Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Haziran '19

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
78
 

Yazılarımız Neye Hizmet Etti?

Elime kalem alalı elli bir yılı geçti, elli ikinci yılda kürek çekiyorum. Okuma yazma öğrenmek amaçlı almıştım kalemi elime; ama okumak için yazmak, yazmak için de okumak gerektiğini anladık zamanla. İnsan, altı yaşlarında başladığı eğitim öğretim sürecinin anlamını bile ilerleyen yıllarda kavrayabiliyor görüyorsunuz, ya kavrayamadan gidenlere ne demeli?

Çocuk geldi, çocuk gitti, yaşının ne önemi olabilir? Yeni diyen duruşu hep eskiydi; eskimez yeniye karşı oluşu da belki bu yüzdendi.

Yazmaya kurşunkalemle başlamıştım, ilkokuldan ortaokula, Ortaokuldan liseye vs. Zamanla dolmakalem, tükenmezkalem, daktilo, bilgisayar devam etti. Bugün bile herhangi bir not yazmaya kalksam, kurşunkalemle tutarım, son yıllarda bilgisayarın klavyesine daha yoğun değse de parmaklarım, kurşunkalemi de unutmuş değilim.

Neyi nasıl yazdığımızsa, birikim meselesi, sadece okudukça değil, aynı zamanda yazdıkça da anlıyoruz değişen dünyada, neyle (kurşunkalem, dolmakalem, tükenmezkalem, daktilo, …) yazdığımız değiştiği gibi, yazının içeriği de değişiyor. Geçmişte okuyup yazdıklarım bir tarafa, son on üç yılda Milliyet blog’da yazdıklarım bile ele veriyor; dünya değişiyor, bakış açıları değişiyor, haliyle düşüncelerimiz de değişiyor.

Değişen pek çok şey oluyor hayatta; ama değişmemesi gereken değerler yaşamalı, var olmalı, medeniyet çizgisinin olmazsa olmazları. Zamanla farkına varıyoruz, değerler olmadan, medeniyet çizgisi olmuyor, ya da söylem düzeyinde kalıyor.

Bu da beşeri hayatı zorlaştırıyor, yaşanmaz hale getiriyor.

Düşünüyorum da, ilk yazılarımda henüz daha göremediğim, ya da zamanın açıp okutmadığı meselelere ihtiyatlı yaklaşmaya çalışıyordum. Ama yine de nasıl bir süreçte zorlandığımızı anlatmanın çabası içinde oldum. Zamanın açıp okutmaya başlamasıyla çoğu şey görünür hale gelmeye başladı, Yakınçağ’da inşa edilen zaman bitmişti, toplumlar ve de genel anlamda insanlık her geçen gün zorlanıyordu.

Ve bizi, insanlığı bir zaman bekliyordu, bu zamana hazırlanmalıydık; beklenen zamana hazırlanmanın yegâne yolu da düşünceydi, düşünce gücüydü. Düşünce gücüyle hazırlanmak, bir nevi beklenen zamanı inşa etmekti. Zaman ancak düşünce gücüyle inşa edilebilirdi, inşa edilen zaman da bir medeniyet çizgisi belirler, onun değerleriyle bir atmosfer ve iklim vücuda getirilirdi.

Bu yolda, herhangi bir düşünce başkenti kurmadan; yazıya aktardık düşüncelerimizi. Zamanla dünyanın dört bir yanındaki devletler, devletlerin başkentleri, başkentlerin yönetim erkleri savrulmaya başladı… Bu savrulmalar da düşüncelerimizi onaylayan oldu, her ne kadar hâlihazırda statükodan yana bir duruşları olsa da…

Devletler, devletlerin başkentleri, başkentlerin yönetim erkleri savrulmaya başladı; ama bunu öngören, ya da planlayan, bir kurguya dönüştürenlerin de olduğu anlaşılıyor. Kuvvetle muhtemel blog yazını veya genel anlamda sosyal medyanın, gündeme geliş zamanı bile böylesi bir planın, kurgunun bir parçası olmuştur.

Bıçak sırtı bir durum, hayatın değişim ve dönüşümüne katkı sunmakla; böylesi bir değişim ve dönüşümde test edilmek. Bilsek yazar mıydık, vakit çok geç, böylesi bir soruyu sormanın zamanı geçmiştir, tıpkı Yakınçağ ve ön kabullerinin zamanı sona erdiği gibi. Sonuçta yazılarımızla beklenen zamana, beklenen zamanın inşa ettiği/edeceği medeniyet çizgisine hizmet ettiğimizi düşünüyorum.

Böylesi bir gerçeğe, hayır diyenler (şimdilik) oluyor, olmakta; ama ne zamana kadar hayır diyecekleri de, yaşadığımız sürecin statiğiyle değil, dinamiğiyle alakalıdır. Statükoya oynayanlar, ya değişim ve dönüşümde gecikecekler, ya da kaybedecekler. Ama dinamiğe öncülük edenler, beklenen zamanın inşa edenleri olacak.

Zaman böylesi bir değişim ve dönüşüme zorluyor, devletleri, toplumları, insanları. Zorlanıyor oluşları da Yakınçağ’da inşa edilen zamanın bitip tükenmişliği. Hiç şüphesiz medeniyet çizgisi de, bu çizginin devamı da düşüncenin eseridir.

Beklenen zamanın, çoktan başlamış döngüsünde zorlanan devletler, devletlerin başkentleri, başkentlerin karar vericileri; neredeyse hepsi birbirine kenetlenmiş durumda. Bağımsız hareket etmeleri mümkün değil, ya da bağımlı değişkenleri gelgitler yaşatıyor çoğuna. Bu anlamda var olanı korumanın telaşındalar; ama korumaya çalıştıkları var olanın zemini kalmadı, bunun da farkında değiller.

Hayatın yukarıdan aşağıya zorlaşması da bundan, biri zemini kaybolmuş var olanı korumaya çalışıyor, zemini kaybolmuş var olanın da kaybolduğunu düşünmeden, diğeri yeni bir zemin oluşturma çabasında, birileri de böylesi bir süreçten nemalanmanın yarışında…

Bu durumda herkes birbirine katlanmak zorunda kalıyor, belki de ortak bir kaderi paylaşıyor; beklenen zamanın çoktan başlamış döngüsünde rolünün gereğini yapıyor.

Rıza Üsküdar

2 Haziran 2019/İzmir

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok derin bir yazı olmuş, her bir cümleyi ayrı ayrı irdelemek lazım.Siyasetin felsefesini en iyi yapan yazarımız olarak biraz geriye çekildiniz gibi bir durum var.Selamlarımla.

Kerim Korkut 
 12.06.2019 18:53
Cevap :
Siyasetin felsefesinden çok hayatı yazıyorum, yaşamadığınız, ya da doğru dürüst gözlemleyemediğiniz herhangi bir şeyi de yazamazsınız. Başkalarına yaşatan; ama kendi yaşamaktan imtina edenlerin, tabiri caizse ölü dirilerin değirmenine su taşıyorum, dirilirler mi acaba diye? Siyasetin ahlakı yoksa, her alanda olduğu gibi, kendini tükettiği gibi, halkını da insanlığı da tüketir, tükenmişler sadece tüketir öyle değil mi? Taşıyanlar da taşıyabildikleri kadar taşır, dertleri tükenenlere katılmak değildir. Görüşmek üzere.  12.06.2019 22:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 3453
Toplam yorum
: 2178
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 572
Kayıt tarihi
: 15.08.06
 
 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Öğretmenliğim sırasın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster