Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Kasım '13

 
Kategori
Fizik
Okunma Sayısı
893
 

Olacak iş değil: Albert Einstein'ın hayatının en büyük ilmi hatasını ilk defa ben fark ettim!

Olacak iş değil: Albert Einstein'ın hayatının en büyük ilmi hatasını ilk defa ben fark ettim!
 

Albert Einstein'ın 65 yıl önce yaptığı hayatının en büyük ilmi hatasını ilk defa benim fark etmiş olmam ihtimali bile heyecan verici doğrusu.


1 – Einstein’ın vahim hatası, nasıl oldu da daha önce hiç kimsenin dikkatini çekmedi, hayret doğrusu!

Gelmiş geçmiş en zeki insan olarak kabul edilen Albert Einstein, bundan yaklaşık olarak 65 yıl kadar önce, çok ciddi, ama öyle böyle değil, gerçekten de vahim bir hata yapmıştı. Einstein’ın bu hatası, sadece, asgari düzeyde de olsa, ona dair bilgi sahibi olanların değil; bilim dünyasının bu en popüler simasının varlığından bile haberdar olmayan geniş yığınların da bildikleri, ve, konuşma ve yazılarında da sık sık referans verdikleri bir lâfının bilimsel gerçekliklerle çelişmesiyle alâkalıdır.

Bana öyle geliyor ki, bu hatayı, 2 Kasım 2013, Cumartesi gecesi, 21.30 sularında, ilk defa ben fark ettim.

Gelin, birlikte, insanlık tarihinin o önemli anına, yukarıda bahsettiğim o yakın zamana gidiverelim.

2 - Beyoğlu’nda yaptığım kültür performansından henüz dönmüştüm ki…

Beyoğlu, Galatasaray, Aslı Han Sahaflar Çarşısında yapılan, ve, münadi ve moderatörlerinden birisini olduğum ‘Geleneksel Gezegen Sahaf Cumartesi Kitap Müzayedesi ve Kültür Performansı’ndan (meraklısı için:  http://ziyaversencan.blogspot.com/2013/11/kitap-muzayedesine-ve-kultur.html) dönüşümde; Taksim’den ortalama 1.5 saatte gidilebilen, Bahçeşehir’in karşısındaki o yeni yerleşim alanlarından birisindeki evimde, 7,000’den fazla kitap ve dergiyle, 300’e yakın film dvd’sinin kucak kucağa olduğu 9.5 metrekarelik home office’ime (kitaplığım, arşivim, yazıhanem, mabedim, birincil yaşama alanım diye de okunabilir) nihayet kendimi atmış, ve, adetim olduğu üzere, bir taraftan internette sörf yaparken, diğer taraftan da, digitürk’ün 200 küsûr kanalı arasında zapinge başlamıştım. Bu arada, yarım kalmış bir yazım üzerinde çalışmayı (hala da tamamlayamamama karşın, nasıl bir belânın altına girdiğimi merak eden tıklasın lütfen: http://ziyaversencan.blogspot.com/2013/10/kotu-degil-kotucul-adam-gileadl-roland.html) ve müzayeden aldığım kitapları tetkik etmeyi de ihmal etmiyordum tabii.

İşte, ne olduysa o sırada oluverdi: durduk yere, aniden, birdenbire Einstein’ın bir lâfı takıldı aklıma ve hemen ardından da ‘ama bu yanlış!’ diye bağırıverdim. Hemen akabinde ise, ayağa kalkmış, aslında pek de adım atacak yer olmayan o mezkûr mekânda, kendi kendime yüksek sesle konuşarak volta atmaya başlamıştım.

‘Olacak iş değil’ diye söyleniyordum kendi kendime, ‘gerçekten inanılır gibi değil; baksana, Einstein’ın farkına vardığım hatalı beyanı, en iyi bildiği alana, dünyada başka hiç kimsenin onun kadar bilgiye ve sezgiye sahip olmadığı bir bilimsel disipline, atom fiziğine ait üstelik’. Şayet ilgi alanına girmeyen bir konuda çuvallasaydı, hiç şüphesiz bu durum normal karşılanır, üstünde de fazla durulmazdı. Oysa o, insanlığın bakış açısını sonsuza değin değiştirdiği ve Nobel Ödülüne lâyık görüldüğü sahada, hayatını hasrettiği fizik biliminde yapmıştı bu affedilemez falsoyu.

Bu durumun, ‘dahilerin dahisi’nin yaptığı bahse konu hatayı daha da vahim kıldığını ayan beyan görüyor; ama, aynı zamanda da, o ana değin bunun nasıl olup da farkına varılmadığına bir türlü anlam veremiyordum.

Yerime oturduktan sonra internette yaptığım sörf sonucunda, fark ettiğim şeyde bir hata olmadığı ve onun hakikatle tamı tamına mutabık olduğu konusunda tatmin olmuştum. Einstein’ın, üstatların üstadı olduğu bir alanda affedilemez bir hataya düştüğü ve bunun da, neredeyse 65 yıldır ortalıkta dolaşmasına karşın, alanın uzmanları da dahil olmak üzere, hiç kimse tarafından fark edilemediği apaçık ortadaydı işte.

3 - Bahsettiğim hatanın, Einstein’ın ‘hayatımın en büyük hatası’ dediği şeyle alâkası yok!

Einstein’ın, bu metne konu olan hatasını, onun ‘hayatımın en büyük hatasıydı’ diye üzüntüyle itiraf etiği şeyle karıştıranlar olabilir. Aslında, bunların birbirleriyle zerrece alâkaları yok. Bir diğer deyişle, birbirlerinden tamamen ayrı mecralara aittir her ikisi de.

Burada minik bir parantez açarak, bu konuya netlik kazandırmaya çalışmanın faydalı olacağına inanıyorum.

Modern kozmolojinin kurucusu olan Albert Einstein, konunun meraklısının malûmu olduğu üzere, astronom Edwin Hubble çalışmalarının sonuçlarını bilim dünyasıyla paylaşıncaya dek, ‘statik evren modeli’ni savunuyordu. Buna göre, evren, başlangıcı olmayan, zamanda ve mekânda sonsuz olan, durağan karakterde bir entiteydi.

Oysa, onun, teorik fiziğe ve kozmolojiye yaptığı en büyük katkı olan ‘Genel Görelilik Teorisi Denklem Seti’nin çözümü bunun tamamen aksini ortaya koyuyordu. Buna göre, evrenin bir başlangıcı olmalı, ve, üstüne üstlük de, dinamik bir süreç izleyerek sürekli olarak genişlemeliydi.

Rahatlıkla ‘ön yargı’ diyebileceğimiz evrene dair olan (durağan ve sonsuz olduğu şeklindeki) kabulleriyle, bizzat kendisinin yarattığı (evrenin sonlu, dinamik ve genişleyen yapıda olduğunu ortaya koyan) teorik yaklaşımın taban taban zıt olması, Einstein’ı adeta paniğe sevk etmiş ve onu, önyargısının yanında durmaya ve onu ‘doğrulama’ya itmişti.

Einstein’ın bu açmaza çözüm olarak (ön yargısının adeta esiri olduğunu kanıtlayan bir ruh hali içinde) geliştirdiği teorik katkı, sadece kozmolojide değil, bütün bilimler tarihindeki, üzerinde halâ da mutabakata varılamamış olan, en tartışmalı, ve en paradoksal hususlardan birisidir.

Evrenin durağan ve sonsuz olduğu şeklindeki önyargısını haklı çıkarmak için, o yargısını yalanlayan Genel Rölativite Denklem Setine ‘Kozmolojik Sabit’ denen bir unsur eklemişti Albert Einstein. Böylece ortaya çıkan yeni denklem seti, Einstein’ın ‘statik, durağan, zaten sonsuz olan ve bu yüzden de, genişlemeyen ve genişlemeye de ihtiyaç duymayan evren’ kuramıyla uyum içerisindeydi. Ancak, hayat, özellikle de onun bilimsel gelişmelere dair olan yanı, Einstein’ı, teorisinde yaptığı bu tadilattan çok kısa bir süre sonra, büyük bir şokla ve derin bir mahcubiyet hissiyle karşı karşıya bırakacaktı.

4 - Edwin Hubble’ın buluşu Einstein’ı abandone etti

Wilson Dağı Gözlemevi’nde, daha sonra kendi adıyla anılacak olan, döneminin en mükemmel teleskobuyla yaptığı gözlemler sonucunda, Hubble, o zamana değin sanılanın aksine olarak, uzayda Samanyolu Galaksisinden başka, çok sayıda daha galaksi olduğunu ve, (gök cisimlerinin teleskobuna ulaşan ışık tayflarının ‘kırmızıya kayması (redshift) yüzünden de) evrenin de hiç durmamacasına ve büyük bir hızla genişlediğini anladı. Gözlemlerini ilmi mecralarda yayınlayan Hubble, Einstein’ın statik kozmik modelinin çöpe atılmasına yol açmıştı.

Hubble’ın yaptığı gözlemlerin ilmen çok zor durumda bıraktığı Albert Einstein, evrenin statik olduğunu kanıtlamak adına ‘Genel Görelilik Denklem Seti’ne eklediği ‘Kozmolojik Sabit’ için, işte tam da bu sıralarda ‘hayatımın en büyük ilmi hatasıydı’ diyecektir.

5 - Kozmolojik Sabit sakın doğru olmasın?!?

Einstein’ın hayatının gerçek en büyük hatası, ‘en büyük ilmi yanlışımdı’ diyerek öz eleştiri yaptığı Kozmolojik Sabit problematiği değil, yukarıda değindiğim ve birazdan da ayrıntılandıracağım üzere, bir aforizmasının ilmi gerçekliklerle ters düşmesiydi.

Kozmolojideki son gelişmeler, sadece fiziğin onlarca alt dalında faaliyet gösterenlerin değil, diğer ilmi disiplinlerde çalışan bilim insanlarının da büyük bir heyecanla bekledikleri ve bilimin profesyoneli diyebileceğimiz herkes için gerçek bir ‘Kutsal Kâse’, ‘Kızıl Elma’, ya da, ‘Vaat edilmiş Toprak’ hüviyetinde olan ‘Her şeyin Teorisi’ne her zaman olduğumuzdan daha yakın durulduğunun işaretleri verir mahiyettedir. Uygulamaya sokularak denenmesi, ya da, laboratuarlarda gözlemlenerek sınanması an itibarıyla mümkün olmayan (Süper Sicim Teorisi de dahil olmak üzere, 5 temel varyasyonu olan) Sicim Kuramlarıyla (String Theories), bu 5 sicim kuramının sentezinden oluşan Zar Kuramı (Membran Theory), ‘Her şeyin Teorisi’ne giden yolda atılmış çok önemli teorik adımlardır.

Kozmolojinin, verili aktüel ekollerince, denenip sınanamadığı için, ‘pür teori’, ‘spekülatif teori’, ya da ‘kozmik felsefe’ diye yaftalanan sicim ve zar teorilerinin kimi aritmetiksel modellemeleri, Einstein’ın Genel Görelilik Teorisine kattığı ‘Kozmolojik Sabit’ argümanını doğrular mahiyettedir. Bu yüzden de, kimi muteber fizikçi ve kozmologlar, bu durumu ‘Albert Einstein hata yaptığını sandığında bile, aslında doğru yapmış’ diye şakaya vurmaktadır.

6 – İşte, Albert Einstein’ın o talihsiz aforizması

Einstein, toplama kampları ve atom bombası trajedilerinden insanlık aleminin yeterince ders almadığına inanıyordu. Ona göre insanoğlu; etnik, dini, ideolojik ve kültürel muhtevalı olan sosyolojik hatlar tarafından ciddi manada bölünmüştü. Bu bölünmelerle karşı karşıya gelen tarafların her biri de, diğerlerine kaşı çok güçlü önyargılar besliyordu.

Einstein’ın, Soğuk Savaş Döneminin en popüler tartışması olan ‘yeni bir dünya savaşı çıkar mı; şayet çıkarsa, bunda ne tür silahlar kullanılabilir?’ sorusuna verdiği cevap, o sıralarda bu barış yanlısı (Spinozacı etik düşüncesini kuşanmış ve içselleştirmiş) bilge bilimciye hakim olan karamsar ruh halini çok iyi yansıtmaktaydı: ‘3. Dünya Savaşı’nda ne tür silahlar kullanılacağını bilemem; ancak şundan eminim ki, o savaş sonrasında insanoğlunun kullanabileceği yegâne silahı taş balta olacaktır’.

İşte yine o tür tartışmaların yapıldı bir atmosferde sarf ettiği :

‘Bir önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan zordur (it is harder to crack prejudice than an atom)’ ifadesi, bu metnin ortaya çıkışının hem temel nedeni, hem rahmi ve hem de ebesi olan bahse konu 'Einstein'ın hayatının en büyük hatası' dediğim o malûm olgudur.

7 – Atomu parçalamak çocuk oyuncağıdır; sorun çekirdekte!

Atomların parçalanması, bir diğer deyişle, çekirdekle, onun etrafında bulutsu kümeler (ya da, daha teknik bir ifadeyle, kuantum olasılık hesaplarına uyan istatistiki dağılımlar) halinde yer alan elektronların birbirinden ayrılmaları çok kolay ve de doğal bir süreç olduğundan, her an, çevremizdeki çok sayıdaki atom bu akıbeti yaşar. Örneğin, birçok elementin atomları kendi kendilerine bozunup, başka elementlere, ya da kendilerinin değişik izotoplarına dönüşürler. Gündelik faaliyetlerimiz sırasında, biz de, sürekli olarak atomların parçalanmasına yol açarız.

İşte size, her günkü faaliyetlerimiz sırasında, defalarca neden olduğumuz atom parçalanmasına basit bir örnek: Bu satırları okurken, ellerinizi birbirine, ya da, bu yazıyı size taşıyan cihazınıza sürdüğünüzde, birbirine sürttüğünüz yüzeylerdeki atomlar, bazı elektronlarını yitirecektir. Her gün, gerçekleştirdiğimiz faaliyetler sırasında, hem kendi bedenimizdeki ve hem de temas ettiğimiz malzemelerdeki ‘trilyon X trilyon X trilyon X…’  atomun parçalanmasına neden oluşumuzun arkasında çalışan teknik mekanizma, birbiriyle temas halindeki iki farklı malzemenin en dış yüzeylerini oluşturan elektronlar arasındaki ‘elektro-manyetik kuvvet (alan)’ etkileşimleridir.

Öte yandan, atomun çekirdeğini parçalamaksa, hakikaten çok yüksek enerji isteyen, çok teknik, çok pahalı ve çok zahmetli bir prosestir. Bu temel fiziki hakikatler ışığında şu hususa kuvvetlice vurgu yapabiliriz:

Einstein’ın, bilimsel gerçeklerle mutabık olmayan  yukarıdaki ifadesi, temelden yanlıştır. Bu ifadenin doğru varyasyonu ise aşağıdaki gibi olmalıdır:

‘Bir önyargıyı parçalamak, atom çekirdeğini parçalamaktan zordur (it is harder to crack prejudice than an atom’s nucleus)

8 – ‘Einstein yanılmaz!’ ifadesi de bir önyargıdır

Dillendirmeye çalıştığım bu durumun, 65 yıldan fazla bir zamandır farkına varılamamış olmasını, Einstein’ın da şikayetçi olduğu önyargı denen o ‘öğrenilmiş acizlik, öğrenilmiş barbarlık, öğrenilmiş cahillik, öğrenilmiş taklitçilik, öğrenilmiş vasatlık, öğrenilmiş kötülük, öğrenilmiş.....’ halinin, insanoğlunun idrakini teslim alan bir başka numunesine, aşağıda dillendireceğim mahiyetteki bir diğer önyargıya bağlamak mümkündür diye düşünüyorum.

‘Albert Einstein bir dahidir, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en önemli bilimcilerinden birisi, belki de birincisidir. Bu düzeydeki birisinin hata yapmasına, hele de, uzmanı olduğu konularda sarf ettiği argümanlarının yanlış olmasına olanak dahi yoktur. Bu yüzden de, insanlık camiası, Albert Einstein’ kalitesindeki kişilerin söylediği her sözü sorgulamaksızın doğru kabul etmekle, bunlardan asla şüphelenmemekle mükelleftir’ şeklindeki bir ön yargıdır yukarıda bahsettiğim.

‘Einstein yanılmaz, yanılamaz!’ da bir ön yargıdır ve terk edilmelidir. Dolayısıyla da, onun dillendirdiği argümanlar da, ancak bilimsel-metodik şüphecilik süzgecinden geçirildikten sonra kabul edilmelidir.

9 – Şayet yanılan bensem, o durumda da….

Bu metin çerçevesinde açtığım tartışmada yanılan taraf bensem, bir diğer deyişle, Albert Einstein’ın yanlışlığını ilmen kanıtladığım mezkûr aforizmasının ‘ipliğini pazara çıkaran’ ilk kişi olduğum iddiasının temelsiz ve yanlış olduğunu kanıtlayan muteber bir kaynak bilgisine erişirsem, ya da, okurlarım, güvenilir bir kaynak üzerinden bu argümanımı yanlışlarlarsa, bu durumda, hem okurumdan ve hem de (istemeden ve dolaylı yoldan da olsa, düşünsel mirası hakkında yersiz soru işaretlerine neden olduğum) Albert Einstein’ın aziz hatırasından özür dilemekten ve, kapıldığım kibir (yedi ölümcül günahın belki de en sevimsizi olan, o lânet olası ve zehirli hubris) yüzünden içine düştüğüm derin mahcubiyeti en samimi bir şekilde dillendirmekten de bir an bile geri durmam.

Aksi halde ise, Einstein’ın hayatının en büyük ilmi hatası olduğuna inandığım aforizmasının yanlışlığını ilk benim kamusal alana taşıdığım şeklindeki iddiamın arkasında dimdik durur ve onun haklı gururuyla yaşamıma devam ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 293
Toplam yorum
: 148
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 1403
Kayıt tarihi
: 29.08.11
 
 

1958 Fatih / İstanbul doğumlu. Etiler Lisesi ve İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü me..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster