Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Kasım '21

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
67
 

Olacağı varmış..

 Olacağı varmış.. İmkanım oldu ve gittim!

 Fazlaca ‘zeki’ olmadığımı o zamana varır varmaz anladım. Çünkü uçsuz bucaksız, bomboş ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir arazide, suçüstü yakalanmış bir çocuk tedirginliği ve gülünçlüğünde, sadece edep yerleri kapalı, sonradan anladığım, ve fakat çok edepli, karşısında XXI.Yüzyıldan birini görmüş gibi kocaman bakan bir çift gözle, göz gözeydim. Orada görünmemek için Tanrı olunmalıydı; ancak ben faniydim. Çaresizliğin verdiği akılla, o ilk şaşkınlığı üzerimden atar atmaz, kimliğimi açıkladım ve niçin geldiğimi anlattım. Anlamadı ama, kabullendi. Sanırım adamın ilk şaşkınlık,  ilk çaresizlik ve ilk kabulleniş tecrübesiydim.

 Ne hayatına dahil olmuştum, ne de hayatının tamamen dışında kalmıştım. Birlikte kendi mekanının yakınına derme-çatma bir kulübe yapmıştık. Zararsız bir yabancı olduğuma ikna oldu ki; yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarımı giderme konusunda yardımını esirgemedi. Zaten başka da ihtiyacım yoktu. Belli sınırlar dahilinde, onu gözetlememe de ses etmedi.

 Koca dünya onundu, yine de bir evi vardı. Genetiğiyle oynanmadığına kalıbı basacağım meyve ve sebzeler tüketiyordu. Kaynakları sonsuz, ihtiyaçları sınırlıydı. Belki kaynakların ve ihtiyaçlarının farkında bile değildi. Her şeyi yavaş yavaş, sindire sindire yapıyordu. Hayatla barışık olduğu her halinden belliydi. Yasak elmayı bırakın yemeyi, o elmaya göz ucuyla bakacak birine hiç benzemiyordu. Gerçi, geçim sıkıntısı, çocukların okulu, memleketin durumu, takımın gidişi, dünyanın hali gibi dertlerle tanışmış olsa böyle kalamazdı, diye aklımdan geçirdiğim de oluyordu. Yok yok.. Bu adam nedensiz, sorgusuz sualsiz güven veren cinslerdendi. Görmüş geçirmiş, evliya gibi biriydi.

 Karısında da saf, duru bir güzellik vardı. Ev işi de, el işi de azdı. Kah evinin önündeki otları ayıklayarak, kah kocasıyla gezintiye çıkarak, kah öylece ve boş boş oturarak günlerini geçiriyordu. Varlığımdan haberdardı; ama, fazlasında gözü yoktu. Ne iletişime geçti benimle, ne de yok saydı. Yine de, ara ara, bana yemek getirmeyi ihmal etmiyordu. Kadının sadeliği, misafirperverliği, ölçülülüğü ve aramıza çektiği görünmez perde ona derin saygın duymaktan başka bir ihtimal bırakmıyordu bana. Kuaför salonları, renk renk kıyafetler, çeşit çeşit ayakkabılar olmadan da güzel kalınabileceğinin ete kemiğe bürünmüş haliydi bu kadın. Onun da ‘tek’ olmanın güveni ve rahatlığıyla böyle davranmadığına inanmak istedim. Ama, kadınların içinde birkaç dünyanın aynı anda hayat bulduğunu ve canının istediğine canının istediği dünyayı gösterdiğini bildiğimden, bu inancımda ısrarcı olmadım.

 Oğlanlı kızlı altı çocukları vardı. Yaşları birbirine yakın gibiydi. Üç oğlanın birlikte bir yere gittiği ve uzun süre ortalıkta görünmediği olurdu. Bu gibi istisnai durumlar dışında erkek çocuklar farklı yönlere dağılır, her bir kız da, bir süre sonra, erkeğinin peşinden giderdi. Havanın kararmasına yakın dönmeye başlarlar, karanlık çöktüğünde, tastamam, evde olurlardı. Ailece yer, içer, konuşur, gülerlerdi.

 Oraya ısındığımı ve alıştığımı en çok geceleri onların, birbirine karışan ve fakat tertemiz bir huzur veren, seslerini duyduğumda anlıyordum. Burada  değişik değişik müzikler, çeşit çeşit kitaplar, farklı farklı hobiler yoktu. Televizyon, internet, cep telefonu, araba, kalabalık, keşmekeş yoktu. Kurallar, yasalar, devlet, siyasiler, eşitsizlikler, adaletsizlikler, ayırımcılıklar, sömürüler de yoktu; para da yoktu. Kendi etrafında dönen dünya, doğanın kendi yazgısını tehditsiz yaşadığı bakir bir çevre, koca dünyanın sahibi sekiz insan vardı; katıksız mutlu sekiz insan.     

 Hayalini kurduğum dünyayı insanlığın başlangıcında bulmak tuhaf ama, güzeldi. Eşimi, çocuklarımı, sevdiklerimi ve hatta işimi özlüyordum. Çok sevmediğim halde, ‘Şimdi bir bardak çay olsa da içsem’ dediğim oluyordu. Bazen, et, çiğ de olsa, aklıma rakıyı düşürüyordu. Kahrolasıca dünyadan uzaklaşmama rağmen, ondan kaçamadığımın farkına varıp irkiliyordum da. Yine de kalabildiğim kadar kalacaktım ve beynime o güzelim dünyayı nakşedecektim. Dinginliğin akıl almaz ritmi de vaktin akıp geçmesini sağlıyor; lüzumsuz düşüncelerin zihnimin derinliklerinde kıpırdayamadan kalmasına yol açıyor ve işimi kolaylaştırıyordu.

 Bir gün gözetleme işini tamamen askıya alıp, kendimi şımartmaya ve doğayla baş başa kalmaya karar verdim. Önce nehir kıyısına gidecek, tüm bedenimi sudan geçirecektim. Sonra ıslık çala çala dağ bayır demeden gezecek, otlarda yuvarlanacak, bet sesimle şarkılar ve türküler söyleyecek, doyumsuz ruhumu yatıştıracaktım. Bunun düşüncesi bile kan dolaşımımı hızlandırmışken, kendimle alay eder gibi, evimin önünde pinekliyordum.

 O ev tarafından gelen alışık olmadığım sesler, yüzümü o yana çevirmeme neden oldu. Aynı anda içimi kıpırdatan ezgiler susuverdi. İki oğlan resmen kavga ediyordu. Belki de insanlık tarihinin ilk kavgasına şahitlik ediyordum. Ama bu ilk, betimin benzimin atmasından başka bir işe yaramadı. Kaskatı kesilmiştim. Susar ve birbirlerinden uzaklaşır gibi oldular. Ben, tam rahat bir nefes alacakken; oğlanlardan biri eline geçirdiği koca bir taşla diğerinin üzerine yürüdü. Fırsat bulur bulmaz arsızca fışkıran ayrıksı otlar gibi kabaran öfke, kardeşlerden birini katil, ötekini maktul yaptı.

O an dünya durdu sanki; rüzgar kesildi, güneş dondu, tüm canlılar hareketsiz kaldı. Yaprak kımıldamadı, nehir akmadı. Derin bir sessizlik, aniden kararan gökyüzü gibi, ortalığı kapladı.

Sessizliği delip geçen annenin feryadı oldu. Doğururken de acı çekmişti; fakat bu, acının başka bir hali, daha dayanılmaz olanıydı. Bunu bilmiyor; tüm benliği ile yaşayarak öğreniyordu. Yüreğindeki ateş bedenini de cayır cayır yakıyordu sanki. Zamanla ruhu da harabeye dönecekti belki. Yine de ve bir şekilde hayata tutunacaktı.

O evliya gibi adam, bir o yana bir bu yana koşturdu önce. Bilinçsizce, yerde yatan oğluna sarıldı, dönüp öteki oğlunu sarstı. Anlamsız kelimeler geveledi. Sonra olduğu yere yığılıp kaldı. Adamın sessiz çığlığını duyuyordum.

 Annenin feryadı ve babanın çığlığı bir an duran ya da benim durduğunu sandığım dünyayı yeniden hareketlendirdi.

 Dünyanın en güzel ve en özel yerinde yaşadığıma, iyiden iyiye, inanmaya başlamışken; bir kabustan uyanır gibi, kendime geldim.

 Bir babanın oğlunu toprağa verişinin ilkine tanıklık etmeden, apar topar, döndüm.

28/09/2013

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 20
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 226
Kayıt tarihi
: 28.01.13
 
 

'olan biten her şey başka türlü olması mümkün olmadığı için öyle olmuştur'.. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster