Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Şubat '07

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
287
 

1071'den 2006'ya

Tabii ki Milli düşünce kökenli olmak herşeye mesnetsiz düşman olmak değildir.Örnekteki Ermeni kökenli tarihçimizin söylediklerini nasıl olur da haksız diye suçlayabiliriz ki?

Türk demek Türkçe demektir yazımda da belirttiğim gibi, Türklük ile alakalı bilgi eksikliği içinde olmak ne yazık ki insanların yanlış ya da kasıtlı biçimde yönlenmesine sebep olmakta ancak iç ve dış tehditlere karşı ya da iddialara karşı ne yazık ki tek kelime edememekteyiz.

Oysa Türk tarihini savunanlarda bilerek ya da bilmeyerek yaptığı birçok mantık hatası mevcut olup, bilerek yapanların bu mecradan aynen ve kasıtlı vatan düşmalığı içinde olanlar gibi aynı konuma düşmeleri kaçınılmaz olduğunu görmekteyim. Bu bataklıktan beslenenlerin de benzeşmeleri hayret vericidir.

Öz olarak diyeceğim şudur:
Kasıtlı düşmanlarla bilinçsiz dostlar aynı özellik gösterirler. Bunun adına da ne yazık ki vatanseverlik derler.
Gereken yanıtlar her dönem olduğu gibi bilginin önderliği ve tecrubenin katkıları ile gereken yerlere zamanında verileceğine hiç kuşkum yok.
Lakin unutulmaması gereken şey ise Milli düşünce tarzını baltalamak isteyenlerin çokluğu Milli bilincin tam anlamı ile oluşturulmadığı beyinlerde galeyan ya da hezeyan şeklinde açılım sergilemekte bundan da zaman zaman hepimiz nasibimizi almaktayız.
Kısaca anladığım kadarı ile bir ifade hatasından dolayı birbirine kırılan iki vatansever ile karşılaşmış bir izlenim ediniyorum.

Elden gelen şekli ile zaman zaman yapılan uyarıcı tekniklerle herşeyin düzeleceğine de inanıyorum.
Konu hakkında önce bilgi sonra tartışma oluşursa ki umarım öyle olur, o zaman daha da verimli olacağını ümid ediyorum.
Defalarca yazıp belirtiyorum. Türk, Kürt, Laz, vs.. diye bir ayrım yoktur. Bu ayrımı ne yazık ki bize varmış gibi kabul ettirmenin çabası içindeler.
Hatta bu ayrımcılık yetmemiş gibi son 25 yıldır da inançlı inançsız ayrımını yapmaya başladıklarından beri insanlarımız sadece dini konularla yorum yapmaya başladılar.
Bilimden ayrıldıkça ne denli hataya düşeceğimiz de ne yazık ki gözden kaçırılmaktadır.

Oysa "En Hakiki Mürşit İlimdir" diyerek gerçeklerin sadece ve sadece ilmi yollardan ortaya konması gerektiğini ve bunun ancak bu yolla ortaya konduğu sürece kabul görme ihtimalinin artacağı ne yazık ki tarikat bağları ile örtülmüş bulunulmaktalar.

Oysa inançsal bazda dahi baktığımızda sonuç itibarı ile yaratılışın ve bu güne gelişin tek kaynaktan olduğunu artık bilim dahi isbatlama peşinde ve ramak farkı ile de bunu başarmak üzeredir.
Evet gerçekten yaratıcı tekdir. Bunu üstelik te bilim isbatlamak üzeredir. Big-Bang teorisi ile bu aşama da nihayete ermektedir.

Hal böyle iken dahi insanlarımızın inançlarını kullanmak, bu mecrayı adeta mezra haline getirerek bataklık oluşturmak ve o bataklıktan beslenen sivri sinekler misali sebeplenmeye çalışmak artık Milletimizin gözünden kaçmamalı ve kaçırılmamalıdır.

Peki milletin bu aşamaya gelmesinin sonuçları nereye kadar varıyor?Neden böyle bir süreç yaşıyoruz dersek bunu anlamak için de Tarih bilmine müracaat etmeliyiz.

Ben bir tarihçi değilim. Sadece okuduğum kadarı ile tarihçiyim. Ancak anlamadığım konu ise Tarih bilminden ekmek yiyenler, bunu kendine meslek edinen(profesyonal anlamda) tarihçiler acaba uyuyor mu yoksa uyutuluyor mu?

Bunun nedenleri ne olabilir?

Eğitim sistemimizdeki ezber etkisinin bir rolü var mıdır?

Araştırmalarını başkalarına havale etmenin bir bedeli midir yoksa bu makuz talihimiz midir?

Ya da elimize verilen kitaplara, işte sizin tarihiniz bu. Okuyun ve öğrenin mantığı ile mi hareket ettik?

İşte insanlık tarihi kadar eski olan bu çekişmenin, daha eskiye gitmeden yakın tarihimizden anladığım, okuduğum kadarı ile izah etmeye çalışayım.
Konu 1071 e kadar uzanır. Daha eskiye gitmeden demiştim.Çünki daha eskiye gidecek olursak bu kez de Türk kavramlarını ve Türkler'in tarih sahnesine ilk çıkma yıllarına kadar gitmemiz gerekecek.
Bu konu daha evvelki yazılarımda incelenmiş olduğu için bu kısımlardaki düşüncelerimi, açıklamalarımı dileyenler diğer yazılarımdan izleyebilirler.

Asıl mesele zenginlik ve paylaşımı meselesidir.Tarihte de durum bu şekilde başlamıştır.

Batının gelişmemişliği dönemlerinde hasbel kader farkettikleri Doğudaki zenginliği paylaşmak hatta istila etmek isteyen batı zihniyeti sanki genlerinde bu özelliği taşırmışçasına ki öyledir, hala doğunun zenginliği peşinde koşmaktan buralara kadar gelmiş bulunmaktayız.

Oysa gelişim Asya da, Doğuda iken birden Batının gelişim göstermesi de ayrıca incelenmesi gereken bir konudur.
Aslında Hristiyan aleminin Protestan zihniyeti ile ve hatta Kabalist inanış ile de bir nebze de olsa bu açıklanabilecek iken, yetersiz kalmaktadır.

Hatta son yıllarda Nurculuğun, ABD tarafından nerede ise Türkiye'nin resmi Dini ilan edilmesinin altında yatan gerçek, Nurculuğun kökünün Kabala'ya dayanmasıdır der isek yanlış demişte sayılmayız.

Neyse biz kaldığımız yerden devam etmeye çalışalım.

Konuyu zenginliğe getirip bırakmış olmayalım istiyorum. İşte bu zenginliğin paylaşım kavgasının önünde engel olarak duran tek unsur ne yazık ki Türkler, hatta islamiyeti kabul edişinden bu yana Türkler tesbiti yapacak olursak fazlaca abartmış olmayacağımı sanıyorum.
Ancak ben yine de 1071'in dönüm noktası olduğuna inamaktayım.

Tarih bilgimizi yoklarsak Haçlı Seferlerinin amaçlarını hatırlarsak bunlardan birinin de Doğu'daki zenginliğe ulaşmanın orada bir HRİSTİYAN DEVLET oluşumundan geçtiğini sanırım ki abartı olarak değerlendiremeyiz.

İşte Batı'nın yani başka ifade ile Hristiyan Alemin zenginliğe ulaşma ve paylaşma çabalarının bir ürünü olan Haçlı seferleri ve zihniyeti üzerinden, yanılgıya düşmeden gerçekçi bir yaklaşım yapacak olursak olayların günümüzdeki şekillenmeleri de ortaya çıkmaktadır.

Dah sonraları her haçlı seferinin önünde engel olarak Türk'ler görülmektedir. Empoş zihniyet diye tanımlayacağım bu zihniyetin temsilcileri tarihin her aşamasında bu hayallerinden ne yazık ki Türk'ler nedeni ile alıkonmuş ve bunun kin ve nefreti ile en son hareketini tamamlamış, Osmanlı'yı yıkma planlarını hayata geçirmişlerdir.
Konuları uzun uzuzn izaha gerek duymadan geçiştiriyorum.

En son Osmanlı'yı nasıl çökertebileceklerini ve bu uğurda neleri yaptıklarını da ayrıca yazılarımda işlemiş idim. Tekrara gerek duymuyorum.

Sadece bir şey belirteyim.

1850 yılları ile 1800 sonları arasında Osmanlı'da yaşayan dokunulmaz zümrenin sayısının bazı kaynaklara göre 250 bin civarında olduğunu hatırlatmak sanırım ki yeterli olacak.Şimdilerde ise 200 bin civarında dokunulmaz bir zümrenin varlığını göz ardı etmez isek konu daha iyi anlaşılır.

Yani bu dokunulmazlar her dönemde var oldukça sorunlar da var olacaktır.

Ör:Teröristlerin hamileri gelip te siz yargılayamazsınız, idam edemezsiniz demiyorlar mı?Daha düne kadar idam cezasını gerekçe göstererek suçluları himaye etmiyorlar mıydı?

Yakın sonuçları ile devam edersek ki bu kısım asıl önemli olan tarafıdır, Osmanlı'nın çöküşü ile empoşların tam da isteklerine ulaşmalarına ramak kalmış iken yine bir adam ve yine aynı Millet sahneye çıkacaktır.
Bu adamın adı bu sefer Türk milletinin öncülüğünü yapacak olan Mustafa Kemal'dir.

Ancak şunu tekrar hatırlatmakta fayda var.
Mason ritüellerinin temeli Kabalist kökenli ezoterik öğretilerden oluşmaktadır, bunu neden hatırlatıyorum? Çünki Atatürk'ün Milli mücadeleyi topyekün yaptığı sırada unutulmaması gereken birşey de vardır ki o da Atatürk'ün empoşlar ın desteğini aldığını söyleyenler bu aralar bayağı artmaktadır.

İşte burada Kabalist kökenleri hatırlatmak istedim.Bu konuda bloğumda bilgi mevcuttur.

Özet olarak açayım.

1981-2003 yılları arasında İsrail'in Ramle şehrinde Arap ve Yahudi birlikteliğini hedefleyen "Açık ev" merkezini kuran Profesör Yehezkel Landau, Zaman gazetesinden Nuriye Akman'ın sorularını şöyle cevaplıyordu;

Nursi'nin hayatı ve eserleri bazı Yahudi düşünürleriyle benzerlikler gösteriyor.

19.yüzyıldan itibaren bazı Hahamlar Yahudi'lere bilimsel çalışmalar (KABALA) ile modern dünya arasında bağlantı kurma konusunda yardım etmeye çalıştı.


Tel Aviv yakınlarında dini ilimler ve Seküler bilimleri birleştiren Barilan isimli harika bir üniversitemiz var.

Yine New York'ta Yeshiva isminde bir üniversite daha var.

Ben Said-i Nursi'nin fen ve din ilimlerini birlikte öğretmek üzere Doğu Anadolu'da kurulmasını istediği üniversite ( Medresetüzzehra ) fikrini duyduğumda Barilan üniversitesinin Türkiye versiyonunu kurmak istemiş diye düşündüm.

Kabalacı Said Kürdi ye bu yoğun ilginin nedeni şimdi daha net anlaşılıyor sanırım

Mutlaka bu yazıya bakmalısınız ki konuyu daha iyi kavramaya çalışmış olursunuz.
Neyse devam edelim yoksa konu dağılmak üzere.

Evet, Hristiyan bir devleti kurmak için ve bunun bir açılımı olarak ta doğudaki paylaşılacak zenginliklere gidecek yolun önünü yine Türk milleti kesmektedir.
Burada söylenmesi gereken bir şey daha vardır.

Osmanlı padişahı Vahdettin'in Atatürk'e özel olarak bu oluşumu(Yeni Türk Devleti)örgütlemek ve yeni Türk devletinin kurulmasında öncülük etmek üzere göz yumduğu hatta daha ileri giderek bunu teşvik ettiği söylenmektedir. Yani kasıtlı Tarihçilik mi dersiniz, 2.Cumhuriyetçilik mi? Popüler tarih mi?

Adını siz koyun...

Başka bir kesim tarafından ise Atatürk' ün Masonik oluşumlardan destek aldığını, hatta emperyalist destek olmasa idi asla bunu başaramıyacağını söylemeye çalışan bazı artıklar da ne yazık ki mevcuttur.
Oysa Atatürk'ün Samsun'dan çıkıp Erzurum kongresini yapmak için çektiği çileler belgeleri ile mevcuttur.

Bunu da başka bir yazımda belirtmiş idim.Kısaca ifade edeyim.

Samsun'a gönderilen Mustafa Kemal, madem ki padişahın izni ve özel görevli gönderilmişti de neden hemen haftasında görevden alındı?
Madem empoşlar la işbirliği içindeydi de neden Erzurum'a gitmek için bir esnafın aracaılğı ile Osmanlı bankasından borç aldılar?

Benzin parası bile bulamayan bu insanlar nasıl oluyor da emperyalizmin desteğini arkasında buluyorlar?

Neden benzin paraları dahi ceplerinde yoktur?

Yoksa Emperyalizm de o aralar ekonomik sıkıntı içinde midir?

Bunun belgesi osmanlı bankası arşivlerinde yakın zamana kadar bulunmakta idi. Şimdi mutlaka o belgeleri de yok etme planları illa ki vardır.

Neyse konular çok karmaşıklaşmaya başlamadan toparlayım.Bir konu daha var ki onu da söylemeden geçmeyelim.
Osmanlı ordusu bugünki Lübnan'ın işgalini önlemek üzere gönderdiği orduların başına neden Mustafa Kemal'i görevlendirmek istiyor dersiniz?

Peki Mustafa Kemal bu görevi neden bırakmak istiyor?

Üstelik o dönemde Osmanlı ordularının başındaki Genelkurmay başkanı kim dersiniz?

Söyleyim merak etmayiniz ne yazık ki Genel Kurmay başkanı bir Alman dır.Ve Mustafa Kemal Lübnan'daki yapılmak istenen taktiğin hatalı olduğunu söyler.Ne yazık ki dinletemez. Görev için çağırırlar.

Kendisine, Enver Paşa'dan emir almak istemediği kanaati ile bizzat Vahdettin emir verecektir.

Tabii ki Mustafa Kemal'e de emredersiniz demek düşecektir.

Bunu Enver paşa bilmektedir. Aynen öyle de olur.Ne yazık ki hiçi hiçine o kadar Türk katledilir.

Tabii ki bu konuda yazılacak çok şey de olmasına rağmen bu kadarı sanırım ki yeterlidir.

Yalnız bir can alıcı soru daha kaldı.

Madem ki Vahdettin Vatan sever idi, sorarım o halde.

Mondros Mütarekesi imzalandığı anda, yeni hemen o günlerde hangi düşman çizmesi topraklarımıza girmiş idi ki, Vahdettin'in sırtına birileri hançer mi dayamış idi de Bu belgeyi imzaladı?

Bilen varsa lütfen söylesin.

Hangi düşman çizmesi o anda Vahdettin'in sırtında geziniyordu?

Ben söyleyim. Hiç bir düşman askeri ne yazık ki daha Osmalı Topraklarına ayak dahi basmamış idi.

peki o halde neyin karşılığı olarak imza atılmış idi?

O da ayrı bir konu.Lakin iki satır etmeden geçmeyeyim.

Şimdilerde Ekonomik çöküş içinde olan Türkiye Cumhuriyeti de aynı tuzaklara kurban edilmektedir.

Yani Vahdettin'i en yakınındakiler kandırmış, inandırmışlar idi.Bizi bu durumdan ancak imzalayacağınız belge ve bu devletler kurtarabilir diyerek zavallının beynini yıkamışlar idi.

Şimdilerde ise ne yazık ki Milletin beynini yıkıyorlar. Bizi ancak IMF, AB, vs... kurtarabilir diye.

Uzatmayalım bunu bilenler mutlaka benden de daha iyi anlatabilecektir. Benim anlatmak istediğim tarihi süreçin nasıl buralara kadar geldiğidir.

Bakıyorlar ki Cumhuriyetin ilanına engel olamıyoruz. Öyle ise biz de yıkım faaliyetlerine hemen başlayalım diyerek 1922de bu faaliyetlerini başlatıyorlar.

Bunun üzerine Atatürk Cumhuriyetin ilanından sonra tüm masonik faaliyetleri yasaklıyor. Ruhban Okulunu kapattırma kararı alıyor.

Ancak İngilizler tekrar savaş yapacaklarını belirtirler.

Atatürk bakar ki savaşacak durumda değiliz. Onlar Ruhban okulunun açık kalmasını, aksi halde savaşın devam edeceği tehditini savururular.

Atatürk bir şartla der.

Ruhban okuluna sadece Türk devleti tarafından yardım yapılacak asla başka kaynaklardan yardım alınmayacaktır. Aksi halde savaşa devam kararına uyacağız der. Antlaşma böylece sağlanır.

Atatürk bundan sonra gizli bir emirle bu okula ne öğrenci kaydı yapınız ne de tek bir çivi çakmayınız der. Nezaman ki bu okulun öğrencisi biter ve kendi kendine yıkılır işte o zaman bu işte burada biter kararını alır.

Bu arada mason teşkilatı da boş durmayacaktır. Hemen faaliyetlerinin yönünü değiştirerek Atatürk'ün ölüm emrini verirler.

Üstelik te iki yoldan.1.si 33 dereceli masonun kendi yazdığı ve gizli belge olarak arşivlerde duran bir belgesinden anlıyoruz.

Bakınız belgeyi de sunayım öyle devam edelim.

33 dereceli Mason''un itirafı, "Atatürk'ü silahla ortadan" ..........
Yıl 1948, Ağustosun 1''i.

Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti (ELD)''nin "Laiki foni" yani "Halkın sesi" isimli gazetesinin 685''inci nüshasında, Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli farmason Avram Beneraoysan şunları yazar:

" Mefkûremizi imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!.."

33 dereceli komünist mason hangi darbeden bahsetmektedir ve "akıbeti feci şartlar altında ölüm" olan kimdir?

Bırakalım onu da kendi söylesin:

"(..) Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara''da Çankaya köşkünde doktor Mim Kemal Öke''ye hitaben, ''Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm.

Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz'' demişti..(…)
O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır.

Fakat asla!

Türkiye''deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova''da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim.

Heyecandan şaşırmış bir halde, oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım:

''- O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!''

İşte böyle.. 1948 yılı Ağustos ayının 1''inde Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti örgütünün yayın organı "Laiki Foni"nin 685 sayılı nüshasında Ege ve Balkanların kıdemli komünistlerinden 33 derece mason Bulgar Yahudi Avram
Benaroyas''ın itirafları.

Bu itiraflar General Cevat Rifat Atilhan tarafından çevrilmiş, , "Atatürk''ün Ölümündeki Sır Perdesi" alt başlığı ile gazeteci Ogün Deli tarafından kaleme alınan "Agoni" isimli derlemeye de alınmıştır.

Biz oradan aktarıyoruz.

Evet, Atatürk Türkiye''deki mason derneklerini, "Kökü dışarıda Yahudi uşakları" diyerek kapatıyor ve dünya masonları bunun üzerine Moskova''da gerçekleştirdikleri bir toplantıda, "O sarı lider suret-i katiyetle ortadan kaldırılacaktır!" kararı alıyorlar.

Sonrasını zamanın kıdemli komünistlerinden 33 dereceli mason Avram Benaroyas''ın kaleminden okumaya devam edelim:

"- Atatürk''ün âni bir dönüşle mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti.

İlk anlarda Kemal Atatürk''ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü o, felsefemizin Türkiye''de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Bu sebeple kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi."

Localarını kapattığı için Atatürk''ü "ortadan kaldırma" kararı alan mason-komünist ittifakı silahla öldürme riskini başarı şansı yüzde 10'larda olduğu için tercih etmez. O zaman şu kararı alırlar:

"- Onun ölümü esrarengiz olacaktır!"

Balkanların kıdemli komünisti, 33 derece mason Avram Benaroysan''ın 1948''de kaleme aldığı itiraflarında Atatürk''ü esrarengiz ölüme götüren yol haritası şöyle anlatılıyor:

"- Mason cemiyeti Atatürk tarafından kapatıldıktan sonra; mason biraderler, cemiyet sanki kapatılmamış ve Atatürk''le aralarında hiçbir ihtilaf yokmuş gibi vaziyet aldılar. İmkân buldukça onun her hareketini alkışladılar ve zamanla onun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı lider kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti…"

Ve devam ediyor üstat mason Benaroysan:

"- Doktorlarımız Atatürk''ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden;1937 ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk''e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi.."

İşin özü bu..

Detayları Lazer Yayınları arasında çıkan "Agoni"den öğrenebilirsiniz.

Yunanistan''da yayınlanan 1 Ağustos 1948 tarih ve 685 sayılı "Laiki Foni"gazetesine ve zamanın kıdemli komünisti 33 derece mason Benaroysan''ın hayatına ulaşmak Atatürkçü bir Genelkurmay için, TBMM için, Atatürkçülüğü
kimseye bırakmayan emekli generaller, mesela Çevik Bir için hiç de zor olmasa gerek…

Adamlar, mason derneklerini kapattığı için Atatürk''ü biz öldürdük. Önce vurmayı düşündük, sonra başaramamaktan korktuk, onun çevresini kuşattık, güvenini sağladık, sonra da hedefimize ulaştık diyor..........

Anlatılanlar hakikat ise, yedi düveli yenen Atatürk, üç buçuk masonun elinde can çekişe çekişe can vermiş ve onun canını alanlardan hesap sorulmamış....
Ya sonra?..

Mason dernekleri 1948 yılında "İnönü''nün emri ve Celal Bayar''ın desteği ile" tekrar faaliyete geçtiler. Halkevlerine devredilen mallarını da geri aldılar…

Peki, burada bitti mi?..

Hayır, bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor…

Atatürk''ün bedenini ortadan kaldıranlar oklarını onun ilkeleri ve felsefesine, onun çok sevdiği milletine ve milletinin değerlerine tevcih ettiler…

Üzülerek ifade edelim ki bu bahiste de başarılı oldular…

Lütfen, "Atatürk''ten, milli devletten, Lozan''dan vazgeçin" diyen ve "Şehitlik ve gazilik kavramları kaldırılsın" diyenlerle, "Türkiye mozaiktir, millet değil, halklardır" diyenlere dikkatle bakınız…

Pek çoğunun yüksek dereceli masonlar olduğunu göreceksiniz…Bu bilgiyi HASAN DEMİR sunmuştur.

***
2.si ise bu plan tutmayacak olursa İngiliz gizli servisinin organize edeceği bir suikast palnlanmaktadır.
Tam bu plan uygulamaya konacağı sırada bir mesaj ile Ata nın ölüm halinde olduğu yine aynı belgeden anlaşılmaktadır.

Artık uzatmaya gerek yok sanırım ki.İşte bu bilgiler ışığı altında konuları daha iyi kavrayabileceğimiz bilgilere ulaşma imkanınızı da yok etmeyiniz derim.

Saygı ile...
Ahmet Dursun

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 30
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 699
Kayıt tarihi
: 14.02.07
 
 

Bazı konular vardır ki, tartışarak, yazışarak da fikir edinilebilir. Bazı konula ise özel çaba sarfe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster