Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Kasım '06

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
497
 

Yeşil zeytin tanesiydim, sofranızda kara oldum

Klavyede ‘k’ harfinin üzerine basarak yazdığınız yazının, pazarlamacı taktikli slogansal haberlerin yanında, beş bin kelimeyi geçmemesi istenen yorumlara alıştırıldığından sıkılacakların, ilk kelimesi klavye’yi okuyacaklarında, geçen bir saniyedir, an.

Ülke sınırları dahilinde, nerede olursanız olun, devlet büyüklerinin herhalde, kaybolmayı önlemek adına mimarisi, alt, üst geçidi, fıskiyesi, cadde ve sokaklarıyla, vatandaşlar gibi birbirine benzemesini istedikleri şehirlerin, her kazma vuruşta tanınamaz hale gelinen yollarında, geç kaldım’la sokağı hızla adımlarken, harcanan an’ları, guguk kuşlarının gözetimine bırakmışsınızdır.

Yeşil ışığın yanmasını beklerken, asık suratlarıyla üstünüze üstünüze gelecek necip milletinizle az sonra, girişeceğiniz meydan muharebesinde, keşmekeşliğe söylendiğinizi duyacak; bölücüyü, teröristi, gözünden tanıma bilirkişiliğindeki çalışan, çalışmayan birinin, suç delili L’oreal’le boyanmış saçlarınızı göstererek, ‘ ….. hakaret etti’ haykırışıyla hedeflenip, katmerleşecek hainliğinizle, linç ihtimaliniz %99’ ken, o an’da, ömrün yavuz hırsızı, an’la ilgili değilsinizdir.

O an, belirlemedikleri ama, saplandırıldıkları milli, dini hassasiyetlerin pençesinde, hoşlanmadıkları bir yorumu, el âlemin asırlar önce yazdığını, düşündüğünü, tartıştığını, beş yüz yıl sonra tartışabileni, yazanı bertarafta kullanacakların ürküntüsünde, düşünceniz durakta birikecek kuyrukta, can güvensizliğin açık ibaresi çantayı öne alma etkinliğine katılıp, yolunuza devam edeceksinizdir.

Bilirsiniz ki, geçmişin sıkıntıları, geleceğin kaygıları arasında sersemletip, mutluluğu alo mutluluk hattında arattırdıklarının sayesinde, zengin, mesut yaşayanların kışkırtmasıyla, hırpalanmakla, yoksullukla geçen an’ların hıncını, parçaladıkları giysilerden, bedenlerden damlayan kandan çıkarıp ferahlayacaklara, doğal tepki lansesiyle müdahale etmeyenler, ‘başka türlü bunlarla baş edilmez’le güçsüzlüklerini, ölüme methiyede de ilkeliklerini kapatacaklardır.

Cansiperane savunduklarının yalana bulandırıldığına içten içe inanmalarına rağmen, bir’ken on, yirmi olup, topluca saldırdıkları o an’da, atıkları her yumruk, her tekme, mahzenlerde saklandığından gün ışığına ancak, çıkabilen gerçeğedir.

Suçlu da, Kuşadası’nı dolandıran, yöneten sahte kaymakamı, 1944 km. boyunca eşkali belirlenmiş katiller yerine, cezaevlerini protesto edenleri, gençlerini, 500 metrede yakalayanları, “ya Allah Bismillah, Allahü Ekber’le Türk”lük adına vatandaşlarını dövenleri, hepimiz kardeşiz’li katliamları yapanları, tacizcileri, başka bir ülkenin vatandaşıymışçasına görmezden gelemeyenlerdir.

Öldürenin, bombalayanın, kahramanlıkla şereflendirileceği, katillikle suçlanmadan cinayet işlenecek savaş gibi, imece usulü aktivite linçten, Standartlar Enstitüsünün ne düşünmeniz, ne hayal etmeniz gerektiği standardından sapıp, sevilmeyen kullar top on listesinde muhtemelen birinciliğe yerleştirileceğiniz ironi bu ya, düz mantıkla, bunları yapan torunların dedeleri neleri yapmıştır’ı düşünmeyerek, çağdaşlığın ‘…durmak yaraşmaz’ eşliğinde yürümekle yakalanamayacağını yazmayarak, geleneklere uyup susarak, kurtulacaksınızdır.

Tüm toplumlarda bugünse devletin, hukukun sözdeliğinde vuku bulan, artınıza, eksinize bakmanızı erteleten, yaşaması bağnazlığın ikizi sevgisizlikle mümkün kılınacak linçin, kendine saygısızlığa evet dedirten kör ediciliğinde, gerçekten kaçma sendromunda debelenenlerle bir arada bulunma talihliliğinizde, ayna değişse de değişmeyen cehreleri seyretmekle yetineceksinizdir.

Günü badiresiz atlatma becerisinde, planladığınızı bir yerlerde okuyup, yazamadın, fırsatın olmadı diye beklenecekmiydin’le kendinizle eğlendiğiniz bir an’da, aklınıza düşecek, üzerine büyük anlamlar yüklenen, soyutluğunda örneklenemeyen, Carpe Diem; anı, günü, hayatını yaşa’nın gülümseten çelişkisinde, an’da yaşanan, doyasıya özümsendiğinden unutulamayan ilk’ler, ilk aşk, bakış, okula başlama, horlanma, ……, değil gündelikse, caddeyi kaplayan pastel tonlardaki yapraklarla savrulan, toplu taşım araçlarına mahkum yaşamda, keyfini çıkarıp sahiplenemediğiniz an’ı belki, kimseler de yaşamamıştır.

Hesap vermeme bahtiyarlığında günü yaşadığından şüphelenmeyeceğiniz tek canlı, ağustosböceğinin sergüzeştliğine tiradınızda, fabl’da ki akıbetini, yaz bitti, Kanarya adasına yolculuk vaktidir’le değiştirirken, biriken anlar, dakikaya, saate, totalde zamana dönüşen vakitler, perdeler açılıp, kapandığında hızla akıyorken, karıncalığınızda, yapmıyorum’la her şeyi, bir masanın üzerinde bırakmanın çekiciliğine galip gelecek zorundalıklara kurban edilen yaşam ve an, iç içeliğinde geçip gitmektedir, gitmiştir de.

Geçip giden, hafızanızda edindiği yeri bilemediğiniz onca andan, kısacık bir an, Richter ölçeğine göre 7,9 şiddetindeki “… verildi”nin çağrışımında, Nobel almış romancıyı linçleyen, soykırımı inkâr yasasını düşünce katlediliyor’la protesto eden aynı yüzler, geri dönen an’da, aynı karede işte, yanı başınızdadır.

Otuz yaşına kadar babasından harçlık almanın kaygısızlığında, “gerçek zeka doğru veya yanlış olanı bilmekten çok, neyin uygun olduğunu bilmektir”le istediği yolu seçme hakkı kıskanılacak sevgili kul, apartman kokuları arasında neyimi, kimimi takipteyken, bir gün, ‘bir milyon Ermeni, otuz bin Kürt öldürüldü’yle tabudaki gize dokunuverecekti.

Dokunduğu canını yakınca, “sevinsek mi, üzülsek mi, bizden biri gibi göremiyoruz” yazanı, yalanlayacak tutarsızlığına mazeret bulmakta zorlanmayacağınız “demedim”i, yazınına hayran kulaklar da duyacaktı.

Söylediklerini sevhenle geri alma lüksünde, savını boşlukta bırakması, “ben pamuğa, yumoş derim hep’ teşbihleriyle, sevilmeyen kulların yanına paketlenmesiniyse önleyemeyecekti.

Ödül sonrası tsunaminin altında kalacakların, kitaplarının ismini o gün öğreneceklerin, okumadıklarından SATRE’le, PAMUK’un eserleri arasında ayrımla başlayacak cümleyi yazamayacakların, heyezanlarını sütunlara, Chat’e, Net’e, erkân-ı harbe taşıyacaklarındansa eminsinizdir.

Zira, onca idamdan sorumluya Atatürk Barış Ödülünün verildiği, Nobel barış ödülünün Ku Klux Klan başkanına verilmesinin savunulabileceği ülkede, ödüller, emeğin karşılığında hak edene değil, kayrılana, seçilmişe sunulduğundan, başkalarının da aynı kriterle hareketine inanıp, her olayda görmek istediklerini görecekler, birinin başarısını hak etmişti yaklaşımıyla kutlama nasipsizliğini de, olağan davranış sayacaklardır.

Kendilerini resmi görevli addedip, hasım bellediklerinin yanlışına, doğrusuna göre konumlanarak ikbal arayanlar, yeteneksizliklerinde hasetliklerini, ulvi değerler ‘vatan, lobi, satma’nın altına süpürüp, ezen daha ez’sinli, insan olmazsa sorun olmazlı, kendinden olan sübyancıyı hoş görüp, çocuk pornosun da istismar haberini okutturacak special aydın tavrında, post modern darbeyi bağıra basıp, post modern romancıyıysa dışlayacaklardır.

Bu toprağın havasını soluyan, suyunu içen, aynı müfredatla eğitilen, kökeni, mezhebi ne olursa olsun herkese bulaşabilecek, anlamlı, anlamsız, yazdığını kendisi değil de ödülü romancı alsın diye hediye edeceklerin varlığını dahi ileri sürecekleri önermeleri, yoğun beyin fırtınasıyla mantıksal çerçeveye oturtup, hazırlayacakları komploların kurtarıcılığında; ötekini, haini yaratıp, aydınlığı da dibe vurduracaklardır.

Ödülün, ülkeye verildiği algılamasında, CAMUS, CANETTİ, ….,’yle adı yüzyıllara taşınacağından, el birliğiyle çamura batırdıklarını, ihtiyacı olmadığı halde kurtarmada çareyi, faşizme karşı çıkıp, terk ettiği ülkesinden uzakta ödülü aldığında, ödülünü HESSE’i aklamada kullanmayacakları şaşırtacak müthiş atraksiyonla, üstadın Türk yanını ortaya koymada bulacaklardır.

Her beş kişiden birinin ruhsal problem yaşadığının açıklandığı Ülkedeyse, toz duman arasında aydınlanma çağını başlatacak devrim oluvermiş, altı okun yanına, yedinci ok özgürlük eklenmiştir de, kimsecikler fark edememiştir.

Düne kadar düşünceyi yasalarla sınırlayanlar, düşüncenin özgürlüğü için ayaklanmış, devrimin coşkusunda, kırdıkları televizyonun üzerinde tepişme kusuruna razılıkta, eksik kalansa, Seine’nin kıyısında, Voltaire’in özgür ruhuna dua da, yıllardır söylenen “yeşil zeytin tanesiydim, sofranızda kara oldum” Chanson’udur.

Onca kavganın sebeb-i müsebbibi, tarihçiler yazdığından mıdır ki, ayak bağı tarihiniz, geçmişinizle artık, yeni bir hayat almanın an’da zamanıyken, acaba, tarihi, kazananlar mı, kaybedenler mi yazmıştır sorusunun cevabı, dört yanlış bir doğruyu silerde mi gizlenmiştir?


Gülsen FEROĞLU

15.11.2006

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 446
Kayıt tarihi
: 08.11.06
 
 

Ekonomi mezunuyum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster