Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Kasım '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
132
 

10 Kasım tarihinden anladığımız ne?

23 NİSAN, 19 MAYIS, 29 EKİM, 10 KASIM GELDİĞİNDE HEP İÇİM YANIYOR!

Gazi Mustafa Kemâl, çocuklara yani milletinin istikbâline duyduğu derin saygı sebebi ile TBMM’nin en mutlu gününü, çocuklara armağan etmiştir.

Bu emanete rağmen, millet olarak biz, çocukların şahsiyetlerini bir kenara koyarak ilk zamanlarda ailede dayak ile terbiyeyi, okulda ise tek tip çocuk yetiştirme yöntemini seçerek, yolumuza devam etmişizdir. Son zamanlarda ise, kısmen dayak yada korku salarak, geri kalan kısmında da, yılışık bir sevgi hegemonyasını çocuklara revâ görerek, eğitimde de henüz daha düne kadar aynı düzen üzre devamı tercih etmişizdir. Türkçe’yi giderek sıfırlarken, tarihi baştan sona yalanlarla doldurup, erişmeye başlayan çocuklarımıza, hiçbir gerçeğe erişememeyi öğretmeye çalışmışızdır. Dünya standartlarında eğitim ve öğretim için (3)+4+4+4 = 15 olması gereken maarif gerçeğine yaklaşmamak için elimizden gelenleri ardımıza koymamayı da marifet bellemişizdir.

Gazi Mustafa Kemâl,  kurtuluş savaşının ilk adımını, rüştüne ilk adımlarını atan ve tabiî çocuklar kadar hormet ettiği, genç nesillere armağan etmiş, hatta aynı günü, kendi doğum günü olarak da, ilân ederek, bu günün hedef aldığı kitlenin menfaatlerinin ehemmiyetini daha da pekiştirmiştir. 

Bu emanete rağmen, millet olarak biz, reşit olduğu sıralarda üniversiteye zar zor girebilse de; istediği fakülteye giremeyen, mimar olmak isterken eczacı, mühendis olmak isterken avukat olabilen, esasen de ilim adına keçi boynuzu kemirttiğimiz, kendini devasa biri zanneden, ancak cehli ile dağlar deviren, doğru düzgün yabancı dil konuşmak bir yana, kendini Türkçe ile ifade dahî edemeyen, esasen Türkçe olarak kendisine söylenenleri de pek fazla anlayamayan, diplomalı ehliyetsizler ordusu yaratmışızdır.

Gazi Mustafa Kemâl, Cumhuriyet Bayramını da, tabiî olarak bizzat cumhurun emanetine tevdî edilmiştir.

Bu emanete rağmen, cumhur olarak biz, sadece kendimizi cumhurdan saymış, ama milletin esas efendisini, cumhur dışı bırakmışızdır. İşin garip tarafı, bu akıl almaz şuursuzluğu da, şehirli beyefendiler ile değil de; milletin efendisi olanların, biraz mürekkep yalamış olan, torunları vasıtası ile yapmışızdır. Bu süre ilerledikçe: İlk iş olarak, Gazi’nin yanlış ve hatta kasıtlı tedavisi ile ölümünü sağlamışızdır. Sonra tekke, zaviye ve mason localarını kapatan kanuna rağmen, mason localarını açmış, ancak terazinin diğer kefesindeki karşı ağırlık sadedi olan, öz kültürümüzün malı olan, tekke ve zaviyeleri görmezden gelmişizdir. Cumhuriyetin ilk On yılından sonra, Yirminci yıl Kırkıncı yıl Ellinci Altmışıncı yıl marşlarını dahî besteleyemeyen, her türlü basiretsizliği sergilerken, On yılda bir darbe yaparak, durmadan iflâs ederek, çivi üzerine çivi çakmamayı marifet kabul ederek, çivi çakmak isteyenleri asarak ya da hapis ederek, ülkenin başına gizli devlet sayesinde PKK’yı musallat ederek, Binlerce faili meçhul cinayetler dizisi yaratarak, bankaları hortumlayarak, Dünyalı’ların hayret nazarları önünde, akla hayâle gelmedik, erzellikleri başarmışızdır. Ve bütün bunları da elimize aldığımız Türk bayraklarını sallayarak, “-Türkiye lâiktir lâik kalacaktır.” vaveylâları ile ya da Cumhuriyet mitingleri yaparak başarmışızdır. Bununla da yetinmeyip, bunca rezaletin esas müsebbiplerinin, dava edilmelerine de karşı çıkmayı, bir cumhuriyet havariliği ve fazileti zannetmişizdir. 

Gazi Mustafa Kemâl, 10.Kasım gününde, Hakk’a yürümüş olmakla: Kendisinin aramızdan ayrıldığı tarih olan bu günü, kundaktan ölüme kadar Onu hatırlamakta ve anmakta, milletçe bütünleştiğimiz bir tarih ve son hatırası olarak, bizlere bırakmıştır.

Bu büyük emanete rağmen, millet olarak biz, önce Kendisinin naşını, sandukası patlayana ve de başındaki nöbetçilerin de ödünü patlatarak öldürene kadar, Etnografya müzesinde bekletmişizdir. Bu arada Kendisinin kabir inşaatını bir türlü bitirememiş, bu müessif hadise üzerine, projesine uygun olarak,  inşaatın bitirilemeyeceği, esasen bu işe ayrılan bütçenin de, yetmeyeceği anlaşıldığı için, kabrin biten kadarı ile yetinilmesi ile üzerine gelmesi gereken küp şeklindeki kubbeden ve ana bina altındaki devasa boşluğun dekore edilip kullanıma açılmasından, sarf-ı nazar etmişizdir.. Türk mimarisi ile pek bir ilgisi olmayan bu kütlevî inşaata, neden sonra Gazi’nin defnini mümkün kılabilmişizdir. Kabre bir başka gözle bakıldığında: Yapılanlar Atatürk için mi, protokol her 10 Kasım günü ıslanmasın için mi(?) diye, düşünmekten kendimi hiç alamamışımdır.  Ülkesi ve milleti için karlar üzerinde yatmış, çöller üzerinde susuz kalmış bir insan için değil de; protokol için gereğinden fazla olan o kapalı alana, o günkü fakir milletin bütçesi ile ne gerek olduğunu, hiç düşünmeden, bu kütlevî inşaatı yapmışızdır.

Oysa, Gazi Mustafa Kemâl için, yine arslanlı yol gibi bir yol ile ulaşılan, müze, kütüphane, ofis vbg. bölümleri alt katlarda olmak üzre, tepe tarafı ortadan kesilmiş bir piramit anıt yapmak, bu anıtın en üstündeki geniş alanın tam ortasında, yer ile bir seviyede, üzeri kır çiçekleri ile bezeli, dört kutbundan sürekli su kaynayan, baş ucunda hiç sönmeden bir meşale yanan ve de o meşale ardında, en uzun bayrak direğinde, en büyük Türk bayrağı dalgalanan bir kabir yapmak, ona çok daha fazla yaraşırdı. Bu şekilde, bu topraklar için yıllarca savaşmış olan, böyle bir insan, bütün insanlığın gözleri önünde, o toprakla sarmaş dolaş, İki sevgili gibi yatıyor, bu sevdaya da, Gökyüzü kubbe teşkil ediyor olacaktı. Bir dahîyi anlamak için mimar olmadan önce, deha sahibi olmak gerekir. Muhtemelen çizilen projeler mealinde, buna benzer ya da Türk mimarisine benzer, bir şeyler de vardı. Ancak o projeleri onaylayacak heyet-i vekile içinde de, deha sahipleri olması gerekirdi ki; doğruyu seçmek mümkün olabilsin. Neyse, “-Olmuş bir hata!” demeden, aynı mimarî akıl ile Çanakkale şehitleri için yapılan abidede dahî, aynı türden bir iş yapılmış olması, hiç birimizin dikkatini çekmemiştir. Biraz mimarî mürekkebi yalamış biri olarak, modern mimariden tabiî hoşlanırım. Ama her mimarî eser için, bir yer ve bir çok durum olduğuna da, tabiî fazlası ile inanırım. Bu anıtları yapan mimarlar, esasen neye göre, bu tür bir mimarî stil tercih etmişlerdir? Bunu halâ anlayamıyorum.

Ezcümle millet olmak şuuru, çok ciddi bir mes’eledir. Bir millet, dili ile dîni ile örf ve adetleri ile tarihi ve san’atı ile ve her konudaki arşivlerine sahip çıkması, yaygın eğitim ve öğretim uygulaması, bir başka devletlerin hegemonyası altına  girmemesi, ilm-i siyaseti ve güçlü ekonomisi ile ancak bu şuuru elde edebilir ve koruyabilir. Aksi hâlde, yukarıda arz ettiğim mes’eleler içinde, boğulmaktan ileri gidemez. Bütün bir milleti boğulmaktan kurtaracakları da, cehaleti sayesinde mevcut bağnazlığı yüzünden, tefrik ve teşhis de edemediği için, evhamlarla korkularla silsile-i meratib takip eden, akıl dışı gariplikler yaparak, kendisinde hiç hata aramaksızın ve tabiî hata da bulmaksızın, sadece “Atatürk’çü” olarak, yaşamaya ve lâiklik ile cumhuriyeti korumaya, sadece kendini ve kendi gibilerini cumhurdan saymaya, demokrasi ile de hiç ilgilenmeye devam eder...

YAZI EKİ:

01) Anıtkabir’de en son izlediğim manzara, 10.Kasım günü, arslanlı yolda yürüyen, şemsiyeli siviller ordusu oldu. Merakım odur ki; ne zamandan beri, Türk-İslâm sentezinin kültürü ile müzeyyen zevat, bir kabir ziyaretinde, şemsiye kullanır olmuştur? İnsan bütün ömrü boyunca, bu millet için huduttan hududa, onca meşakkate katlanarak koşan bir önderin kabrinde, gökten taş bile yağsa, hiç şemsiye açar mı? Bu fikre göre: Şemsiye açmamaları ama ıslanmamaları da gerekiyorsa, bazı günler için, o yola gayet zarif ve tabiî poli-karbonat gibi şeffaf bir malzemeden, koruyucu bir konsturüksion yapılabilir.

02) Bazı vatandaşlar, Facebook gibi bazı yerlerde, Kendi fotografları yerine Gazi’nin fotografını koymaktalar. Bu hâlin -Atatürk’ü koruma kanunu- kapsamında yasak olması gerektiğini zannediyorum. Ancak ve lütfen bu işi son derecede iyi niyetle yaptıklarına inandığım şahıslar, şunu iyi bilmelidir ki; bu durum, bilirkişileri, yaşlı başlı şahısları, birçok sebeple çok rahatsız etmektedir. Gazinin fotografı ve yanında bir hanımın ya da bir beyin isminin bulunması, ne kadar abes ise; bir hanımın ya da bir beyin fotografı yanında Gazi’nin isminin bulunması da o kadar gariptir. İnsan sadece kendisidir. Ve kendisi olarak da kalmalıdır. Ne olur Gaziyi kendi isminin dışında başka isimler ile kullanmayın. Bu durum, kendisine göstermek istediğiniz muhabbeti bin kerre gölgeleyen bir kusur yaratmaktan ileriye gidemiyor.

 Haydar Volkan

Çiftehavızlar: 10.Kasım.2012

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 490
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster