Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Temmuz '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1306
 

Yoluma ışık olan kadın

Yoluma ışık olan kadın
 

Yazarlarımızdan Merve Ballı'ya verdiğim sözü yerine getiriyorum;  

Anneannem, zor şartların güçlü kadını...  

Anneannem 15 yaşlarındayken henüz askere gitmemiş bir gençle evlendirilir. Bundan sonrasını bir bölüm halinde kendi anlatımıyla aktarmaya çalışayım:  

-"Daha bir yıl olmadıydı, askere aldılar O'nu... Seferberlik (savaş) zamanıydı... Çok geçmedi, haberi geldi, dönemedi... Erim, (kocam) ilkimidi O benim... İlk başka oluyor, başka... (Derin bir iç geçiriyor.) Burası küçük yer, dul bayanlara kolay dil uzatırlar. Çok geçmeden, uzaklardan bir akrabamızın yine askere gitmemiş oğluna eş oldum. Bir yılı tamamlayamadıydık, askere çağırdılar. O da dönemedi, birincisi gibi O da seferde (savaşta) kaldı.  

Kısa zamanda ikisinin acısıyla, karnımda bebeciğimle kalakaldım. Öyle acılı zor günlerdi. Bağ-bahçe işleri bir yandan, acılarım bir taraftan."...  

Böyle anlatmıştı anneanneciğim. Ben O'nun ilk torunuydum, O beni, ben de O'nu çok severdik birbirimizi. Yaşantımda en çok sevgiyi veren kişiydi O, kalbimde yeri büyüktür. Aramızda iki nesil zaman farkı olmasına rağmen sohbetimizde frekanslarımız tam çakışırdı ve rahat anlatırdı anlatabileceklerini...  

Sonra bebeği doğmuş yani teyzem.... (Sonraki yıllarda evlenen teyzem, ne yazık ki, anne olamamıştı...)  

Bebek biraz büyüyünce aile büyükleri üçüncü evliliğe baskı uygulamaya başladıklarında:  

-"Beni biraz yaşlı biriyle evlendirin ki, o askere gitmesin" demiş. Ve karısı ölen, dört çocuklu orta yaşlardaki dedemle evlenmiş. Annem aracılığı ile ben, bu evliliğin ikinci kuşağıyım.  

Onun anlatımından devamla:  

- Kırk yaşıma gelmediydim, iki gün hasta yattı, üçüncü günü deden de öldü. Annen, teyzen, dört de oğlan... Allah yardım etti de, arka arkaya dört oğlana birer gelin getirdik. Teyzen de evlendi gitti, en son annen de babanla evlenince yine kaldım tek başıma. Ama artık evlilik defterini kapattım. Damatlar var, gelinler var, sen varsın...:-)))"  

Burada gözleri ışıldıyor, bana sarılıyor, beni koklayarak öpüyor, canım anneannem...:-(((((  

O'nu yalnız günlerinde iyi tanıdım. Erken yatar, erken kalkardı. Sabah ezanı bitince O da namazını kılar sonra hayvanlara sabah yiyeceklerini verirdi. Bir sağılı inek, bir eşek, üç veya dört koyun, bir köpeği ve tavukları vardı...  

Önce koyunlar sonra inek, gün doğmadan sürüye dolayısiyle çobana teslim edilirdi. Yaz tatillerinde ben orada olduğum zamanlarda bu teslim etme işi bana aitti. Evde kalan eşek, bağ-bahçe işlerinde "taşıma" görevlisiydi. Köpek çok sadıktı, ufacık bir tıkırtıyı haber verirdi. Sesler yaklaştıkça köpeği zaptetmek zor olurdu, bağlı olduğu zinciri bile kopardığı olmuştur.  

Yaşantısında gerçek anlamda paranın adı ve rolü olmadı anneannemin.  

İneğin sütünden yoğurt, kaymağından yağını yapardı. Fazla olduğunda talep halinde komşulara süt ve yoğurt verirdi.  

Koyunların en yaşlısı kurban bayramının "kurbanı" olurdu.  

Tavukların yumurtaları mutfağa yardımcı gıdalardandı. Yumurtlamayan yaşlı tavuk, gelen misafire sofrada ikram edilirdi.  

Bahçedeki ağaçların meyvelerinden meyve kuruları (kak) yapılırdı. En çok zerdali ve elma, ayrıca kuru üzüm...  

Harım denilen, eve en yakın bahçede sebzeler yetiştirilir, fazlaları kış hazırlığı olarak kurutulurdu. Salça el yapımı harımın domateslerinden. Bağdaki üzümler cinsine göre dayanıklı olanlar hevenkler halinde tavana asılır, loş yerde, nisan ayına kadar biraz buruşuk olsada taze üzüm olurdu. Katışıksız, en natürel pekmez, bağdaki üzümlerden... Keza sirke ve turşu... Ayrıca badem ve çokca da ceviz... Kış boyu, sofrada çeşitli şekillerde ceviz, bazen bütün olarak, bazen dövülerek makarnanın üzerinde veya yine dövülerek pekmeze karıştırılarak... Pekmez zamanı taze cevizlerden "ceviz sucuğu" olarak...  

Ovada hasat edilen buğdayların yarısı ve samanlar ortakçı tarafından evimize kadar getirildiğinde; buğdayların bir kısmı bulgur, bir kısmı nişasta yapılır, diğer kısmı ekmek için un yapımına ayırılırdı. Kepekli esmer ekmek, en sağlıklısı...  

Koyunların yünü kirmende eğirilerek çorap ve hırka örülürdü.  

Tütün ve gül çiçeği ziraati satışından, giyim, tuz, sabun, gaz yağı gibi ihtiyaçlar çoban hakkı gibi harcamalar karşılanırdı.  

Atatürk'ün kıyafet devrimiyle "sako" adını verdiği güzel bir manto diktirmiş, özel zamanlarda ama itinayla ömrünün sonuna kadar giymişti.  

Zamanın bilge kadını, O'ndan çok şey öğrendim;  

İngiliz kavak ağacının yapraklarına bakarak kışın şiddetini belirlemeyi,  

Yumurtaların, elma, ayva, nar, kavun, karpuzun ve hayvanlara kışın verilecek büyük kabakların küle gömülerek aylarca saklandığını,  

Toprak zemini genişce kazıp sertlleştirdikten ve suyla doldurduktan sonra oraya yerleştirilen süt tavasıyla bir haftaya yakın süre, aynı buzdolabındaymış gibi, aynı tazelikte sütü korumasını, aynı yöntemle yaz sıcağında testide buzzz gibi su oluşturabilmeyi,  

Keza bahçede, ağzı sıkıca kapatılarak ağaç altındaki toprağa gömülüp gece ayazlatılan testide gayet soğuk su elde edilmesini,  

Yavrulayan ineğe, ocakta özel pişirilen ılık lohusa bulamacı içirildiğini,  

Sabah ayazında yeni biçilmiş çıtır çıtır yoncaların hayvanlara verilmemesi gerektiğini, ( hayvanlarda gaz yapıyor)  

Karlı kış günlerinde, çok soğuk havalarda, dışardaki köpeğin üşümemesi için mamasına (yal) acı toz biber karıştırıldığını, Farelerle mücadelede, un haline getirilmiş cam kırıklarının kıymaya karıştırılarak farelere ikram! edilişini,  

Çatlayan toprak kapların, küplerin sağlamlaştırılması için özel doğal tutkal (lök) yapımını.  

Çalı ateşinde pişen bulgur pilavı ile yanındaki ayranın en doğal ve en ideal beslenme olduğunu, hep O'ndan öğrendim.  

Hayvanların aşımı (döllenmeleri), hayvan hastalıkları ve yeni doğan bebek sağlığı bilgileri fazlaydı... Bu konuda çevreye de faydalı olurdu...  

Kendi kendine yetmesini bilen, kaderine tam inanmış, mütedeyyin bir kişiydi. Acılarını kendine saklar bizlere belli etmemeye çalışırdı. Kendi işini mümkün olduğunca kendisi görür, başkasına minnet etmezdi. Çok da onurluydu, başkasından bir kuruş borç almadığını sözlerinin arasına sıkıştırırdı.  

Beline doladığı kalın kuşağının özel yerinde bir çakısı olurdu. "Belki bilmediğim bir düşmanım vardır" diyerek...  

Uzun boylu, mağrur duruşuyla bana güven verirdi. Sayılıp sevilirdi. Yolda yürürken erkekler bile önünden geçmezlerdi.  

Çok genç iken, saçlarının gür oluşu yakınlarının dikkatini çekmiş kendisine Tülü Kız demişler. Yaşlılığında da Tülü anne dediler...  

Eğitimi yoktu ama yaşadıkları O'na çok şey öğretmişti. Kimseyi incitmez, gönül kırmazdı. Bazı kritik durumlarda "sessiz" kalmayı tercih ederdi. Çok belirgin bir mağduriyeti varsa, hakkını adliyede arardı.  

Hakka-hukuka, harama-helale çok dikkat ederdi.  

Bir gün... Bağ bozumu tamamlanmış, avluda, geniş büyük tavada çalı ateşiyle pekmez kaynatıyoruz. Ara ara karıştırıyoruz, köpüğünü (kefini) alıyoruz. Durdu bana bir soru sordu:  

- Bak Gül, bu koskoca şıra (üzüm suyu) tavasına bir kepçe şu karşı köşede gördüğün ziftten karıştırsak ne olur? Ne diyeceğimi şaşırdım, durakladım:  

- Olur mu öyle, bu tavadakilerin tamamı bozulmaz mı?  

- İşte aynen öyle... Kazancına az da olsa haram karıştırdın mı, diğer helal kazandıkların da bozulur... Hiç hayır getirmez...  

Uygulamalı olarak ilk O'ndan aldım manevi terbiyeyi... İlk O'ndan öğrendim haramı helali...  

"İnanma dayına, ekmek al yanına" derdi, tedbiri öğretmek için.  

"Susmanın altın" olduğundan bahsederdi, söz gümüşse, sükût altındır anlamında...  

O'nunla çapa çapaladığımız, bel bellediğimiz, tütün ve gül topladığımız o günler tadına doyulamayacak güzellikteydiler...  

Dik duruşlu, kimseye muhtaç olmayan, iç dünyasının "aklarını" bize gösteren, "karalarını" kendine saklayan, özverinin sembolü, acıların kadını anneannem...Beynime rehber, yoluma ışık olan bir köylü kadın, idolüm benim...  

Rahmetle anıyorum, nurlar içinde yatsın.  

Selam ve saygılarla...  

Yurdagül Alkan.  

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Allah rahmet eylesin..Mekanı cennet olsun..Severek okudum, bu güzel yazıyı teşekkür ederim..Sevgilerimle..

Selda Çakmak 
 07.10.2017 15:29
Cevap :
Hayatımda derin iz bırakan ve kişiliğimde etken ilk insandır anneannem, nurlar içinde yatsın. Beğenerek okumanla mutlu oldum Selda'cım, selam ve sevgiler gönderiyorum...  08.10.2017 18:16
 

Fareler konusunda biraz acımasız davranılmış ama neyse...

Kerim Korkut 
 12.04.2014 9:02
Cevap :
Fareler, zararlar verirken acımalı mı davranıyorlar? Kendileri mini, zararları dev...  16.04.2014 10:14
 

Zaman geçmiş üzerinden bu yazının ama ben şimdi okudum, malum yoktum o sıra..Duygulandım, hemde çok...Sizi okumayı seviyorum sanırım.Sevgilerimle...

Nuray Ors 
 03.01.2012 1:11
Cevap :
Sevgili Lilacan, biliyorum ara vermiştiniz. Olsun, can sağlığı...Yaşadıklarımı, düşündüklerimi içimden geldiği gibi, yazıyorum, yazıdaki çekimler bile karşılıklıdır. Teşekkür ederim içten yorumunuz için, sevgilerle...  03.01.2012 22:59
 

Çok özlüyorum. Benim için yaşlıların değeri çok bambaşka, onlar başlı başına bir hayat, tecrübe, geçmiş ve gelecek...Onlar her şeyimiz. Geçmişi olmayanın geleceği olabilir mi? Sizi sevgiyle öpüyorum, bizlerle paylaştığınız için. KADININ GÜCÜ BU! Işığı bol olsun, hiç eksilmesin. Sevgiler...

sündüs 
 11.09.2011 22:00
Cevap :
Evet, çok özlüyoruz ama şu an yapabileceğimiz bir şey yok. Sağlığında o bizi sevdi, biz de onu saydık, sanırım bu bir görev ifasıydı. Sündüs hanımcım, bizim yaşam felsefemiz; bir şey elimizdeyken, önümüzdeyken, yaşarken kıymetini bilmek...Elimizden kayıp gittikten sonra vah-tüh demenin anlamı yok...Sevgilerle...  11.09.2011 23:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 263
Toplam yorum
: 5186
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1634
Kayıt tarihi
: 09.04.09
 
 

Hayatın her aşamasını acısıyla tatlısıyla yaşamış biri olarak sabrın acı, meyvesinin tatlı olduğu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster