Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Aralık '12

 
Kategori
Arkeoloji
Okunma Sayısı
1841
 

Mısırlı bir prenses

Mısırlı bir prenses
 

işte karşıda gördüğünüz tepe adıyaman ili kahta ilçesi eski adı tille köyü olan höyük.sonradan köyün adı geldibuldu oldu.ancak bu köy atatürk baraj gölü altında kaldı.


Yıl 1983. Atatürk Barajı altında kalan tarihi yerlerin kurtarılması çalışmasındayız. Adıyaman İli, Kahta ilçesi, Geldibuldu köyü, eski adı ise Tille köyü içindeki höyüğü kazıyoruz. Köyün adı size de tuhaf gelmiştir. Geldibuldu.1960 ihtilalinden sonra Türkiye'deki yabancı sayılan köy adları değiştirilirken Adıyaman Valisi Agah Büyüksağış ve eşi bu köyü ziyarete gelir, köy çok hoşlarına gider. Nasıl gitmesin ki köy bir höyüğün üzerine kurulu ve Fırat Nehrine nazır. Etrafı yemyeşil. Valinin eşi kocasına "Agah, buranın da adı Geldibuldu olsun, biz buraya geldik ve bulduk" demiş. Böylece köyün adı resmi yazışmalarda Geldibuldu, fakat hiç kimse bu adı kullanmıyordu. Herkes yine eskisi gibi Tille, Tilbe, Kara Tilbe v.b. eski adları kullanıyordu. Benim Amasya İli Taşova ilçesine bağlı köyüm olan Ballıca da aynı akibete sonucu bu adı almıştır. Şimdiki adı Ballıca 1963'te verilmiş. Ama biz hala Darma diyoruz. Romalılar nereye bir hama yapmışlarsa o yerin adını Therma olarak adlandırmışlardır. Böyle Roma döneminden hamam yeri olup ta terma adını adını alan çok yer vardır. Bu Therma'ya yerleşen Türk atalarımız da t harfini d olarak söyleyip Darma'ya çevirmiştir. Kendi köyümde bile bu Ballıca adı pek tutmadı. Hatta bizim köylü olayıp ta başka yerlerden olanlar dahi Ballıca deyince pek bir şey anlamıyorlar. Ama Darmalıyım deyince anlıyorlar. Çünkü bu yer adları ile ilgili çok deyişler türetilmiştir. Bizim yörede de "Dereli Darma pek ileri varma, Çandır'dan öküz alma Evyaba'dan kız alma" derler. Çandır ve Evyaba eskiden idari olarak bağlı bulunduğumuz Tokat İli Erbaa ilçesinin köyleri, Dereli köyü ise hemen yanıbaşımızda. Son yıllarda Dereli ve Ballıca köyleri belediye kurmak için birleşip isimleri Ballıdere oldu. Ancak nüfus 2000 'in altına düştüğü için de gerisin geri köye dönüşecekler. Bir gün kazı Başkanı Davit French ile Adıyaman Besni taraflarında eski Roma yollarını görmek için gitmiştik.Yolumuz üzerinde bir köyü geçerken kazı başkanı bana "işte bu köyün adı iki bin yıl önceki Roma haritalarında Turuk diye geçiyor, yani Türk köyü demek Romalılarca. Ancak bu köyün adını da yetkililer değiştirmiş demişti. Bu köyü geçtikten sonra Göksu ırmağı üzerinde orta kısmı yıkılmış bir tarihi köprü vardı. Gaziantep ve Adıyaman illeri arasında.

Kazı alanına ilk geldiğim gün kazı evinin en güzel odasını bana tahsis etmişlerdi. Gerçi odama basitçe yapılmış ağaç bir merdiven ile çıkıyordum ama asıl giriş kapısı ev sahibim Cemal ağanın oğlu Mehmet Reşit'İn üst kat salonuna açılıyordu. Bu kapı iptal edildiğinden dıştan açılan kapıya bu ahşap merdivenele çıkıyordum. Odam Fırat Nehrine bakıyordu. Sonradan öğrendim ki bu odaya yerleşen İngiliz çiftin yatağında yılan görülmüş ve bu odayı ben gelmeden önce terketmişler. Bu çiftin bayan olanının adı Decca idi. Eşi de ona bayan dekka diye hitap ederdi. Her nasılsa sonradan yerleştiği odasında bir gün çığlıklarla don-gömlek dışarı kaçışırken gördüm. Yine odalarında yılan görmüşlerdi.

Tille höyük kazısında 70 kadar işçimiz vardı. Kazı başkanı İngiliz arkeolog David French. İşçilerden biri elindeki mala ile bir noktayı temizliyor. Temizlediği yer ise bir delik kenarı. Herhalde burada bir yılan deliği var diye beni haberdar etti. Zaten  o köydeki insanların bir kısmının da soyadları yılancı.Çünkü köy höyük üzerine yani eski bir yerleşim yeri üzerine kurulu olduğu için yılanlara çok rastlanılıyor. İki de bir bir köylü bağırır sıcak yaz günlerin de yılan.... diye. Höyük bekçimiz mehmet yılancı elindeki tüfeği ile koşar bağırılna yerdeki yılanı saçmalar ile öldürür.

İşçimize kenara çekil bakalım bu deliği ben temizleyeyim dedim ve delik büyüdükçe delik içine göz attığımda rengarenk birşeylerin olduğunu gördüm. Özellikle de mavi ve süt beyazı renkler arasında kıpkırmızı bir şeyler daha gözüküyordu. Durumu kazı başkanına da haber verdim. Kazı başkanı o gün işçilere paydos verdi. Onlar da evlerine gitti ve ekip olarak biz arkeologlar kazıyı devam ettirdik. Delik, karşıkarşıya getirilmiş iki büyük küpün gövdesinde açılmış idi. İki küpün ağzı karşı karşıya getirilerek içine bir iskelet yerleştirilmişti. Bu renkli şeyler özellikle de kazının İngiliz konservatörü Robert Payton tarafından çıkarılmaya başlandı. Kırmızı şeyler oldukça iri bilyalar şeklinde ortası delinmiş kolye şeklinde altın dizisi iskeletin boynunu çevrelemekte idi. Bu iri altın bilyalardan 9 adet saymıştım. Mavi şeyler ise iki gümüş kupa idi. Yılların oksidasyonundan gümüş kupalar mavi renk almıştı. Bu gümüş vazoların içi parfüm dolu olamlıydı ki tam ölünün bununa gelecek şekilde devrilmiş ve ağız tıpası da yanına bırakılmıştı. Beyaz nesneler ise alabaster dediğimiz su mermeri vazolar idi. En az 3 adet olduğunu hatırlıyorum. Ufalanmış beyaz nesneleri restoratör katılaştırıcı bir sıvı damlatarak çıkarttı ve fildişi tarak olduğu görüldü. Hatırladığım kadarıyla bir de cımbız vardı. Velhasılı 40 kadar eser toplamıştık bu mezardan. Ha unutmayayım bir de skarabe yani bokböceği şeklinde mühür vardı. Özellikle bu skarabe iskeletin mısırlı bir prensese ait olduğuna işaret idi. Zaten benim  için en ilginç tarafı da bu olayın o gece rüyama girmiş olmasıydı. Rüyamda jip içinde bu mumyayı taşırken aniden sarışın ve güzel bir mısırlı prenses canlandı ve benimle gözgöze geldi. Bu eserler  şu anda Adıyaman müzesinde sergilenmekte. Yasa gereği arkeolojik kazılarda çıkarılan tarihi eserler en yakın müzeye teslim edilir. Zaten ben de bu kazının komseri idim. Veya görev yazımda belirtildiği gibi Kültür Bakanlığı Temsilcisi idim.O yıllarda Amasya Müzesi'nde arkeolog olarak çalışırken bu kazıya Kültür Bakanlığınca görevli gönderilmiştim.

1984 yılı içinde Ankara'da bir belgesel fotoğraf yarışması yapıldı. Ekibimizin fotoğrafçısı Tuğrul Çakar bu yarışmada ödül kazandı. Tüm bu çıkan eserleri bu yarışmanın fotoğraflarında da gördüm. Tuğrul Çakar bir önceki yıl bu kazı alanında başından geçen bir olayı anlatmıştı. Bu zamanda Atatürk Baraj Gölü altında kalan bu eski adıyla Tille yeni adıyla Geldibuldu köyü höyük üzerine kurulu idi. Kazı esnasında sırası gelen ev yıkılıyordu. Zaten kazı da höyüğün tepesinden başladığı için fazla da ev yıkmaya gerek kalmamıştı. Höyük toprağı olduğu için yılan çoktu.Bir akşam köyden birisi ekip üyelerini evine çaya davet etmiş. Misafirler odaya girdiklerinde ev ortasındaki ağaç direk dibinde duran kilimi ev sahibi katlı yerinden alıp ortalığa sermek istemiş. Tam o esnada kilim içinden bir yılan odanın ortasında yürümeye başlamış. Tabii ki köy zaten su altında kalacağı için elektrik yok. Direkte asılı gaz lambası bu hengame esnasında yere düşüp kırılmış, misafirler karanlıkta yılanın korkusundan kaçacak yer aramışlar. Bir gün de ben köyde bir olaya şahit oldum. Kazı yeri bekçimiz Mehmet Yılancı'ya köyden bir bağıran oldu "Mehmet koş" diye. Ben de fırladım dışarı, Mehmet Yılancı evden tüfeğini almış gidiyor. İki katlı bir evin çatısında saçaklıkta bir yılan görülmüş. Evin hanımı bağırıyor. Mehmet tüfeğini saçaklığa doğrulttu, saçmalar yılana isabet etti. Yılan yukardan aşağı düştü fakat kalın bir boru şeklinde şişerek yılanın ölümünü seyretmiştim. Bir gün de bu kazı yeri bekçimizin gözüne kumacık sineği sıçmış. Bilmeyenler için bu konu anlaşılmaz. Ben köy çocuğu olduğum için ve babamın da koyun sürüsü olduğundan bu konuyu çok iyi bilirim. Göz şişer. balon gibi olur. abii ki biz ne olduğunu pek anlayamazdık çocukluğumuzda. O esnada kumacık sineği insanın gözüne çarpıp yumurtalarını bırakırmış. Yumurtalar da hemen larvaya dönüşür. Fotoğrafçımız Tuğrul Çakar Kazı Bekçimiz Mehmet Yılancı'Nın gözünden cımbızla 70 kadar larvadan yeni çıkmış küçücük sinek çıkarmıştı. Gerçi Mehmet sonra doktora da gitti, merhemler de aldı. Zamanla gözü iyileşti.

Ertesi sene yine Atatürk baraj alanındaki höyüklerden ikinci derecede büyük olan Lidar höyük kazısındaydım. Yörenin en büyük höyüğü Samsat höyüğü idi, onu Türk arkeologlardan Prof.Dr. Niğmet Özgüç başkanlığındaki ekip kazıyordu. Maalesef duyduğumuza göre bu Tille höyük kazısından bir bayan İngiliz arkeolog hastalanark vefat etmişti. Yaz günleri bu yörelerde çalışmak kolay iş değidi.

Not: Burada yazıya yapılan yorumlara cevap vermek istiyorum. Çünkü cevap yazacak yer buradan başka nereye yazılır tespit edemedim. 1.yorumu yazan Merve Sedef Onur, burçlarla ilgili tafsilatlı bilgilere sahip olduğunuzu anladım. Mısır kültürünü de iyi biliyor sanıyorum. Daha tafsilatlı ve bilgilendirici açıklamalarınızı bekliyorum. 2. yorumu yaban Mehmet Emin Yolsal ise bu skarabe mühürün hangi prensese ait olduğu tespit edilebildi mi diye sormuş. Dikkat ederseniz oradaki cümle o geceki rüyamda diye başlıyor. Sadece rüyamda bunun bir mısırlı prenses olduğunu gördüm.  Oradaki cümleme dikkat ederseniz tabii ki bu kazının sonunda bir yayın yapıldı. Yayını İngiliz Arkeolog David French yapmıştır. İngilizcedir mutlaka. Henüz son yayını ben göremedim.Bu yayında bu skarabe de anlatılmıştır mutlaka. Buradaki yaşlandırmaya gelince zaten bu tip kazılar adeta tırnakla kazılır gibi yapılır. Toprağın her tabakası kitap sayfası gibi açılarak arkeolojik kazı yapılır. Kazı Başkanımız yılların tecrübelisi İngiliz Arkeolog. Daha önce bir çok yerde bilimsel kazılar gerçekleştirmiş. Bu kazı alanı ise Atatürk Baraj alanında kalacak tarihi yerlerin kurtarılma kazısı idi. Kazı Başkanı, aslında "ben Samsat Höyüğünü kazmak için başvurmuştum, olmazsa Lidar höyüğü, 3.olarak ta bu Tille höyüğünü yazmıştım demişti. Tabii ki Kültür Bakanlığımız Samsat gibi görkemli bir höyüğü yabancı arkeologlara değil de Prof.Dr. Nimet Özgüç'e tahsis etmişti. Lidar Höyüğü'nü de tahsisatı fazla olan Alman arkeolog Harold Hauptman'a vermişti. Bu Lidar höyük kazısında da çalıştım, inşallah orayı da anlatırım bu sayfalarda. Yaşlandırma için çeşitli yöntemler var. Bunlardan biri kazı esnasında bulunan kömürleşmiş ağaç kalıntılarının halkaları sayesinde yani dendrokronoloji yöntemi, diğeri esr yöntemi ki bulunan çanak-çömlek parçalarının hangi yıl içinde pişirildiğinin tespiti. Yani termoluminisans yöntemi. Daha bir çok yöntem var. Bunları burada teferruatlı anlatamıyorum. Ama bunlara da sıra gelecek inşallah. Anlatacağım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ali bey merhaba. Bu mühür'ün hangi prenses'e ait olduğu çözüldümü? Ülkemizde test yapılarak yıl saptanabiliyor mu. Teşekkürler. Ankaradan saygılar.

Mehmet Emin Yolsal 
 15.01.2013 22:11
Cevap :
bu mührün hangi prensese ait olduğunun çözüldüğünden haberim yok.eserler adıyaman müzesine teslim edildi.yayın hakkı da ankara ingiliz arkeoloji enstitüsüne ait.özellikle de kazı başkanı david french'e ait.elbette çıkan eserlerin kesin yaş tayini ile ilgili metotlar türkiyedeki laboratuarlarda da tesbit edilebiliyor.bu konuda çeşitli metotlar var.karbon14 metodu,termolumisans metodu yani çömleğin hangi sene pişirildiğine dair.dendrokronolojide ağaç halkalarının sayısına bakarak yaş tayini, daha bir çok metot sayılabilir.selamlar.  11.10.2013 13:26
 

Yazınız çok ilginç. Çok tarihi bir ana şahitlik etmişsiniz. Scarabe Eski Mısır'da Yengeç Burcu'nun simgesiymiş. Kutsal ve koruyucu bir simgeymiş. Bununla ilgili bir şeyler okumuştum.Yazınız bana bir kere daha "Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi" cümlesini hatırlattı. Ellerinize sağlık. Hem yazı hem eserler için.

MERVE ONUR 
 13.01.2013 17:01
Cevap :
merve hanım, bu mezarda çıkan mühür sanırım mezardaki kişiye ait olmalı.acaba bu kişinin burcu ile alakası varmıdır bilemem.ancak skarabe eski mısırda kullanılan bir motif.selamlar.  11.10.2013 13:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 915
Kayıt tarihi
: 15.10.12
 
 

Ben Ali Önder. 3 mart 1948 günü Amasya ili Taşova ilçesi Darma köyünde bugünkü adıyla Ballıca köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster