Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mart '08

     
    Kategori
    Bilim
    Okunma Sayısı
    386
     

    Tarihin ruhu strateji olarak

    En Geniş Sınırların Sınırlarında, “Dünya İmparatorluğu Hayalleri”: Tarihin Ruhu Strateji Olarak

    Savaş Barış, Balıkesir Üniversitesi, Tarih Bölümü, Lisans.

    Strateji: Tarihsel Süreçte Sistem Olarak

    Sistem, tarihsel süreçte, dünya üzerinde her anlamda (askeri, siyasi, ekonomik, kültürel…) üstünlük sağlama mücadelesinde üstün gelerek, bu üstünlüğü kendi çıkarları doğrultusunda kurallarını kendinin koyduğu oyunlar yaratıp, bu oyunlarda güçlü ile zayıf etkileşiminde ezici – acımasız bir tarzda rekabetin güçlü tarafından serbest bırakıldığı oluşumdur. Sistem’in amacı, etkin bir üretim sistemine, etkili bir şirkete, sistemli bir değer zincirine ulaşmaktır. Sistem’in amacı, yönetimin ilgi merkezini değiştirerek, “değer”in gerekliliği düşüncesinin pazara dikte edilmesini sağlamak, organizasyonlar-teknolojiler-sabit kıymetler yerine kaynakları ürüne ve ürünü etkileyecek çalışmalara odaklamak, israflardan arınarak zenginliği yakalamaktır. Sistem, tedarikçi-üretici-müşteri zincirini kapsayan temel tekniklerden oluşan ve çıkarcı - fırsatçı üretimi amaçlayan bir üretim ve yönetim biçimidir. Çıkarcı – fırsatçı üretimde ana strateji, hızı artırıp, akış süresini azaltarak, kalite-maliyet-teslimat performansını aynı anda iyileştirmektir. Çıkarcı – fırsatçı üretimde, emek-zanaat yoğun üretim ile seri üretimin üstünlükleri altında yok sayılmıştır.

    Tüketim bazında değer, tüketici tanımlarına uygun bir şekilde üretici tarafından yaratılan, tüketicinin gereksinimlerini belli bir zaman diliminde, belli bir fiyattan karşılayan, belli özelliklere sahip ürün ya da hizmet görünümünde amaçlara ulaşmanın pratiğidir. Belli bir pazar grubu belirlenir. Bu pazarla ilişkiye geçilir. Pazarın üründe olmasını istediği özellikler belirlenir. Mevcut üretim kaynakları engel olarak görülmez ve zamanla o üretim sahip olunabileceği düşüncesi ve amacıyla ilişkiye girilir. Ürünle ilgilenecek özel ekipler oluşturulur, (Misyonerler). İlk aşamada ürüne ait birim maliyet belirlenir ve zamanla fiyat belirleyici hakim güç olunur. Değer akış yollarının haritalandırılması ve bu haritaya yeniden şekil vermek. Akış yolu üzerindeki engellerin tespit edilmesi. Engellerin meşru görülen yollarla ortadan kaldırılması.

    Akış sağlanan pazar üstüne odaklanılır. Akışı engelleyen iş tanımları, prosedürler, talimatlar, fonksiyonlar ve departmanların getirdiği engeller elimine edilir. Özgün iş sistemlerini kurarak akış yollarında engellerin oluşmasını engellenir. Pazar geliştirme süreci (Pazarlama, ürün mühendisliği, satın alma, planlama ve metot mühendisliği disiplinlerinin uygulandığı, pazara atanmış takımlar…) Bilgi yönetim süreci (tüketim isteminin alınmasından, satın alma isteminin verilmesine kadar bilgi teknolojilerinin kullanılması, sistemin varsayımlara göre değil, sonuçlara göre çalışması…) Fiziksel dönüşüm süreci (yerleşim planının kesintisiz akışa uygun düzenlenmesi, çalışma ortamının iyileştirilmesi, makine ve işçi yeterliliklerinin artırılması, hatalı üretimin engellenmesi…) Üretim süreci (sıfır arıza, sıfır hata, sıfır devamsızlık, hat dengeleme, talebe uygun üretim temposu, yalın üretim sistemi…) Değer, müşterinin istediği zamanda, istediği ürünler için ve talep ettiği hızda üretilmeli ve akmalıdır. Bu durumda talep edilmeyen mal üretilmez, değer zinciri üzerinde istenmeyen stoklar oluşmaz, atıl stok, dizayn değişikliği nedeniyle ürünün yeniden işleme tabi tutulması veya atılması gibi problemlerle karşılaşılmaz. Üretimde çekme sistemi için, küçük partiler halinde üretim yapılması ve uygun yerlerde tek parça akışının sağlanması. Dağıtımda çekme sistemi için, parti büyüklüklerinin küçültülmesi, ambar içi yerleşimin parçaların kullanım sıklığı ve büyüklüğüne bağlı olarak gruplandırılıp, yeniden organize edilmesi. Sürekli iyileştirme: Zaman içerisinde değerin ve değer akış yollarının tanımlanması, değer akışının sağlanması ve değerin çekilmesi. Radikal iyileştirmeler: Değer zinciri üzerinde yer alan tüm şirketlerin katılımı ile sürecin tümünün aynı anda ele alınması ve radikal bir iyileştirme ile sonuca ulaşılması. Değişime iç bünyede başlanması. Değişimin sonuçlarının pazar ve tedarikçilere gösterilip ikna edilmesi. Değişimin sonuçlarının pazar ve tedarikçilere aktarılması. Radikal ve topyekün iyileştirmelere gidilmesi.

    Değişim Planı dört aşamadır:

    Alt yapı hazırlama: Değişim sorumlularının atanması, sürecin tespit edilmesi, rakip ve müşterilerin bulunması, değer akış haritalarının çıkarılması, işe önemli bir sürecin iyileştirilmesi ile başlanması, acil sonuçlara odaklanılması, başarılı sonuçların ardından hemen yeni hedeflerin bulunması…Süreçlerin kesintisizce aktığı bir organizasyonun oluşturulması: Tedarikçinin ürün grupları ve değer akışına göre organize edilmesi, organizasyon içerisinde sistemi sahiplenecek birimin kurulması, açığa çıkacak işgücüne karşı önlem alınması, iyileştirmelerin periyodik olarak tekrarlanması…Sistem düşüncesini destekleyen iş sistemlerinin kurulumu: Sistem muhasebe sisteminin kurulması, çalışan ücretlerinin şirket performansı ile ilişkilendirilmesi, sistem düşünce eğitiminin herkese verilmesi… Değişimin tamamlanması: Müşteri ve tedarikçilerin sistem düşüncesi yönünde ikna edilmesi, organizasyonda tüm birimlerin yalın düşünce yönünde insiyatif almalarının sağlanması.

    Yönetim Metotları: Stratejik olarak

    İnsanoğlunun var olduğundan bu yana süregelen sosyo-ekonomik ve teknolojik gelişiminin her zaman perde arkasında bulunmuş olan yönetim metotlarını anlamaya çalışarak başlayalım. Kaçınılmaz bir şekilde 18.yüzyıl ortalarından başlamak zorundayız. Çünkü bu tarih, o zamana kadar kullanılan tarım ve üretim yöntemlerinin, bir takım teknolojik buluşlarla değişmeye başlamasına denk gelir. Teknolojik açıdan 1765’te James Watt’ın yeni bir enerji kaynağı olan buhar makinesini bulması, ekonomi bilimi açısından 1776’da Adam Smith’in “Milletlerin Serveti” adlı kitabını yazması, sosyo-politik açıdan 1789’daki Fransız Devrimi ve ardından sanayi devrimi, teknolojik ve toplumsal açıdan değişimin kilometre taşları olmuşlardır. Bu aşamada değişik düşünürler, değişik açılardan yaklaşarak kronolojik sınıflandırmalara gitmişlerdir. Örneğin A. Toffler sınıflandırmasını, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş olarak üç ayrı dalgada yapmıştır. Toffler’a göre birinci dalgada tarım toplumu, ikinci dalgada sanayi toplumu, üçüncü dalgada ise bilgi toplumu bulunmaktadır.

    1. Aşama=TARIM TOPLUMU

    2. Aşama=SANAYİ TOPLUMU

    3.Aşama=BİLGİ TOPLUMU

    Tablo:1 (A. Toffler’in öngördüğü aşamalar)

    Drucker ise daha erken bir başlangıç yaparak 19.yüzyıldan sonrasını üç ayrı dönemde incelemektedir. Drucker’a göre sanayi devrimi çağı 1920’lerde sona ermiş, ardından verimlilik çağı başlamıştır. 1980’lerde ise bilgi çağı başlamıştır.

    1. Aşama= SANAYİ TOPLUMU

    2. Aşama= VERİMLİLİK ÇAĞI

    3.Aşama=BİLGİ ÇAĞI

    Tablo:2 (Drucker’in öngördüğü aşamalar)

    Her iki düşünürde de ortak nokta olarak bilgi toplumu-bilgi çağı kavramını görebiliriz. Bilgi toplumu-bilgi çağı, stratejik yönetim anlayışının, gereksinimler üzerine net bir şekilde biçimlenmeye başladığı bir aşamadır. Bilgi çağı kavramını oluşturan unsurlara tekrar geri dönmek üzere, bu aşamaya gelinceye kadar neler olduğunu incelemeye devam edelim. 19.yüzyıldan 20. yüzyıla geçerken sanayi toplumunun gelişmiş tarım topluluklarının mirası üzerine kurulduğunu gördük. Ancak sanayi toplulukları beraberlerinde sosyal bütünleşme sorunlarını getirmiştir. Sosyal devlet ve refah toplumu reçeteleri ile bu sorunlar iyileştirilmeye çalışılırken, refah toplumu-tüketim toplumu aşamalarına gelinmiştir. Bugün ise, 20.yüzyıldan 21.yüzyıla geçerken, bilgi toplumlarının sanayi toplumlarının üzerine kurulduğunu görmekteyiz. (ÖZKAN, 2001, 48.)

    Son on yılın büyük politik ve ekonomik değişikliklerinde, hiç şüphesiz teknolojik gelişmelerin çok önemli rolü var. 20. Yüzyılın son on yılında dünyada yaşanan politik, ekonomik ve teknolojik gelişmeler, daha önceki 90 yılın toplamından daha fazla oldu. Rejimler çöktü, duvarlar yıkıldı, Avrupa birleşti, ülkeler milliyetçi görüşleri terk etmeye başladı.

    Çöken rejimlerin, felsefelerin boşlukları din de dahil olmak üzere başka kavramlarla doldurulmaya başlandı. Büyük devletler yerine birlikler ve büyük şirketler oyunun kurallarını koymaya başladı. Sürprizler arası süre (MTBS) her gün biraz daha kısaldı.

    Her gün iki dev şirketin birleşmesine ya da dev bir şirketin başka bir şirketi satın almasına ve bütün bu gelişmelerin rakiplerin karşı taktikler geliştirmesine sebep oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılması hiç şüphesiz bütün bu birleşmelerle çelişki yaratan bir görünüm yaratsa da, bu dağılma yeni birleşmelere olanak sağladı. Bir çok Doğu Avrupa ülkesine, Avrupa Birliği ve NATO gibi oluşumlara katılabilme olanağı sağladı.

    Türkiye için bir Türkçe konuşan ülkeler pazarı geliştirildi. Ortadan kalkan sınırlar, sona eren ülkelerarası soğuk savaş yerini, mega şirketlerin ekonomik savaşlarına bıraktı (ARGUN, ).


    Bağımlı Bağımsızlık – Bağımsız Bağımlılık: Hegomanik Güç Arayışı Olarak

    Son dönemde Avrasya bölgesinde enerji alanında hızlı gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler Avrasya coğrafyasının önemli iki oyuncusu olan Türkiye ile Rusya’yı da yakından ilgilendirmektedir. Rusya başta doğalgaz olmak üzere enerji alanında sadece Avrasya coğrafyasında değil, bütün dünyada hegemonya kurmak için çeşitli projeler ortaya atmaktadır.

    Bu çerçevede, özellikle Ukrayna ve Beyaz Rusya ile sorun yaşadıktan sonra, transit yollarını çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Moskova, son bir yıl içerisinde Rusya ile Almanya’yı Baltık Denizi’nin altından bağlayacak Kuzey Boru Hattı, Bulgaristan ve Yunanistan’dan geçecek Güney Akım ve Burgaz-Dedeağaç Boru Hattı gibi projeler ortaya attı. Avrupa ve Asya ülkelerini enerji alanında kendisine bağımlı hale getiren Rusya, Orta Asya ülkelerindeki enerji kaynaklarının kendi toprakları üzerinden dünyaya pazarlanması yönünde de büyük başarılar elde etmiştir. Rusya’nın çabaları aynı hızla Asya-Pasifik yönünde de sürmektedir.

    Türkiye’nin Rusya’ya doğal gaz konusunda yüzde 65 oranında bağımlı olması ve bu bağımlılığın tepkilere yol açması, diğer taraftan ise AB ve ABD’nin Türkiye’ye Rusya ile işbirliği yapmaması yönünde baskı uygulamaları ve enerji alanında verilen Soğuk Savaş’ta Ankara’nın “Batı cephesinde yer almasını” istemeleri, Türkiye’yi Rusya ile işbirliği yapmaktan vazgeçirmiştir. Nitekim Rusların Mavi Akım’ın İsrail ve Güney Avrupa’ya kadar uzatılması ve Mavi Akım-2 projelerini teklif etmeleri karşısında Ankara açık bir yanıt vermemiş ve bunun üzerine Ruslar’ın “Türkiye’yi by-pass eden” projeleri gündeme gelmiştir.

    Moskova, Irak’taki petrol kuyularının işletilmesinde Lukoyl, Rosneft, Zarubejneft ve Neftegazeksport gibi Rus şirketlerinin yer almasını talep etmekte, bunun karşılığında da Irak’ın Rusya’ya olan 10 milyar Dolarlık borcunun tamamen veya kısmen silinmesini teklif etmektedir. Diğer taraftan daha 1997 yılında Rus petrol devi Lukoyl, Batı Kurna-2 yataklarının işletme hakkını elde etmiş, ancak 2002 yılında yeni Irak hükümeti bütün eski anlaşmaları geçersiz kılmıştı. Şimdi ise Ruslar, yeniden Irak’a “dönmek” istemektedirler.

    Türkiye’nin son aylarda enerji konusunda attığı adımlar, hiç şüphesiz özellikle Rusya ile enerji konularında yapacağı pazarlıklarda elini güçlendirecektir. Öte yandan, Türkiye’nin de, başta İran ve Irak olmak üzere enerji alanında işbirliği yapmaya planladığı ülkelerin istikrardan uzak olduklarını göz önünde bulundurması gerekmektedir.

    Sonuç olarak, Rusya ve Türkiye’nin enerji alandaki politikalarının birbirinden farklı olmasının, son dönemde önemli mesafeler kaydeden ikili ilişkilerde büyük olumsuzluklara neden olması beklenmiyor. Ancak diğer alanlarda olan uyumun enerji konusunda, özellikle de Orta Doğu’daki kaynakların değerlendirilmesi için sergilenebilmiş olması kuşkusuz bölgesel istikrarın güçlenmesi için olumlu bir katkı oluştururdu (KAMALOV, Asam).


    Yeni Eksen Oluşumları: Türkiye’nin Olası Etki Alanları Olarak

    2001 yılında sınırlı amaçlarla kurulan ŞİÖ(Şangay İşbirliği Örgütü), bölgesel güvenliği sağlamayı üstlenen bir örgüt haline gelmeyi amaçlıyor. Uzmanlar Rusya ve Çin’in, ŞİÖ üyesi ülkeler çevresinde artan ABD etkisini asgariye indirme çabasında olduklarını ileri sürüyorlar.

    Örgüt faaliyetleri kapsamında, bölgesel güvenlik konusunun ön plana çıkmasını özellikle Rusya istiyor. Zira Rusya güvenlik, terör ile mücadele ve bu bağlamda bir “siyasi birliğin oluşturulması” gibi konulara ağırlık vermek suretiyle ŞİÖ bölgesinde etkisini arttırmaya çalışıyor. Nitekim Zirve’ye paralel bir şekilde Rusya’nın Çelyabinsk şehrinde ŞİÖ üye ülkelerinin katılımlarıyla “Barış Misyonu- < xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:smarttags" prefix="st1" namespace="">2007” olarak tanımlanan bir dizi askerî tatbikat yapılıyor.

    Çin ise daha çok ekonomi ile ilgili konuları taşımaya çalışıyor. Zira, Çin’in bölgede yayılması daha çok bu alanla ilgili. Çin, ŞİÖ Bankası’nın kurulmasını ve ŞİÖ Enerji Kulübü’nün oluşturulmasını, ayrıca, Orta Asya coğrafyasındaki enerji kaynaklarına daha kolay ulaşabilmek için ŞİÖ coğrafyasında OPEC benzeri bir örgütün kurulmasını istiyor. Ancak Rusya’nın, Çin’in enerji alanındaki bu teklifine sıcak bakacağını söylemek mümkün değil. Zira, Moskova enerji alanında sadece Orta Asya’da değil, bütün dünyada kendi hegemonyasını kurmak istiyor.

    Rusya ile Çin, her ne kadar ŞİÖ çerçevesinde müttefik olarak görünse ve bölgede ABD etkisini azaltma yönünde ortak çabalarda bulunsalar da, kendi aralarında da adeta bir mücadele içindeler. Bu mücadele, tarafların Orta Asya’daki varlıklarını pekiştirme ve bölgedeki enerji kaynaklarına sahip olma isteklerinden kaynaklanıyor. Rusya, bölgede Çin’in etkisini sınırlandırmak amacıyla, Çin’in üye olmadığı, ekonomi alanında Avrasya Ekonomik Kalkınma Örgütü ve güvenlik alanında da “Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü”nün işlevselliklerini arttırmaya çalışıyor.

    Rusya ile Çin’in, ŞİÖ çerçevesinde ABD’yi bölgeden uzaklaştırma gibi bir amaç edinirken, her şeye rağmen ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olarak algıladıkları NATO üyesi Türkiye’yi, ŞİÖ üyesi olarak görmek istemeleri bu amaca ters düşer. Rusya ile Çin’in ŞİÖ çerçevesinde bir başka amacı da Orta Asya’da etkinliklerini arttırmak. Orta Asya ile tarihî ve kültürel bağlara sahip olan Türkiye’nin Örgüt’e üyeliği, pastanın üçe bölünmesi anlamına gelir. Rusya ile Çin’in ise bu pastayı başkalarıyla paylaşmak istemelerini beklemek yanlış olacaktır.

    Diğer taraftan, her ne kadar üye ülkeler sürekli olarak ŞİÖ’ nün üçüncü bir güce veya ülkeye karşı gelişmediğinin altını çizseler de, Örgüt’ün asil ve gözlemci statüdeki üyelerine bakıldığında, örgütün yarısının ABD’nin “kara listeye” aldığı ülkelerden oluştuğu görülüyor. Asil üye olan Rusya, Çin, Özbekistan ve gözlemci statüdeki İran bu ülkelerin başında geliyor. Batı tarafından “Avrupa’nın diktatörlükle yönetilen ülkesi” olarak nitelendirilen Beyaz Rusya’nın da yakın gelecekte Örgüt’e gözlemci statüde üye olması, Örgüt’ün amaçları konusundaki şüpheleri arttıracak. Türkiye’nin böyle bir birliğe ne kadar ihtiyacı olduğunu iyi düşünmek gerekiyor. Zira Rusya ile Çin’in Türkiye’nin üyelik başvurusunu sabırsızlıkla beklediği konusunda ciddi kuşkular var (KAMALOV, Asam).

    Rusya - Çin işbirliğinin bölgedeki en önemli başarısı olan Örgüt, 2005 Astana Zirvesi’nde alınan bölgedeki ABD askerî üslerinin boşaltılması kararı sonrasında “Batı karşıtı bir blok” olduğu yönünde suçlamalara maruz kaldı. Gözlemci üye statüsüne sahip olan İran’ın tam üyelik girişimleri ise bu suçlamaları daha da arttırdı. Hiçbir devlet ya da kuruluşa karşı kurulmadığını ya da faaliyet göstermediğini defalarca beyan eden ŞİÖ’ den algılanan asıl tehdidin, yapısal özelliklerinin ötesinde, bölgedeki etkin ve ivedi sonuç verebilen girişimlerinden kaynaklandığı iddia edilebilir. Görüldüğü üzere, Örgüt bölge devletleri ile işbirliği açısından etkin bir zemin oluşturma özelliğini koruyor; hakkındaki kuşku ve iddialara rağmen, tarafların karşılıklı kazanç sağladığı projeleri hayata geçirebiliyor. Tüm bu gelişmelerin Türkiye’yi, Şanghay İşbirliği Örgütü bağlamında daha fazla beyin jimnastiği yapmaya yöneltmesi gerekir. (OĞAN, Asam)

    Türkiye’nin uluslararası arenadaki durumunu da gözden geçirmek faydalı olacaktır. Türkiye’nin uluslar arası üye olduğu veya üye olmak istediği kurumlardaki gelişmeler ve özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve özellikle 11 Eylülde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ‘ne yapılan terörist saldırılardan sonra değişen yeni dünya düzenini anlamak gerekmektedir.

    Soğuk Savaş sonrasında Türkiye için iki uç tanımlama yapılmıştır: Bir tarafta, iki dünyanın arasında parçalanmış, yerini bulamayan, kimlik sıkıntısı çeken bir ülke; diğer tarafta da stratejistler tarafından özellikle Amerika stratejisi açısından önemli bir eksen olarak görülen pivot ülke tanımlamasıdır. (DAVUTOĞLU, 2002, 136).

    Bu iki tanımlama da Türkiye’nin dışarıdan nasıl görüldüğünü ifade etmede önemli örneklerdir.

    Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 50. kuruluş yıldönümünde gerçekleştirilen Washington Zirvesi’nde, yeni ülkelerin katılmasıyla yeni bir stratejik misyon tanımlaması ve derinlemesine bir sorumluluk alanı kazanmıştır. Uluslararası sistem içinde hegomonik bir güç olarak yükselmesini bu kurumlara ve ittifak yapılanmalarına borçlu olan ABD, aynı araçlarını Soğuk Savaş sonrası dönemin şartlarına uygun hale getirmeye çalışmıştır. NATO üyesi olan Türkiye, ittifakla ilgili değişken tavırların çıktığı bu dinamik dönemden, istikrarlı döneme geçiş sürecinde NATO ile ilgili olarak kendi stratejik çıkarlarını önceleyen daha kalıcı bir politikanın teorik ve pratik altyapısını oluşturmak zorundadır (DAVUTOĞLU, 2001, 65).

    Türkiye’nin uluslararası alanda gücünü arttırmak için önemli üç bölge vardır. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu. Uluslararası siyasetini yürütebilmesi için bu üç önemli bölgeye dikkat etmelidir. Bunun haricinde müslüman ülke olmasının avantajını kullanıp, İslam Konferansı Teşkilatı ve ikili ilişkiler aracılığıyla ekonomik ve politik anlamda gücünü pekiştirmelidir. Türkiye, akılcı bir dış politika yürütmek zorundadır. Bir bölgede çıkarlarının uyuştuğu ülkeyle, diğer bir bölgede karşı karşıya gelmektedir. Bu da dengeli ve çok akılcı bir dış politika yürütme zorunluluğu getirmektedir.

    Tarihi Germen ve Slav jeo - kültürel etki alanını dengelemek üzere Boşnak ve Arnavut unsurların geleceği ile ilgilenme gereği hisseden ve bunu NATO’nun bölge politikalarına yansıtan ABD ile bölgeye doğrudan müdahil olma olanağı olmayan Türkiye’nin çıkar alanları arasında bir tür yakınlaşma doğmaktadır. Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin Balkanlara yönelik politikalarındaki tutarsızlıklar bölgedeki bunalımların tırmanışında ABD-Türkiye ilişkilerinin öne çıkması sonucunu doğurabilir. Türkiye-AB ilişkilerinin NATO çerçevesinde özel öneme sahip olduğu bir başka alan ise, AB’nin ve NATO’nun Doğu Avrupa ve Balkanlara yönelik genişleme planları ile ilgilidir.

    NATO üyesi olmakla birlikte AB üyesi olmayan tek ülkenin Türkiye olacak olması Türkiye’yi ABD-Rusya-AB dengelerinin etkileşimine sokacaktır. Bu durum NATO üyesi olan fakat AB üyesi olmayan Türkiye ve ABD’yi ittifak ile ilgili benzer tavırlar almaya sevk edebilir (DAVUTOĞLU, 2001, 235).

    Diğer yandan ABD’nin; Fransa ve Almanya ile başta Avrupa üzerinde oluşan “ticaret gerginlikleri”, ortaya çıkmaktadır. (YARMAN, 2003, stadigma.com, 1).

    Ticaret gerginliklerinde Türkiye çok dikkatli olmalıdır, çünkü dış ticaretinin %60’ı AB ülkeleri iledir. Türkiye döviz kazançlarının %60’ını yine Avrupa’da çalışan Türk işçilerin her yıl gönderdikleri 5-6 milyar Euro civarındaki dövizlerle sağlamaktadır. Ayrıca Avrupa’dan Türkiye’ye sermaye yatırımları toplamın %75’ini sağlarken, dışarıdan gelen turistlerin %75-85’i de Avrupalıdır (ANLI, 2003).

    Burada Türkiye’nin dikkat etmesi gereken bu hassas dengeyi bozmamasıdır.

    Türkiye Balkanlar’da uygulamak zorunda olduğu dengeli politikayı Kafkaslarda da uygulamak zorundadır. Bu sefer işbirliği yaptığı ve karşı karşıya geldiği aktörler değişmektedir. Soğuk Savaş sonrası Kafkasya’nın değişen uluslararası konumu üç ayrı düzlemde ele alınabilir:

    1. Uluslararası küresel dengelerdeki değişim ve bu değişimin bölge üzerindeki etkileri.

    2. Bölgeye doğrudan müdahil olan Rusya, Türkiye, İran gibi ülkelerle Hazar Denizi’ne komşulukları dolayısıyla bölge dengeleri içinde önemli konuma sahip Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ı da kapsayan düzlem.

    3. Bölgenin etnik ve dini farklılaşmasını da içinde barındıran bölge-içi dengeler ve çelişkiler.

    Birinci düzlemdeki kritik alanı temelde jeo - ekonomik bir önem arz etmektedir. Özellikle küresel ekonomi-politik rekabetin yönlendirdiği konjonktür çokuluslu şirketlerin de devreye girdiği stratejik nitelikli doğal kaynakların aktarım meselesine odaklanmış durumdadır.

    İkinci düzlemdeki rekabet ise bu küresel nitelikli rekabetin yansımalarını barındırmaktadır. Hem de bölgeye doğrudan müdahil büyük ve orta ölçekli bölgesel güçlerin jeopolitik ve diplomatik manevralarını kapsamaktadır.

    Üçüncü düzlemde yer alan bölge-içi çelişkiler sıcak nokta çatışmalarını tırmandırmakta ve ikinci düzlemdeki aktörleri içine çekebilecek boyutta risk oluşturmaktadır.

    Türkiye genel özellikleri itibariyle Balkanlara benzeyen Kafkaslarda da Soğuk Savaş sonrası döneme gerek psikolojik, gerekse diplomatik açıdan yeterince hazırlıklı girememiştir. Kafkasya, Karadeniz ve Tuna su yolu çerçevesinde hem Balkanlar, hem Boğazlar hem de genel Avrasya stratejisinin en önemli sütunlarından birini oluşturmaktadır (DAVUTOĞLU, , 2001, 125-126, 128-129).

    NATO’ya girme isteğinde olan Rusya’ya karşı Türkiye NATO kozunu dengeli şekilde kullanıp, Rusya’ya karşı Kafkasya için dengeli bir siyaset yürütmek zorundadır.

    Ortadoğu Türkiye’nin etkileşim içinde olduğu önemli bölgelerden biridir. Ortadoğu Barış Süreci’nden sonra gittikçe ağırlık gösteren Türkiye-İsrail İlişkileri Soğuk Savaş süresince dikkatli bir denge politikası izleyen Türkiye’nin bölgeye bakışında ciddi bir değişim olduğu kanaati yaygınlaşmıştır. Türkiye Ortadoğu politikasını tekrar gözden geçirip, revize edilmesi gerekmektedir. AB ile üyelik sürecinin gittikçe zorlaştığını, hatta imkansızlaştığı da gözönüne alınacak olursa, aynı anda hem Avrupa’dan hem de Ortadoğu’dan kopan bir Türkiye’nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olabilmesi mümkün değildir (DAVUTOĞLU, 2001, 142).

    Sonuç olarak, ABD’nin Irak için istemiş olduğu tezkerenin geçmemesi sonucu Türkiye-ABD ilişkileri açısından büyük sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonomik ilişkimizin yoğun olduğu AB ile askeri ilişkilerimizin yoğun olduğu ABD’nin küresel düzeyde çekişmesi Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkileri olumsuz yönde etkilemektedir. Wolfowitz ve Grossman’ın açıklamaları ABD’nin Türkiye’ye ne kadar içerlediğini de ortaya koymuştur (ÖNAL, 2003).

    Oxford Üniversitesi – St.Anthony's College Avrupa bölümü başkanı ve özellikle Soğuk Savaş bitiminde “Orta ve Doğu Avrupa Uzmanlığı”, konusundaki çeşitli kitaplarıyla tanınan Timothy Garton Ash, 27 Nisan 2003 tarihli The New York Times Magazine'de 'How the West Can be One?' (Batı Nasıl Tek Hale Getirilebilir?) başlıklı yazısına şöyle girmişti:

    “Sevgili Amerikalı Dostlar: Batı'yı tekrar bir araya getirmeliyiz. Kısaca, 'Batı' diye adlandırılan 60 yıllık Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri topluluğumuz, grotesk biçimde Irak konusunda bölündü. Son aylarda, Fransa, Almanya ve Rusya'dan oluşan yeni bir Avrasya ekseni, Amerika, İngiltere ve İspanya karşısındaki Euratlantik (Avratlantik) ekseni karşısında şekillendi. Şimdi, Irak'taki zaferden sonra, Batı'nın geleceği Ortadoğu'da kararlaştırılacak. Eğer Batı umurumuzdaysa, Ortadoğu’da ne yapılması gerektiğinde müştereken çalışmalıyız. Çünkü, bir zamanlar Sovyetler Birliği bizi nasıl birleştirdiyse, Ortadoğu bizi bölüyor...”

    Böyle bir 'optik'ten bakıldığında, Türkiye'nin durumu ve konumu daha da ilginç bir hale geliyor. Türkiye, ‘Batı’ ile Ortadoğu'nun ‘fay hattı’nda. Bir yandan, yine özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri- Avrasya'ya pek meraklı ama İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle son 10 yılda, uluslararası politikadaki tüm ağırlığını 'Transatlantik bağları' sayesinde elde etti. (ÇANDAR, 2003).

    Bu bağları koparmadan, çok dengeli bir politika yürütebilen Türkiye, ekonomik dinamiklerini de harekete geçirebilen bir ülke konumuna gelecektir.

    Kaynakça

    ANLI, Hakan, “AB Kopenhag & Maastrıcht Kriterleri Çerçevesinde : Türkiye – AB İlişkileri”, Haber Analiz, Ankara, 2003).

    ARGUN, Tanju, “Küreselleşen Dünya”, Yönetim Danışmanı.

    ÇANDAR, Cengiz, “Avrasya mı, Avratlantik mi?”, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 29 Nisan 2003.

    DAVUTOĞLU, Ahmet, “Küresel Bunalım 11 Eylül Konuşmaları”, Küre Yayınları, İstanbul, 2002, s.136).

    DAVUTOĞLU, Ahmet, “Stratejik Derinlik Türkiye’nin Uluslararası Konumu”, Küre Yayınları, İstanbul, 2001, s. 65, 125-126, 128-129, 142, 235).

    KAMALOV, İlyas, “Rusya ve Türkiye’nin “Enerji”k Atakları”, ASAM.

    KAMALOV, İlyas, “Şangay Örgütü, Rusya-Çin Mücadelesi ve Türkiye’nin Durumu” , ASAM.

    OĞAN, Gökçen, “Şanghay İşbirliği Örgütü, Enerji Kulübüne Doğru”, ASAM.

    ÖNAL, Hasan, “Wolfowitz’den Grossman’a Türkiye ve ABD”, Zaman Gazetesi, 12 Mayıs 2003.

    ÖZKAN, Mehmet, “Stratejik Yönetim Tarihine Kısa Bir Bakış”, Computer Life dergisi, 2 Nisan 2001 sayı. 48.

    YARMAN, Tolga – AKALIN, Cüneyt, “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye’ye Etkileri”, stadigma.com, s.1, Ankara, 2003.

    http://savasbaris.articles.googlepages.com/a

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 3
    Ort. okunma sayısı
    : 386
    Kayıt tarihi
    : 04.02.08
     
     

    1979 doğumluyum. Tarih Lisans öğrencisiyim. Yüksek lisans yapmayı düşünüyorum. İlgi alanlarım olan b..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster