Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Kasım '06

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1127
 

Yazı yazmak... Neden?

Anlatmak gelir içimden şu saatte bir şeyler... Yalnızlığı da bu saatte ancak bilgisayar paylaşabiliyor vesselam. Gecenin yalnızlığından ayrılıp ta gittiğim çocukluğumda neler düşündüğümü hep düşünürüm? Gün gelir düşündüklerimi anlıkta olsa bir yerlere yazmayınca unutulup gittiğini fark ederim. Aklıma Mehmet Akif’in İstiklal Marşını yazarken gecenin bir yarısında aklına gelen bir kelime veya cümleyi hemen not aldığı gelir. Günler geçer şu köşeye bir şeyler yetiştirsem diye düşünürüm. Ama neler yazayım diye düşündüğümde yazılabilecek o kadar çok şey vardır ki ama neresinden tutup ta anlatıversem bilemem.

Kimi zaman bir köşede, bir orta noktada yığılmış kahvehaneleri ve müşterilerini gördüğümde bir şey kopup gider içimden... Acaba bu insanların geçim kaynaklarının neler olduklarını, nereden nafaka çıkardıklarını hep merak eder dururum ama iş çözüme kalınca da hep siyaset deyip geçiştiririm ama siyaset demekle de olmadığını da iyi bilirim. Eskiden adı kıraathane(okuma evi) olan kahvehanelerimizi acaba, gönül bir dost ister kahve bahane diye düşünenler mi yoksa batak oynamanın keyfini bir dostunu batırdığında anlayanlar mı doldurur diye de ayrı bir düşünce silsilesi de geçmeden beynimden duramaz şimdi olduğu gibi... Veya Yusup Â’nın kahvesinin bir köşesi bulvar gazetelerinden arınıp gerçek anlamıyla bir okuma yeri haline ne zaman dönüştürülür diye düşünürüm.

Eğer ön koşulu ile zaman öldürme yada daha kolay anlatımı ile vakit geçirme işleminin anlamsızlığını anlatan o cümleyi (Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı, altmış saniyede koşarak doldurabilirsen [Rudyard Kipling]) hiç okudular mı acaba diye düşünmeden edemem.

Yada o düşünceler silsilesi içerisinde bir fotoğraf canlanır. Adana’da Seyhan Nehri üzerine kurulu 5-6 yıldır aynı halde duran iki ucu da kapalı 4-5 m yüksekliğinde ucube gibi duran çelik bir köprüdür bu... Neden yapıldı anlam veremem. Neyin ifadesidir anlamam. Acaba 15 yıl sonra iki tarafındaki evler istimlak edilecekte önceden mi haber veriliyor insanlara... Güldürmesinler insanı bizim insanımızda değil 15 yıl sonrasını düşünmek, 2 adım sonrasını düşünmek bile zül gelir.

Bu arada kopar gider film bu cümleden sonra başka bir cümleye... Oda neymiş canım; bir milyon Ermeni’yi katletmiş bu millet tamda bir devletin yıkılma zamanlarında... Bırakın Allah aşkına... Yıkılmaya yüz tutmuş bir imparatorluk ve dünya savaşı ile birlikte öyle bir organize olmuş ki başka bir sıkıntısı yokmuş gibi bir milyon Ermeni’yi katletmek için iki milyon Türk organize olmuş. Hadi canım sende diyerekten asıl böyle bir organizasyonu ancak Almanların yapabileceğine kanaat getiririm.

Neyse bırakıyorum bu konuyu... Ne güzel imardan bahsediyordum buda nereden çıktı ki...

Hasbelkader vaktin birinde de Suudi Arabistan’a gitmiştim. Teknolojiyi üreten ve uygulayan Araplar değil ama imar işlerine verdikleri önemi yıllarca hafızamdan silemem herhalde... Bırakın Tufanbeyli’yi milyonluk şehirlerimizde bile bir sokaktan girdiğinizde paralel başka bir sokak bulamadığınız zaman çok oluyor. Bir bulvar düşünün; gittikçe daralan, önce caddeye dönüşen sonrasında sokağa sonrasında yaya yoluna dönüşen sonrasında ise çıkmaz hale gelen abukluklarla dolu memleketimiz... Adana’nın hafif raylı treni için hazırlanmış, korozyona uğraması (paslanma, oksitlenme) ve kullanılamaz duruma gelmesi muhtemel, açıkta bırakılan demir yığınları... Veya korkudan geçemeyeceğiniz kadar derin, duvarlarına her türden abuklukların yazılı olduğu tinercilerin mekanı alt geçitler... Birini de biz yaptık ama onu söylemiyorum kimseye...

22. yüzyılın başlarında, icat edemediğimiz teknolojik gelişmeler sayesinde diğer milletlerin uzaya gidip, bizimde yaya yürüdüğümüz şu dönemde hala imarlı şehirleşme yapamamaktan acaba halk olarak bizler mi suçluyuz yoksa siyasetçiler hala anlamam... AB’ye girer isek (ki girdiğimizde; götürdüklerinin getireceklerine oranla daha fazla olacağını, herşeyi bir kenara bırakırsak bile, kültürümüzü asimile edeceklerini düşünenlerdenim.) bizim prosedür fazlalıklarımızı da ortadan kaldırıp imara mamura müdahale ederler mi acaba bilemem.

Hemen sonrasında babam gelir aklıma, tarlanın bir köşesinde yemek yemek için kaykılacak bir yer ararken veya Mahsuni’nin o en çok sevdiği türküsünü mırıldandığını hayal ederken yakalarım kendimi ve bende mırıldanırım kendi kendime...

Doğma güneş doğma kara bahtıma
Yağmuru tükenmiş bulut gibiyim
Analı babalı öksüz misali
Susuz bir yolcuya umut gibiyim

Gelenler gelmiştir giden gidene
Canım kurban olsun haldan bilene
Toprağı sarmışlar kara yılana
Ben onun karşısı bir put gibiyim

Mahzuni Şerif'im hey gidi alem
Kıyamete kadar söylenir çilem
Bana akıl verme, saki ne bilem
İçmişem sarhoşum kibrit gibiyim (Mahsuni Şerif)

Babam deyince de bir başka burulur ve bilgisayarın artık kapatılma zamanının geldiğini, kendimle sohbetin bittiğini ve artık bu yazının kontrol edilip yatma zamanının geldiğini düşünür ve kapatırım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 552
Kayıt tarihi
: 28.09.06
 
 

2006 itibarıyla 36 yaşında, yolun yarısını geçmiş bir inşaat mühendisiyim. İşim ve ailem herşeyimdir..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster