Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Nisan '14

 
Kategori
Sinema
 

Yeniden İstanbul Film Festivali

Yeniden İstanbul Film Festivali
 

33.İstanbul Film Festivali 5 Nisan Cumartesi günü başladı ve tam gaz devam ediyor! Gene festival geldi diye sızlanıyor olabilirsiniz belki ama, kaçıracağınız o kadar çok şey var ki… Say say bitmez! O değerli filmleri kaçırmayın derim, yoksa size küserler. Hatta arkanızdan ağlarlar bile… Onları ağlatmayalım. Çünkü bir daha izleme şansına erişemeyebiliriz. Festivalde beni çok etkileyen iki filmi huzurlarınıza getiriyorum. İyi okumalar!

“ATTİLA MARCEL” İLE AKLINIZIN SINIRLARINI ZORLAYIN!

Tür kırması filmler her zaman ilgi çekmiştir. Bunlardan biri olan “Attila Marcel” bol soru sorup, cevap arayacağımız değişik ve uçuk bir film. Hep beraber bu hazzı yaşamaya var mısınız?

Bazı insanlar büyüseler de hala çocukturlar. Ruhlarının derinliklerinde ufak bir çocuk hapsolmuştur sanki… O çocuk kimi zaman dışarı çıkmak, kimi zamansa fanusa geri dönmek ister. Kabuğunu bir türlü kıramaz. Belki de anılara sıkışmış olmanın bedelini ödüyordur o çocuk… Kimbilir… Buradan yola çıkan sürrealist (gerçeküstü) Fransız filmi “Attila Marcel”, anılarında sıkışıp kalan piyanist Paul’un sıkıntılarını, mutluluklarını, sorunlarını ve kederini absürt bir biçimde aktarıyor. Absürt komedi unsurları ile gerçküstü metaforları bir araya getiren “Attila Marcel” şu ana kadar hiç alışık olmadığımız bir yöntemi deniyor. Tabi sahne aralarına serpiştirilen ‘psikolojik motifleri’ de unutmamak gerek.

Kelebek Etkisi filminin izleri

Aklımızı manipule eden film, rüya ile uyanık olma sınırında ilerliyor. Bu noktada aklımıza hemen David Lynch geliyor. Çünkü Lynch açıklama yapmaktan ziyade göstermeyi, kural koymaktan ziyade hissetmeyi yeğliyor. Buradaki durum biraz daha farklı olmak kaydıyla yer yer Lynch filmleriyle özdeşlik kuruyor. Bunun haricinde ise, absürt komediyi öne çıkartıyor. Şunu da belirtmeliyiz ki, film tam bir antidepresan! Paul’un anılarını canlandırması için şifalı çay içerek hayallere dalması ve o hayallere dalarken anılarındaki boşlukları doldurması bize biraz “Kelebek Etkisi” filmini anımsattı. Felsefik boyutu baskın olan “Kelebek Etkisi” filminde geçmişe gidilerek, eksik kalan parçalar tamamlamıyordu. Eksik kalan parçalar tamamlandığı zaman da, karakterin yolculuğu tamamlanmış oluyordu. Burada da aynı durum söz konusu. Paul, geçmişindeki puzzle’ın parçalarını yerine yerleştirdiği zaman çocukluktan çıkıyor. Çünkü Paul kasedi geriye sardığında, geçmişinde neden ‘blokaj’ yaşadığını sorguluyor. Böylelikle taşlar yerine oturuyor.

Paul’un Kişisel Dönüşüm Yolculuğu

Peki filmi asıl güçlü kılan ne? Hiç şüphesiz, Paul’un çocuk kalışının vurgulanması ve filmin bazı sahnelerinde sürekli yinelenen çocuk sesi… Paul’ün hayallerini süsleyen o çocuk sesi filme hem çocuksu hem de eğlenceli bir hava katıyor. Gelelim filmin ince ayrıntısına… Filmin yönetmeni Sylvain Chomet’in görselliğe renk katması adına ‘canlı animasyon’ tekniğini kullanıyor oluşu filme büyük bir ivme kazandırıyor. Böylece Chomet’in animasyona olan bağlılığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra; nesne-karakter arasındaki ilişkiyi ‘canlı animasyon’ yoluyla başarı ile aktaran Chovet, Paul’un film boyunca belirli aralıklarla taktığı siyah gözlüğe göz kırpmamızı sağlıyor. Bu özellikle tercih edilmiş bir detay çünkü Paul hayatındaki güzellikleri göremeyecek kadar kör! Körlüğün simgesi haline gelen siyah gözlük (mecazi anlamda) birçok kapının kapanmasına neden olan karanlık bir gölge sanki…

Boşluğa düşen Paul annesinin ve babasının ölümünü kabullenemediği için garip şeyler yapmaya başlıyor. Mesela piyanosunun üzerine çiçek ekip onu sulaması gibi… Bu eylem, ucu açık sorunun yanıtını şu şekilde verir: piyanoyu mezarlıkla ilişkilendirir. Aslında piyano onun için çok şey ifade ediyor. Yani piyanonun dili var. Ama Paul’un dili var mı bilemiyoruz. Çünkü Paul film boyunca hiç konuşmuyor. Ta ki çok önemli bir olay olacağına değin… Zavallı Paul’u teyzeleri bile düzeltemiyor ama ona yardım uzatan komşusu hayatındaki amacı bulmasında yardım ediyor. Adeta onu ‘kişisel dönüşüm’ yolculuğuna çıkartıyor. Paul da bize oradan el sallıyor.

Genel itibariyle; karakterin içsel maceralarını böyle bir filmle deneyimlemek gerçekten çok manidar. Temennimiz en kısa zamanda vizyonda yerini alması.

SÜRPRİZ SON SEVENLER “STİLL LİFE” FİLMİNE BUYURSUN!

Yavaş başlayıp hızlanan filmler, hikayelerin iyi sindirilmeleri adına, şok yaratan sahneleri sona saklarlar Sabır taşınızın çatlamasını istemiyorsanız, filmle konsantre olup kendinizi filmin kollarına doğru bırakın! 

Ölüm temalı absürt İngiliz komedi filmlerinin her zaman alamet-i farikaları vardır. Diğer filmlere oranla daha derin ve daha katmanlıdırlar. Bu yüzden ölümün soğukluğu beyazperdeye aynen yansır. Tam burada durmak lazım çünkü “Still Life” filmi o kadar dokunaklı ki, perdede izlerken buz gibi donup kalabilirsiniz. Söylemedi demeyin! Gözlerinizden akacak yaşları hesaba katmıyoruz bile… Aslında “Still Life” biraz yavaş ilerleyen bir film, ama finaline doğru öyle bir vites yükseltiyor ki, aniden apışıp kalıyorsunuz. Tıpkı yönetmen ‘Michael Haneke’nin filmlerinde olduğu gibi… Tüm detaylar filmin son on dakikasında saklı diyebiliriz. Eh ne de olsa ters köşe filmler böyle oluyor.

Ölülerin arasında, ölümle burun buruna gelen John, oldukça titiz, düzenli, iyi niyetli, sıradışı, yardımsever ve işine hayli düşkün bir adamdır. John ölülerin cenaze törenini düzenler. Bunun yanı sıra, hayatlarını kaybeden insanların, hayatlarına girerek onların geçmişlerini sorgular. Ölen kişilerin resimlerini toplayıp kendine kolaj hazırlaması da cabası… Aslında patronu kendisinden ölüleri yakmasını ister ancak John onlara güzel bir cenaze töreni hazırlar. Çünkü John ölülerin yakılmasını doğru bulmuyor. John’un fikrine göre onlar tek bir şey istiyor. O da, birazcık mutluluk… John, onların ruhlarının huzur bulması için kendi inandığı doğrularla hareket ediyor.

Ölüler John’u unutmuyor, John da onları…

Bazen John’a şunu soruyorlar: ölülerle bu kadar iç içesin, ya senin de sonun onlar gibi olursa…? Bu muammayı çözdüğümüz zaman filmi de çözmüş oluyoruz. İtalyan yönetmen Uberto Pasolini tek bir baş karakter ile filmin altını doldurmayı gerçekten iyi başarıyor. Filmde bir çok olay doğaçlama gerçekleşiyor. Sanki tiyatro seyrediyoruz. Ama yönetmenin yapmaktan vazgeçemediği bir şey var o da şu: Pasolini, İngiliz yönetmen Frank Oz’un tekniğini kısa süreli ödünç alarak onu kendi tekniği ile harmanlıyor. Bakınız:  “Death At A Funeral”

Toparlamak gerekirse; Pasolini’nin John’a yüklediği misyona göre John, ölülerin anılarını yaşatmak için onlar adına anı defteri oluşturuyor. Bunu yapmasının sebebi de onların asla unutulmayacak oluşları! John o kadar yalnız ki, tüm bu anılar onun en büyük avuntusu… Ava giderken avlanan John için yaşam o denli tekdüze ki, bazen çaresizlikten ne yapacağını şaşırıyor. Netice itibariyle, yolunu bulmaya çalışan bir karakterin yaşam mücadelesini gözler önüne seren “Still Life” şok yaratan sonla izlenmeyi hak ediyor.

Twitter: Genis__Kadraj

Arzu Çevikalp

arzucevikalp@gmail.com

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 36
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 831
Kayıt tarihi
: 24.05.10
 
 

1982 yılında İstanbul'da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kod..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster