Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ekim '11

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
1658
 

Siyaset nasıl bir kişilik geliştiriyor?

Siyaset nasıl bir kişilik geliştiriyor?
 

Kişilik tanımlaması için düşünülmüş bir tasarım ( Alıntı yeri: infobik.com)


Suyumuzdan mıdır toprağımızdan mıdır bilinmez bizde siyasetçi türlü türlüdür. Aralarında oturup kalkmasını bilen kadar bilmeyenleri de çoktur. Güzel konuşmak, düşüncelerini açıklamak, yeni yeni tasarılar geliştirmek, bağımsız kişilikler sergileyebilmek, temel bilimler yanında beşeri bilimlerden bir nebze de olsa nasiplenmiş olmak, kişiliği oturmuş olmak, feraset sahibi olmak, sevgi saygı konusunda mümkün olduğunca hata yapmamak, bir ili ya da ülkeyi temsil edebilecek kişilikte olmak, kul hakkını gözetebilecek kadar doğruluktan ve adaletten yana olmak bir siyasetçinin ilk özellikleri olsa gerek.

Bilindiği  gibi bir ülkenin güçlü bir geleceğini kurabilmek için yola çıkan iyi niyetli siyasetçiler kadar dünya nimetleri için yola çıkan kötü siyasetçiler de vardır. Bu siyasetçiler yeri geldiğinde masaya yumruklarını vursalar bile bazı kızgınlıklarının ülkelerini savaş ateşine düşürmemek gerektiğini de bilmelidir. O siyasetçiler ki kişilikleri ile gelecek nesilere de örnek olabilmelidir. Her hangi bir biçimde bir başarısızlık söz konusu olduğunda adaletin topuzunu kaçırtmamalıdırlar. Başta kendileri ve yakın çevreleri olmak üzerer istifa yolu ile ülke yönetimine taze kan verilmesi yolunu da açık tutmalıdır siyasetçiler. Birilerinin: istifa, istifa, diye yollara dökülmesine gerek var mı?

Şunu artık yiden iyiye biliyoruz ki siyasetin başında olanlar ile yanıbaşındakilerin oluşturdukları güç onların karşısına çıkanların ezilmesi için harcanmaktadır. Son elli yıl içerisindeki kimi gelişmeler ışığında, bu uğurda her türlü aracın mübah  görülerek dayatıldığını da anlamış bulunuyoruz. Karşılıklı  çekişmeler, saman altından su yürütmeler, kapalı kapılar ardında yapılan bütün gizli  görüşmeler o ülkenin güçlü bir geleceğini kurmak kadar birbirine kenetlenmiş siyasetçilerin de maddi olarak güçlenmesin yönelik olmalıdır(!). Yoksa egemenlik adlı gücün sürekliliği sağlanamadığı sürece her şey ‘bir varmış, bir yokmuş’ gibi masalsı bir geçmişe dönüşecektir. Siyasi tarihler bu tür kısa ömürlü ve uzun ömürlü nice egemenlik öyküleri ile dolu bir çöplüktür bence.

Hangi çağda olur ise olsun siyaset için yola çıkanların bütün amaçları az çok bir birine benzer. Hanlık , tiranlık, şahlık, imparatorluk, halifelik ya da devlet adı verilen görkemli örgütlenmeye egemen olarak onun adına astığı astık kestiği kestik yaşamaktır. Bu yüzden baba oğul, ağabey kardeş, kağan vezir, sultan sadrazam, valide sultan ile oğulları arasındaki kavgalar dillere destandır.

Toplum üzerinde olduğu kadar devlet hazinesi üzerindeki egemenlikleriiçin her yolu mübah görürler. Bilinir ki siyaset bir toplumu yönetmek kadar cihana da kafa tutmak gibi bir tavır alıştır. Bu uğurda nice kellelerin uçtuğu, nice ağıtların yakıldığı bilinir. Kılıçlardan, kargılardan ya da urganlardan kaçanlar gün gelmiş siyaset taşına baş koymak zorunda kalmışlardır.

Sağ kalanlar ise cihana ün salmak için yakın çevrelerine olduğu kadar uzaklarda yaşayanlara karşı da oldukça müsamahakâr davranmaya çalışmışlardır. Bu yolda nice makamlar nice ulüfeler dağıtılmış nice toprak parçaları bağışlanmıştır. Yaşadıkları sürece sert oldukları kadar mülayim olanlar yanında orta yolu tutanlar da görülmüştür. Onların bazı davranışları alkışlansa da bazı davranışları ile yerin dibine geçirilmeye çalışıldıkları da olur. Çünkü binlerce yıldan bu yana söylendiği gibi hatasız kul olmaz.

Onların toplum üzerinde egemenlik sağlamak uğruna nice yanlış yollara girerek düşmanlarının ekmeğine yağ sürdükleri de bilinir. Bu amaçla giriştikleri çabalar sırasında ortaya çıkan çarpışmalarda yaralanmışlar ya da canlarını zor kurtarmışlardır. Belli başlı bir kaçı da giriştikleri siyaset uğruna yenilgilerin peşinden gurbet ellerde ölmüşlerdir.

Siyasetçilerin çok büyük emelleri vardır. Devlet örgütünün sağlamlaştırılması adına yapacağı işler için adam harcamak, fail mechul ölümler tezgahlamak, kendi çıkarları için kanunlar çıkartmak, kimi savaşlara girişmek onlar için hiç de zor değildir. Hanlıklar ve tiranlıklar çağından bugünlere gelene kadar oldum olası kendinden menkul kişidir.

Siyaset, askeri taktikler, hayatın incelikleri, bilgi görgü yanında, din, hukuk, sosyoloji, propaganda, iletişim,  iktisat  ve diplomasi gibi engin alanlarda da bilgili olmayı gerektiren bir sanat. Siyasetçi bunların hepsini bilemeyeceği için bazı kişilere akıl danışmak yolu ile bilgilenmek zorundadır. Ezberi de kuvvetli olduğu için bu tür anlık bilgiler onu mutlu eder. Çünkü bilir ki  siyasetçi de her kişi gibi ne her şeyi bilmek ne de her türlü kitabı okumak zorundadır.

Demokrasi oyununda her siyasetçi büyük bir liyakatle seçildiğine inanır. Onun yerini hiç kimse dolduramaz. Yaratıcı onu bugünler için yollamıştır. Bütün özellikleri onun dokunulmazlığının yanında ancak devede kulaktır. Dokunulmazlık zırhı olmasa da o her zaman her yerde kendisine özgü her türlü meydan okumayı yapar. Kanun önünde eşitlik ona göre seçmenler ile seçilmişler arasında söz konusu bile yapılamaz. Dün dündür bugün bugündür ona göre de. Bağlandığı liderine hiç toz kondurmaz. Onun için kendince çok özgün yakıştırmalar yapar. Onun için hem severim hem döverim diyemez. Yeri gelir alkışlarım yeri gelir eleştiririm de diyemez.

Bir siyasetçi ya da bir seçim sonunda seçilmiş olan kişi kendisine göre her şeyi bilir. Yeri geldiğinde tevazu göstererek: Estağfurullah her şeyi bilmek ne haddimize, demekten de çekinmez. Kimse ona kül yutturamaz. Hiç kimse ona yalan söyleyemez. Ona karşı hiç kimse iki yüzlülük yapamaz. Çoğu zaman her şey iki kere ikinin dört yapması gerektiği gibi bir sonuca doğru gitse de en uygun kurnazlıklar yolu ile sonucun dört değil yüz dört olduğunu da göstermek gerekir herkese. Kurnaz olmak en başta gelen yollardaan biridir ona göre. Kişileri iyi kullanmak gerekir. Hiç kimseyi bir çırpıda harcamayacaksın; bazı belgeleri ve bilgileri iyice biriktirmeden hiç kimseyi makamından etmemek kararlılığını da gösterir siyasetçi.

Bir toplantıda herkesi dinlemek gerektiğinden yola çıkarak bir sonraki seçimler için kimin yeniden aday gösterilebileceğinin de yoklaması yapılır. Bir taşla bir kaç kuş vurmak da siyasetçinin benliğine işlemiş özelliklerdendir. Her siyasetçinin kendisine rakip olarak gördüğü birden çok kişi olur. Aynı siyasetin içinde olsalar bile kendilerini gizli ya da açık sen ben çekişmesinden kurtaramazlar. Hangi düzeyde olur ise olsunlar siyasetçiler kendisini eleştirenleri hiç sevmezler. En uygun yerde onu gerektiği gibi paylamasını da bilirler. Oysa bu durumda bile ne çekişme ne de yolların sık sık kesişmesi bitmez. Siyasetçilerin ele geçirdikleri egemenik gücü ile devlet bütçesini bir pastaya benzetecek olursak bu alanda ne tür çıkar ilişkilerinin olabileceğini de anlarız. Bu yüzden onların akrabaları günden güne çoğalır. Bendeleri, gözdeleri ve şaklabanları kadar kendisini uazaktan uzağa seven nice yazar çizer takımı da vardır siyasetçilerin. Bu da Atina ile Roma’da başlayıp Washigton’da güçlenen ‘demokrasi’ adlı büyük oyunun bir cilvesi olsa gerek. Yeni bestelenen aşağıdaki şarkı da ‘demokrasi’ çarkı içinde kendisine bir yer tutumuş olan bir seçilmişin o engin duygularını vurguluyor gibi geldi bana:

 ‘Ah seni görsem yeniden. Yine başbaşa kalsak çifte kumrular gibi. Martılar uçuşup durur gökdelenlere doğru. Ah seni görsem yeniden. Tan ağarmış, güneş doğmuş ne yazar. Dokunulmaz bir uzalıktasın bence. Ah seni görsem yeniden. Beni çağırmana gerek yok bir tanem. Ben bir bahane bulur gelirim. Ah seni görsem yeniden.’ (Alıntıdır)

Neden olduğu pek bilinemeyen bir sorun vardır: Her nasılsa her siyasetçi  attığı her adımda doğru yolda olduğunu sanır. Her şeyi değiştirmek isteği ile doludur. Ülkesi için olduğu kadar yakın çevresi ve kendisi için de çok büyük tasarıları vardır. Özellikle seçmenleri için yapmayacağı bir şey yoktur. Ne yazık ki bu konuda çoğu zaman elleri kolları bağlıdır. Planlı kalkınma yılları artık çok gerilerde kaldığı için her şeyi özel kesimin izin verdiği oranlarda yapabilmek gibi bir açmaza düşülmüştür. Bu konudaki küresel açılımlar el verdiğince açılan ihaleler yolu ile bazı işler yapılmakta ise de gerektiği kadar fabrika kurulamamsı yüzünden yıldan yıla artan işsizlik sorunu karşısında yer yer elini oğuşturmaktan başka yapacağı hiç bir şey yoktur.

 Her siyasetçi ne yazık ki çevresindekilerin kurduğu oksijen çadırına iyice alışmış olduğu için gerçekleri değil kimi küçük kıpırdanışları bile algılamaktan uzaklaşır günden güne. Bu konuda arkeolojik belgeler kadar tarihi belgeler bize siyasetin nasıl bir cesaret istediğini ve bazan da kişilerin nasıl bir körlük içinde kıvrandıklarını anlatıyor. İşte siyasetçi bütün bunları bir arada göremeyecek kadar kendinden emin bir kişilikte olsa da sürekli  bir baskı altında olduğunu düşünür. Bu yüzden tedirginlikler yaşar. Dili sürçer. Bunalır. İnsanlık hali bu ya; ağzından çıkanı kulağı duymaya bilir. Bir gün bütün imkanlarının elinden alınacağını, seçilerek kazanmış olduğu dokunulmazlık imkanlarından bir gün mahrum kalabileceğini düşünerek; arkadaşlarına da parti liderine de çok saygılı olmaya çalışır.

Bu tür davranışlar içine girmeyen kimi seçilmişlerin neden yeniden aday gösterilmeyişlerinin öykülerini dinlemekten bıkmaz. Yeni bir yasa taslağında yeniden seçilebilmek için var olanlardan başka ne gibi imkanların devreye sokulması gerektiği konularında çok çalışır. Seçilmiş bir kişi olarak yeniden seçilmek için gecesini gündüzüne katar. Hangi suçu işler, hangi hatayı yapar ise yapsın sorgulanamayan dokunulmaz bir kişi gibi yaşamanın bilincinde olmalıdır. Çevresine olduğu kadar karşısındaki kişilere de kuşku ile bakmalıdır. Her söze kulak verse de yeniden seçilebilmek sürecine girerek yeni heyecanlara doğru yol almak onun için biliçli yaşamanın ta kendisidir. Oysa lidere ulaşmak ya da lider karşısında bir sorun olarak görülüp görülmediğini sınamak için ne yapmalıdır, diye içinden geçirir sık sık. Bu durumda ya mütevekkil ya dalgın ya uykulu ya da bir iftiraya kurban gidecekmiş gibi ruh burkuntularına tutulur  bazen. Böylece siyasetçi; bu da sağlığımın zekatıdır, diyerek avunmaya başlar. Her adımında  daha dikkatli olmaya çalışsa da yakınlarına göre o günden güne çocuklaşmaya başlamıştır.

Okuyup öğrendiklerime göre tiranlıklar, hanlıklar çağından bugünlere gelene siyasetçi oldum olası kendinden menkul bir kişidir. Kendisine yöneltilen kimi saldırıları ortalığı bulandırmamak için duymazdan gelir. Olgun bir kişilikte olduğunu ancak böyle anlayabiliriz. O da bilir ki ‘meyve veren ağaç taşlanır.’ Kendisine karşı iki yüzlülük gösteren yakınlarını hiçazarlamaz. Çok yakın da durmaz onlara karşı. Sesinin kesilmesini, yalnızlaştırılmasını ister. Kimi arkadaşlarını öyle bir yerinden eder ki hiç biri neden niçin diye sorup soruşturamaz. Oysa işin içine ne tür maddi ve manevi kimi sebeplerin girdiğini ançak bazı aklı evvel yorumcular bilebilir.

Kısaca kendi açılarından bakıldığında siyasetçilerin yaptıklarının hepsi doğrudur. Onların sözlüğünde ‘keşke’ kelimesi yoktur. Geriye dönüp bakmazlar. Her işleri geleceğe dönüktür. Bu yüzden çıkılan yolda geride kalanların ne elinde tutulur ne de yüzlerine bakılır. Siyaset okulu, öğretmeni, kitabı olmayan bir sanattır. İşte yönetim biçimleri de bu sanata verilmek istenen biçimlerden çıkıyor olsa gerek. Peki bu durumda; sanatın keskin çizgileri olmayacağına göre siyaset nasıl bir sanattır?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli Ömer Faruk Bey, Bilirsiniz, siyaset, belirlenmiş bir hedefe ulaşmak üzere tercih edilen, gidilen bir yol; siyasetçiler de, tercih ettikleri yolda ilerleyen insanlardır. Siyasetle uğraşmak,uğraşanın kişiliği geliştirir mi? Buna Kazım Karabekir Paşa İle Mustafa Kemal Paşa'yı örnek verirsek; Karabekir Paşa, ideallerine ulaşmak için anlayış olarak Doğu, Mustafa Kemal Paşa, başlangıçları itibariyle Batı kültür değerlerini tercih etmişlerdir. İkisinin (Askeri) öğrenim içerikleri aynı olmasına rağmen. Ancak, yaşamlarında etkili olan, öğrenimleri değil, kişilikleri olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, hedefe ulaşmak için nerede ise her aracı mübah görmüş, (Makyavel, batı anlayışı), Kazım Karabekir Paşa, ideallerine ulaşmada ahlaki değerlerini (Konfüçyüz, doğu anlayışı) her zaman ön planda tutmuştur. Özetle, kişilikler, uygulamada belirleyici olmuşlar ve gelişmemişler demeyelim de, değişmemişlerdir. Elbette, bu düşünce, penceremizden görülenlerden bir demettir. Sağlıcakla kalınız.

Canmehmet 
 12.10.2011 10:18
Cevap :
Sayın Canmehmet kendimce kişilikler üzerine yapmaya çalıştığım irdeleme için gösterdiğiniz ilgi için teşekkürü bir borç bilirim.Siyaset ya da 'baş olmak' insanlık tarihi kadar eski bir oluşum.Bu da toplumların örgütlenmeleri ile değer yargıları yanında elbette kişilik sahibi azimli şahsiyetler ile mümkündür. Son yazınızda engin tarihi birikimleriniz doğrultusunda irdelemeye çalıştığınız Gazi Paşa ile Kazım Paşa konusu da söz konusu 'kişilik' özellikleri kapsamında bizim gerçeklerimizdendir. ALLAH(c.c.) onlardan razı olsun. Her iki büyüğümüzü bu cevabi yazımda karşılaştırabilmek çoğu bakımlardan imkansız. Ne ki Gazi Paşa'nın her konuda daha ağır bastığı çok açık.Kaldı i Kazım Paşa İstanbul'da ve Erzurum'da Gazi Paşa'ya karşı saygıda kusur göstermez. Birlikte kurulan Cumhuriyet çarkı onları karşı karşıya getirmiştir. Başlı başına işlenmesi gereken bu konuyu daha da derinleştireceğinize inanıyorum.Tarihçilerimizin tek yönlü bakışları yerine bizlerin ortalama bakışları da gerekiyor bence.  12.10.2011 19:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 570
Toplam yorum
: 661
Toplam mesaj
: 131
Ort. okunma sayısı
: 980
Kayıt tarihi
: 14.09.08
 
 

1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster