisim 1958 yılından sonra incelemeye alındı ve sonucunda herkesi şok etti. Bir çok dişliye ve hatta bir de fana sahip olan cisim "makine" olarak tanımlandı. Dişlilerin çalışması sonucunda Ay'ın ve Güneş'in hareketleri hesaplayabildiği anlaşılan Antikyhera makinesi, yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyordu. Nasa'nın da bu makinanın ekmeğini çok yediği bilinen gerçekler arasındadır. Nasa'nın günümüzde kullanıp başarı sağladığı bu makinayı M.Ö 50 yılında kim icat etti ? Bu teknolojiye nasıl ulaştılar ? Cevaplar tatmin edene kadar bu sorular ilelebet sorulacaktır!
 
Antik Kolombiya Uçakları
 
Antik Mısır'ın duvarlarında gördüğümüz helikopter ve benzeri uçan cisimlerin bir tesadüf eseri oluştuğunu söyleyip, milattan önce uçak gibi cisimlerin olabileceği düşüncesini bertaraf edenler oldu. Peki ya Kolombiya uçakları ? Devamını genelde bu bölümde kaynak edindiğim radikal.com'un bir haberinden okuyalım : 
 
"Milattan önce 1000 yıllarında Kolombiya'da yaşamış bir medeniyet, altından modern uçak modelleri yapmıştır! Bilinen hiç bir tür kuş, böcek ya da uçan canlı ile bağdaştırılamayan bu modeller, tüm detaylarıyla birer uçak figürüdür. Bu kadar eski bir çağda uçmak mümkün değil mi? Kolombiya'dan kalkan bir uçak muhtemelen kısa sürede Peru'ya ulaşabilir. Neden mi Peru? Nazka çizgileri olarak bilinen onlarca antik devasa çizime ev sahipliği yapan arazilerin yer aldığı Peru, Kolombiya'dan kalkan bu antik uçaklar ile yakın ilişkili olabilir. Nazka çizgilerinin M.Ö. 200 yıllarında yapıldığı düşünülüyor. 200 metre genişliğinde ve gökyüzünden bakılmadan görülmesi imkansız olan bu şekillerin, çizilebilmesi de yine yüksek bir noktadan bakmadan mümkün değildir. Nazca şekillerinin görülebileceği yüksek bir dağ da bölgenin çevresinde yoktur. Çizgilerin çizildiği dönemde, bu şekilleri görebilmek için Kolombiya'nın antik uçakları gibi araçlara sahip olmaktan başka çare yoktur. Yoksa düşünün size bir sürü taş verecek kabilenin rahibi, diyecek: "200 metre genişliğinde bir maymun sembolü yap yere."  Yukarıdan görmeden yapamayacağınız için "Dalga mı geçiyorsun yahu?" der gidersiniz. Peki ya yapabilecek imkanınız olursa? "
 
Ya gerçekten imkan varsa ?
 
Bu arada dipnot olarak geçmek isterim, milattan sonra 500'lü yıllarda İnka uygarlığına ait heykel biçiminde jet uçağı figürleri bulundu. İmkan gerçekten olabilir...
 
Bolivya'da Antik Lazer İşçiliği
 
Bolivya'da milattan önce 1500 civarında hüküm sürmüş antik bir uygarlık vardır ve bu uygarlığın başkenti Tivanaku'dur. Bahsettiğimiz medeniyetin inşa ettiği yapılar dudak uçuklatan cinsten! O döneme dair yapılan kazılarda bulunan ilkel çekiçler ve kürekler, adeta lazer ile kesilmiş olan büyük taş kütlelerini açıklayamıyor ve bilim adamları da bu konuda çaresiz kalıyor. Günümüzde en yetenekli duvarcılar bile lazer olmaksızın taş kütleleri bu şekilde kesemiyor. Bir başka ilginç nokta ise tüm kesimlerin simetrik ve eş değerlerde yapılmış olması! Bu da işlemin bir makinayla yapıldığını gösteriyor. (Kaynak : Radikal.com)
Millattan önce 1500 yılında lazer mi kullanılıyordu yoksa ? E hani ilkeldi bu insanlar ? Daha örnekler bitmedi, sıkılacağınız kadar çok sayıda örnek var. Devam edelim o halde.
 
Kristal Kafatasları
 
Belki de en gizemli bölümlerden birine geldik, kristal kafatasları gerçekten büyük bir bilinmezlik ve soru işaretleri hala etrafında dönüyor. İngiliz Anna Mitchell Hedges, 1 Ocak 1924’te, Mayaların kayıp şehri Lubaantun’da piramit tapınağının mihrabının altında bir kafatası buldu. Gerçek insan kafatası boyutlarında olan bu kafatası tamamen şeffaf kuartz kristalinden yapılmıştı. Bu kafatasları hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isteyen Hedges, onları  o dönemde bilimsel testler yapan dünyaca ünlü Hewlett-Packard firmasına incelenmek üzere teslim etti. Ve çıkan sonuçlar herkesi hayrete düşürdü. Bu testlerin sonucundaki temel düşünce ise, ileri bir teknoloji olmadan böyle bir kafatasının yapılamayacağıydı... İşte bu kafatasının bazı özellikleri : 
 
1- Kafatası günümüzde elektronik sanayinde kullanılan kuartz kristalinden üretilmiştir. Bilim adamlarından oluşan ekip, kristal kafatasının günümüzde telekomünikasyon sektöründe kullanılan ve bellek kapasitesi diğer materyallerden daha yüksek olan piezo-elektrik silikon dioksit isimli bir tür kuartz kristalinden yapıldığını ortaya çıkardı. Günümüzde kullanılan mikroişlemciler de bu maddeden üretilmektedir. Ancak daha da çarpıcı olan bu kristal türünün henüz 19. yüzyılda keşfedilmiş olmasıdır.
 
2- Kristal kafatası kendi elektriğini üretme kabiliyetine sahiptir: Piezo-elektrik silikon dioksit türündeki bu kristal, hem negatif hem pozitif kutuplaşma özelliğine sahiptir. Bu özelliği dolayısıyla kristal kafatası, akü ve pillerde olduğu gibi kendi elektriğini üretebilir.
 
3- Kristal kafatasının üzerinde hiçbir aletin izine rastlanılmamıştır. 
 
4- Kristal kafatası fizik kurallarına tamamen aykırı olarak yontulmasına rağmen hiçbir çatlak oluşmamıştır.
 
5- Kristal kafatasının optik dizaynı bilim adamlarını hayrete düşürmüştür.
 
 Daha sayabileceğimiz bir sürü ilginç özelliği olan bu kafatası tarihimiz içerisinde bilinmezliğini koruyan yapılar arasında kendine iyi bir yer bulmuştur. Birkaç örnek daha verip bitireceğim, ben kendi yorumumu ise son paragrafta yapacağım o yüzden zincirleme örnek tamlamasına devam edelim. 
 
2000 Yıl Önce Beyin Ve Kalp Nakli : Anatomik İlerleme
 
Peru sınırları içerisinde yer alan Ica 'da on binlerce tablet ve beyzbol topuna benzer yuvarlak kaya parçaları bulunmuştur ve hepsinin üstünde süsleme resimleri vardır. Bu kayaların sahibi arkeolog ve jeolog olan Dr. Javier Cabrera Darquea'dır. Kayalar gri andesit ve yarı kristalize sert granit'tir yani kazılmaları çok güçtür ama Dr. Cabrera'nın belirlediğine göre bu kayalar oyulmuş olarak çok uzun zamandan beri buradadırlar. 1562' de bazı örnekler Avrupa'ya taşınmış ve incelenmiştir, bu incelemeler sonucunda bu yapıyı inşa edenlerin anatomi konusundaki bilgi birikimlerinin bizden fazla olduğu anlaşılmıştır. Bazı yerlerde , böbrekler ve akciğerlerdeki kan akışkanlığı ve akapunktur iğnelerinin anestezik olarak kullanılacağı noktalar gösterilmiştir , bu teknik Avrupa'da ancak 1970'ten sonra kullanılmaya başlanmış ve kanserojen tümörler üzerinde denenmiştir.
 
Daha ayrıntılı resimlerde açık kalp ve açık beyin ameliyatları görülmektedir , hatta bir yerde adım adım bir kalp nakli resmedilmiştir . Bu huzur kaçırıcı keşif , sanki günümüzün teknolojisi ile rekabet etmektedir.
Dr. Cabrera resimlerde bir beyin naklinin dahi görüldüğü düşüncesindedir.
 
Açıkçası benim okuduktan sonra en çok şaşırdığım örneklerden birisi oldu çünkü tıp konusunda mumyalama dışında herhangi bir gelişme görmemiştik, ya da ben şu an hatırlamıyorum. (Yaklaşık 4 saattir bu yazıyı yazıyorsam hatırlamıyor olabilirim, mazur görün)
 
Ama o yıllarda bu denli bir cerrahi bilgi olması çok düşündürüyor, hatta anatomi bilgisi işin içine girince Göbeklitepe'deki dinozor resimlerinin nasıl çizildiğinin de cevabı verilebilir. Bakın yine uzak iki medeniyet arasında bir ortak nokta çıktı. Acaba onlardan önce bir medeniyet mi vardı ? Sklarov'un düşünceleri bir kez daha doğruluk payını gösteriyor...
 
Milattan Önce Barut Kullanılıyor Muydu ? Silah Var Mıydı ?
 
Londra Doğal Tarih Müzesi'nde 38.000 yıl öncesine ait bir kafatası göreceksiniz ancak bu kafatasını diğerlerinden ayıran bir özelliği var, kafasında kurşun deliğine benzer bir delik olması. Mızrak veya ok gibi silahlar ile yapılamayacak bir delik, çünkü deliğin çevresinde mikroskobik düzeyde dahi bir çatlak yoktur yani her ne olduysa çok hızlı olmuştu ve bunu yapabilen tek şeyin silah olduğu günümüzde biliniyor. Ayrıca diğer incelemeler sonucunda da bu deliğin bir tüfek sonucu açıldığı konusunda hem fikir olunmuştur. Buralarda bir yerlerde ciddi yanılgılar veya ciddi soru işaretleri var. O dönemlerde barutu kullanan insanlar kimlerdi ? Nereden gelmişlerdi ? Buna ilaveten 40.000 yıl önce Sibirya'da bulunan bir bizonun kafasında da kurşun deliğine benzer bir delik bulunmuştur, 30.000 yıl önce de Afrika'da yine insan kafatasında bu tarz bir kurşun deliği bulunmuştur. Allah bilir daha bilmediğimiz, bulamadığımız kaç tane kurban var bu şekilde...
 
 Kapanış paragrafına ulaştığımıza göre bende tam anlamıyla kendi yorumlarıma geçebilirim, yukarıda daha çok kaynaklı bilgileri sizinle paylaştım. Bu serinin ilk yazısı, "yazarlık" hayatım boyunca yazdığım en uzun yazı olmuştu, şimdi de bayrağı bu yazı eline aldı. Yani yazdığım en uzun iki yazının da bu konu üstüne olması aslında bu tezi ne kadar ciddiye aldığımı gösterir nitelikte. Gönülden inandığım bir şey var, milattan öncesinin gerçekleri ortaya dökülürse dünya tarihi baştan yazılacak ve insanlığın bildiği çoğu şey yalan olacak. Bence bu yüzden bazı kesimler buna cesaret edemiyor veya bazı kesimlerin işine gelmiyor, her ikisi de olabilir. Yoksa istenilseydi birçok bilgiye ulaşılabilirdi, ki ben ulaştıklarını da düşünüyorum. Sonuçta Nasa adını verdiğimiz yapılanma kamuoyuna bir tane bilgi açıklıyorsa, on tane açıklamıyor. Gerek KGB çalışmaları, gerek Nazi bilim adamları, gerekse dünyanın diğer bilim insanları bu konu  hakkında çok daha ciddi sonuçlara ulaşmıştır ancak açıklamamışlardır. Bu da benim bir diğer düşüncem. Tıpkı Nasa'nın bize uzay ve ay hakkında her şeyi açıklamadığı gibi... Çünkü insanlık her şeyi bilirse, kukla olamazlar; kukla olamazlarsa işe yaramazlar. O yüzden kukla olmayalım diyorum, belki içinizden ne alaka diyorsunuz ama tahmin edemeyeceğimiz boyutlarda her olayın birbiriyle ilişkisi var. Milattan önce bir teknolojinin varlığından emin gibiyim ancak onu neden önlerindeki nesillere aktaramadılar burası hala bir muamma. Belki de dünyayı silen bir olay gerçekleşmiştir, mesela o teknoloji ile atom bombasının çok daha üstünde bir silah keşfedilmiş ve dünyaya atılmıştır böylece birçok şeyin sonu gelmiştir. Neden olmasın ? Bilim kurgu konu başlıklı bir yazı yazıyorsam, her türlü teoriyi değerlendirmeliyim değil mi ? Noktayı koymak için yavaş yavaş geri sayımı başlattıktan sonra bu yazının üçüncüsü olur mu diye bir soru sorarsanız eğer, yazmaya değecek bir şeyler bulursam üçüncüsünü de yazacağımdan şüpheniz olmasın. Ama şimdilik ikinci kez ve daha yüksek sesle söylüyorum : Milattan Önce Teknoloji Çok Daha İlerideydi !  
 
 
 
Umut Karadaş 
 
 
 
 
MİLATTAN ÖNCE TEKNOLOJİ ÇOK DAHA İLERİYDİ BİRİNCİ YAZIYI OKUMAK İÇİN : http://blog.milliyet.com.tr/milattan-once-teknoloji-cok-daha-ilerideydi-/Blog/?BlogNo=493182
Filiz Alev bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Erich Von Daniken bu konularla ilgilenmişti. Şüpheli bazı noktalar varsa da ben kendimi kaptırmamaktan yanayım. Bilim çerçevesinde bakmaya çalışırım her zaman. Arthur C. Clarke da ilgilidir. 2001 Uzay Yolu Macerası tümüyle bunun üzerinedir. Ama insanlığın kökeni araştırıldığında, Güney Afrika'nın Kalahari çöllerine giden bu yol, eski bir uygarlığı işaret etmiyor. Yazı yok bir kere. Yazı yoksa birikim de yoktur, teknolojik, kültürel birikim. Saygılar.

Mehmet Sinan Gür 
 01.03.2016 0:15
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 4398
Kayıt tarihi
: 06.08.14
 
 

Üniversite öğrencisiyim, ileride Yazar ve Tarihçi olmak istiyorum.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster