Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '15

 
Kategori
Anne-Babalar
Okunma Sayısı
677
 

Ağlarsa babam ağlar, kalanını da oğulları

Çevremizdeki ailelere göre, pek de varlıklı bir aile sayılmazdık. Babam bir kamu kuruluşunda işçi olarak çalışıyordu. Annem ise, bu dünyadan göçeli onyıllar olmuştu. Annem, ölmeden önce ailem, ablamı evlendirmiş, onun mutlu bir yaşam sürdüğünü görünce de, dahada mutlu olmuşlardı. Hatta ölmeden önce annem, kız torununu bile doya doya sevmişti. Ailece, ablamın bu evliliğine ne kadar çok sevinmiştik ne kadar, bilemezsiniz. Hele torununu kucaklarına alıpta, öpüp koklamağa başlamaları yokmu, anlatılacak gibi değildi. Bu sevgi uzun zamandır, yatalak olan annemi bile yatağından kaldırmaya yetmişti. Annem, güzel torununun dünyaya gelmesiyle adeta yeniden doğmuş gibiydi. Torunla yaşamak ne güzel bir duyguymuş Allahım, beni adeta ihya etti (!) sözleri hala kulaklarımda çınlamaktadır. Torununu çok mu seviyorsun anne! dediğim zaman da ise;-                                                            

- O paranın faizi, oğlum. Paranın faizi sevilmez mi hiç? diye sevincini ifade etmeye çalışıyordu. Fakat annemin bu canlılığı pek de uzun sürmedi ve hiç beklemediğimiz bir anda bizleri, büyük acılar içinde hüzün dolu bir hayatla, başbaşa bırakıp, bu dünyadan göçüp gidiverdi. Biliyorduk ki, herkes bir gün ölür, kimi toprağa gömülür, kimisi de kalplere. Bizde annemizi kalbimize gömmüştük. Dolayisiyle, babam, kardeşim ve ben bu elim acıyla birlikte yapayalnız kalmıştık ve uzunca bir süre bu yokluğa da alışacaktık ! Burada bütün yük, artık babamın ve benim omuzlarına binmişti.

Karşıdan bakıldığında o delikanlı görünümlü, güler yüzlü olan babam, üzüntüsünden olacak sanırım, artık o yavaş yavaş, yaşlı başlı ihtiyar bir adam haline dönmüştü. Arkadaşları tarafından kendisine yapılan tüm teselliler de bir sonuç vermemişti. Ağlayıp sızlamadığı günü, hemen hemen yok gibi bir şeydi. Gerçekten babam, annemi çok seviyordu. Benim yetiştiğim semtlerde, halkın ağzından düşmeyen, bir yerde benim de çok sevdiğim bir söz vardır. Derlerdi ki;

-“Ölüsü olan bir gün ağlar, delisi olan ise, her gün”. Yıllardır bizde deli değildik ama, annemizin ardından da uzun yıllar çok çok ağlamıştık.Babamızın fiziki olarak,birden bire çöküntü içine girmesinin en büyük sebebi de, annemizin vefatına dayanamaması ve arkasından psikolojik bir takım sıkıntıya girmiş olması idi.

Ne yaparsınız ki, “ kadere keder ” olmuyordu! Babamız, işyerinde bir hafta gündüz bir hafta gece vardiyası nöbetine giriyordu. Biz iki kardeş, oturduğumuz koca evde yalnız başımıza ne yapacağımızı, şaşırıyorduk. Gündüzleri sorun yoktu ama, geceleri adeta kabus (!) basıyordu.Bir tıkırtı duysak, kardeşim korkuyor, oturduğu yerden fırlayıp doğruca yanıma sokuluyordu.

Bilirsiniz, Anadoludaki bir çok evlerde WC’ler bizimki gibi bir bahçe içerisindedir. Bir ihtiyaç halinde gecenin saati ne olursa olsun, kardeşimi ben götürüp getiriyordum. Ona daha cesur davranmasını, duvarlarımızın yüksek ve sağlam olduğunu, her akşam anlatıyordum. Korkulacak bir durum yoktur. Neden korkuyorsun dediğimde, bir türlü olumlu cevap alamıyordum. Ona kahramanlık hikayeleri ve masallar da anlatıyor, hep atak olmasını öneriyordum. Ne yaparsam yapayım, bir türlü cesaret aşılayamadım. Babam da bana;

- Bu çocukluk dönemini hep yaşadık, sakın olaki oğlum, ben yok iken kardeşine sert davranma ve gözünden de yaş akıtma dedi. Kardeşin sana emanet, benim gözüm arkamda kalmasın diye de tembih etti.

Bu durum böyle 3-5 sene, ta ki büyüyüp biraz serpilmeye başlayıncaya kadar sürdü. Bu arada kardeşimin, daha cesur hareket etmeye başladığını görüyordum. Demek ki her ça ğın bir vakti saati varmış dedim, kendi kendime. Kardeşim 15-16 yaşlarına geldiğinde ele avuca sığmaz bir delikanlı oluverdi. O korkaklık ve o ürkeklik gitmiş yerine bambaşka bir kardeş gelmişti. Cebinde adam yaralamak için, bıçağından tutun da, elindeki şövalye yük süğüne varıncaya kadar, tam bir külhanbeyi’liğe özenen, bir görünüm içerisinde idi.

Yine, babam gece vardiyasında, biz ise iki kardeş evde baş başayız; Ona nasihat etme zamanının, geldiği görüşü içerisindeydim.Dedim ki;                                                                            

 -  Bak oğlum, “ hayatta en büyük kabadayılık, külhanbeyi’lik, bence efendi’liktir.” Yok adam yaralama bıçağı, imiş, yok şövalye yüksükmüş bunlar, medeni kimselerin hiçbir zaman sığınacağı, barınacağı ortamlar olamaz ve olmamalıdır da.Sen beni ve arkadaşları mı, hiç bu özentiler içerisinde gördün mü , dedim?

 -Hayır görmedim; dedi.O halde yarından tezi yok, sende bizler gibi efendi olacaksın. -Tamam mı? dedim.                              –

-Tamam abi, ama ya bir sataşma olursa ne yapayım; dedi ? Bende ona cevaben dedim ki; Önce şartlara bakarsın, bu gibi basit olaylarla birbirimizi üzmeyelim dersin olur biter. Baktın ki olmuyor, bela üzerine, üzerine geliyor,oradan uzaklaşmaya çalışırsın. Kardeşim bunun, korkaklık olacağını, ben bunu yapamam bu çok zor, ağabey dedi;

 --Yapmalısın, asıl erdemli olmak budur, dedim. O ise kendi görüşünde hala ısrar ediyordu.Ya böyle davranmanı ben istiyorsam, dedim. Başını öne eğdi , hiçbir cevap vermeden doğruca yatağına yöneldi...

 --Hemen, yanıma gel bakayım dedim ! Ben bu sözleri kime söylüyorum, bu odada senden başka biri var mı?

-   Hayır, yook dedi; kısaca.

 - Sana olan davranış ve tutumumdan ne demek istediğimi anlamışsındır her halde? dedim.Sen, kıyı kenar mahalle çocuklarından olamazsın. Bu gibi hal ve hareketleri ancak kıyı kenar mahallelerde ailesi tarafından takip edilemeyen çocuklarda görebilirsiniz. Oralarda pederşahi aileler oturmaktadır. Aile reisi, bir tek kazançla bunun altından nasıl kalkar, bunları işinden yorgun argın dönen baba, nasıl kontrol eder, bunu da yakinen görenlerdenim. Bir sınıf arkadaşım vardı, onu topluma kazandırabilmek için diğer arkadaşlarımla birlikte çok ta uğraş vermiştik. Yani sizin anlayacağınız okullara ders olabilecek bir sosyal sorundu, arkadaşımızın yaşam tarzı. Sen benin canın,ciğerimsin.

Arkadaşım için uğraş verirken senin için nasıl ilgilenmem. Eğer ailemizin itibarına bir şey gelirse, bundan seni sorumlu tutarım dedim.Yine de, en ufak yanlış bir hareketinde, babama veya bana şikayete gelen olursa artık gerisini sen, düşün ! Kardeşime bu sözleri söyledikten, iki gün sonrasıydı; hava kararmasına rağmen, kardeşim halâ eve gelmemişti. Merak ettim?..                                                                                            

Babamında işte olması nedeniyle, geç saatte de olsa onu aramak görevi, yine benimdi. Arkadaşlarına sordum, bir bilen yoktu. Bilirse falanca arkadaşı dayı Hasan var, o bilir dediler. Arkadaşını arayıp buldum:

- Hasan ! Zafer eve gelmedi ? Nerede olduğunu biliyormusun? dedim. Aldığım cevap beni çok üzmüş ve şoke etmişti adeta. Ayni zamanda sarsmıştı da.              

-  Kardeşiniz karakolda (!) dedi. Ne, ne bir daha söyle bakayım?

-  Evet,Ka-ra-kol-da ! Niçin, ne oldu, diye sordum ? Arkadaşı, dayı Hasan;

-  Beraber pazardan geliyorduk. Mahalle arasında top oynayan gençler vardı.Tam oradan geçtiğimiz sırada önümüze gelen topa, Zafer bir vuruş yaptı, top da gitti, dut ağacının dallarında takılı kaldı. Özür diledi isek de kalabalık olduklarını güvenerek, bize tahrik edici söylemlerde bulundular ve bizi ufalamak istediler. Aramızda kavga çıktı. Onlar kalabalık olmaları sebebiyle, bizi dövebileceklerini düşündüler herhalde? Bizde bu durum karşısında orada, ya dayak yiyecek ya da bunlara pabuç bırakmayacaktık. Nitekim de öyle oldu. Kavga sonucunda birkaç kişinin burnu kanadı.  Aileleri de en yakın karakola telefon ederek, bizden şikayetçi olduklarını bildirmişler !

Biliyorsunuz, yolumuzda mecburen o karakolun önünden geçiyor olduğu için, birden bizi çevirip içeriye aldılar. Emniyetin kafes bölmesine koydular. Sonra ifadelerimiz alındı. Karakolda da biraz çırpıştırdılar. Aslında biz haklıydık ama, bunları karakolda kime anlatacaksınız ki? Adı üstünde karakol işte!..

 - Kardeşiniz Zafer, eğer ortada bir suç varsa hepsi benim, dedi. Beni serbest bırakıp onu, emniyet bölmesinde tutacaklarını söylediler ve bırakmadılar!..

-  Peki madem durum böyleydi de, sen niye gelip bize haber vermedin? dedim.

-  Kardeşiniz, sakın kimseye söyleme bak, ağabeyim de dahil, diye tembih etti; onun için söylemedim, dedi...

 - Sende bunu, arkadaşının ricası olarak kabul edip, bize söyleyemedin öyle mi, dediğimde? Dayı Hasan;

-  Ne olur ağabey beni bağışlayın ama,gerçek aynen böyle, dedi. Karakol amirini şeklen tanıyordum. Babacan, iri kıyım bir adamdı, adının da Haydar olduğunu söylerlerdi. Babam sabah namazlarında camiye gider, sonra hemen eve dönerdi. Bu gün nasılsa, gecikmişti;

 - Hayrola baba, bu gün dönüşünüz biraz gecikti dedim. Babam da;

  -Hayır oğlum,hayır.Gecikme falan yokta, yolda karakol amiri Haydarbey’e rastladım, hatırımı sordu ve bir çay içirmeden bırakmam amca, seni! dedi.

- Bu soğukta üşümüşsünüzdür ! Gel bir çayımızı iç, sonra evinize dönersiniz, demiş. Meğerse babam karakol amirinin babasını öteden beri tanır, birbirlerinin hal ve hatırını sorarlarmış.

.-Hem onu kıramadım, hemde cami de gerçekten çok soğuktu üşümüştüm, oğlum, dedi. Ben Haydarbey’i babamın bu ifadelerinden sonra, daha da çok sevdim. Bütün bu durumları, kardeşim karakolda diye anlatıyorum sanmayın. Kardeşimin olayı, çok sonraları olan bir olaydı.                                                                          

Üzülmesini istemediğim için ,bu durumu babama da hiç duyurmadım. Aradan, bir gün geçtikten sonra !..                                

 - Doğruca Haydarbey’e vardım. Ben falancanın oğluyum dedim. Olayı anlattım. O da, beni kıravatlı ve düzgün görünümlü irikıyım biri olarak görünce, öğrenci misiniz yoksa devlet memuru mu diye sordu?

 - Bende öğrenciyim ve lise ikinci sınıfta okumaktayım, bir yıl sonra da umarım bitiyor, dedim. Sevindi;

- Haydarbey, biz bizlere samimi ve yardımcı olacak şekilde yaklaşanlara, sizlerden daha fazla yaklaşırız. Bize bir adım gelin size beş adım gelelim deriz. Burada üzülecek kötü bir durum da yok aslında.

Arkadaşlar, kardeşinize bir gözdağı vermek için tutmuşlardır, ben bir sorayım bakayım dedi.

Haydarbey sözlerinde haklı çıktı.Gözdağı verebilmek için, karakol böyle gençleri, hem akıllansınlar, hemde böyle olaylarla bir daha karşılaşmasınlar diye bir gün tutar, sonrada bırakırlarmış. Eğer ağır bir suç durumu yoksa tabii ! Bunlar, vakay-ı  adiyeden bir suç sayılırmış. Ama büyük olaylarda, hatır gönül yapmayız, bunu böyle bilesiniz dedi.

Zaten, karşı taraf da şikayetini, ileride birbirlerine hasım olmasınlar diye, geri almış. Mesele hallolmuştur, kardeşinizin imzasını alıp, şimdi beraber göndereyim dedi. Ben de babamdan habersiz karakolluk olan bu işi, kimseye zarar vermeden neticelendirdiğim için son derece mutlu idim. Kardeşimi teslim aldım. Her ikimiz de Karakol amiri Haydarbey’in elini öpüp, teşekkür ettikten sonra oradan ayrıldık. Nice sonra olayı, babama duyurmuşlar. Babamda çok çok üzülmüş. Bizi sorguya çekti. Haydi anlatın bakalım diyerek;

- Olayı, en ufak teferruatına kadar anlatmamızı istedi. Yalan dolan istemem haa, sizlere son derece güvenim var?. gerekirse Haydarbey’den de vaziyeti öğrenebilirim , ona göre bak dedi. Bende;

- Yalan-dolanı şimdiye dek, hiç ağzımıza almadık.Yine de almamaya çalışıyoruz baba, dedim. Biz doğruluğu, efendiliği, insanlara nazik davranmayı ve sıcak yaklaşmayı sizden öğrendik. Bunu sürdürme kararındayız. Ancak, kardeşimden şikayetçi değilim ama, kendisine bir çeki düzen vermesi gerekiyor, dedim. Senin fedakarlığını nasıl inkar edebiliriz. Elimizden geldiğince, dosta düşmana karşı, annemizin yokluğunu da dikkate alarak seni mahcup etmemeğe çalışıyoruz. Bundan dolayı ben şahsen mutluyum.

Ama kardeşim bu hususta nasıl hareket edecekse siz de burada iken açık ve seçik olarak söylesin, bizde bilelim dedim. Kardeşim kızardı bozardı.

Kendisine tanınan müsamahanın bittiğini de bu vesile ile anlamış oldu. Sonra da bu konuda söz alarak;

- Tamam,dedi.”Sizlerin huzurunda bir daha yanlış birşey olmayacağını dair,söz veriyorum. Ağabeyim benim herşeyim.Benim birçok hatalarımı kapattı. Yaptı isemde beni hoş karşıladı ve durumumu idare etti.                                                                                                 

Ama ben arkadaşlarımın etkisinde kalarak,toplumun hiçte hoş karşılamayacağı bazı eylemlere giriştim. Bütün bunlar çok yanlış şeylerdi. Böyle olduğunu bilmekle beraber, bir sigara tiryakisi gibi davranıp hislerime gem vuramadım. Arkadaşlarımdan belki sevgi-saygı görüyordum ama, toplumdan dışlanacağım da an meselesiydi.

Ağabeyimde bu konu da beni sık sık uyarıyordu. Ama, her nedense ben, egomu yenemedim. Efendi olmayı , en az sizin kadar bende istiyorum. Bu hususta ağabeyiminde devamlı ikazlarını alıyor, fakat ona da, verdiğim sözleri yerine getiremediğim için de çoğu kez üzülüyorum....                                                                          

Aslında bu, benim içimdeki bir yaradır. Karakolda da, bana en büyük olgunluğu gösterdi. Hatalarımı yüzüme vurmadı, beni daima onure etti. Varsa da, yoksa da kusur benim. Sizlerden bağışlanmamı istiyorum, ne dersiniz, dedi.

- Bende babamın müsaadesini alarak, konuşulanları duydun değil mi babacığım, dedim. Eğer kardeşimin yanlış bir hareketini görürsem diyerek, devam ettim.                                                                                                  

- Babam da vekaletimi, sana veriyorum diyerek,kardeşimi uyardı ve son kez söylüyorum benim karşıma bir daha böyle çıkma ve ağabeyinin dediklerinden de ayrılma ! dedi.Bende babamı teyit edebilmek için;

 - Konuşulanları duydun mu? Oğlum ! dedim. Kardeşim başını sallayarak evet anlamında tasdik etti.Bende;

- Öyle baş sallamakla olmaz ,ağzından bir kelam çıksın dedim.Kardeşimde yaptığı hataların ezikliği içinde;

- Evet söz veriyorum, dedi. Artık gerek babam, gerekse ben rahat bir uyku çekebilecektik. Bütün çabamız kardeşi mi topluma efendi bir kimse olarak kazandırabilmekti.

 - Umarım sözünde durursun dedim. Kardeşimin bu söz verişlerine doğrusunu isterseniz pek güvenemiyordum. Babam yaşlı olmasına karşın, arif adamdı. Kardeşime seslenerek;

- Bu son olsun oğlum, dedi. Senin yanlış yolda olduğunu gördüğümüz için, uyarmak istedik. Gene de sen bilirsin ! Eğer bu yanlışlığa devam edersen, bir daha ki sefere, seninle başka türlü konuşuruz,bunu böyle bilmeni istiyorum. Şimdi gidebilirsin,dedi.                                                                             

Babamla başbaşa uzun uzadıya konuştuk. Kardeşimin bu yaş dönümündeki  hareketlerinden pekte memnun değildik ama,ağaç yaş iken eğilir prensibine göre hareket ediyorduk. Bazı şeylere katlanacak, onu iyi bir şekilde yetiştirecek, topluma kazandıracaktık. Evlât bizim evlâdımızdı. Bu bakımdan bazı hatalarını sıklıkla hoş görüyorduk. İnsan eğitmenin zorluklarını bildiğimiz için, başı boş da bırakamazdık. Ama, devamlı izlemeyi de sürdürüyorduk. Kardeşimde de kendini düzelttiğine dair bazı emarelere rastlamıyor da değildik. Fakat ne olursa olsun biz ihtiyatı elden bırakmıyorduk. Nitekim de öyle yaptık. Annemizin yokluğu içimize zehirli bir ok gibi saplanmıştı. Yıllardır bu ok’u, içimizde taşıyorduk. Bir türlü çıkarıp atamıyorduk.  Kardeşimin evde olmadığı zamanlar hep annem  geliyordu gözümüzün önüne. Babamlada oturup bol bol ağlıyorduk ama neticeyide bir türlü değiştiremiyorduk.

Annemin ömrünün çok kısa olduğunu, kırksekiz yaşında hayata veda ettiğini, babamın bütün çabalarına, uğraşlarına karşın ölümünü geciktirmekte, bir netice alamadığımızı biliyordum. Tıpda o zaman bu kadar ileri teknoloji yoktu. Hayır ile dua ile annemi anıyor,onu saygıyla, sevgiyle yad ediyorduk. Ama, annesiz ev de suyu çekilmiş bir değirmenden farklı değildi. Ailece onu öyle arıyor, öyle arıyoruz ki,bunu kelimelerle anlatmaya gücümüz yetmiyordu. Annemiz olmadan asla.! Ben lise üçüncü sınıfa devam ederken, kardeşimde orta üçe yeni başlamıştı. Bu acı ve elim olay karşısında ailece nasıl bir yol izleyeceğimizi bir türlü bilemiyorduk. Dostlarımızdan ve yakın akrabalarımızdan da büyük bir yardım aldığımız söylenemezdi. Hal böyle olunca, sağlıklı kararlar veremediğimizden, adeta donup kalmıştık. Babam, benim yanımda kardeşime ilerisi için ne düşündüğünü sordu. Kardeşim de;

- Hiç tereddüt etmeden, ben sanata yöneleceğim, hayata kısa yoldan atılmak istiyorum, baba dedi; Babam da;

 - Seni güç durumda bırakmış olmayayım. Ama, kararında aceleci olma oğlum! Enine boyununa bir kez daha sağlıklı bir şekilde düşünürsen iyi edersin, dedi. Ben ise yüksek tahsilimi yapmak için, kısa zaman sonra babama ve kardeşime veda edecektim. Fakat, aklım fikrim babam ve kardeşimdeydi. Onlar hiç yalnız kalmamıştı. Benimle birlikte olmaları onları güçlü kılıyor, yavaş yavaş da olsa annemizin yokluğuna alışmaya çalışıyorduk. Babamın için için ağlamalarına, kardeşimin bir merhem olabileceğine dair inancım da yoktu. Belki zamanla daha da kaynaşırlar düşüncemi hala muhafaza etmekte iken, zaman da birden bir su misali gibi akıp gidiverdi. Lise bitti. Diplomamı da aldım. Yapılan sınavları da kazanmıştım.

Yüksek tahsilimi kayıt için bu gün trenle Ankara’ya gideceğim. Orada ev bulup yerleşmeye çalışacağım.Tekrar ancak sömestrede gelebilirdim.                                                                            

İşte ayrılık günü ve saatinin birden gelip çatması, babamda bir telaşın olmasına neden olmuştu. İstasyondaki bu telaşı hayra alamet değildi.

Bir ara, üç-beş dakikalığına da olsa babam ortalıktan aniden kayboldu. Acaba nereye gitmişti ki? Anlamış da değildim. “Güya, bir oğlum olurda, hele bir de askere gittiğini görürsem, iki eline de birer simit alacağım,”diye vaadi varmış.” O günkü dilekler malum, sudan ucuz ve aşağı, yukarı işte hep  böyle imiş.” Onu  gerçekleştirmeye çalışıyormuş. Merakımızı gidermek için, sormaya dahi, fırsat bırakmadan, elinde iki adet simitle çıkageldi.

-  Hayrola babacığım, bu simitler de neyin nesidir? dedim. Babam ise, hıçkıra  hıçkıra, ağlayarak;

- Kusura bakmazsın herhalde değil mi? oğlum, dedi”Yıllar öncesinden kalma, bir dileğim vardı da!” onu yerine getirmek istiyordum!                                                                                    

Biliyorum, bu bir asker uğurlaması değildi belki ama, babacığının yıllardır özlemini çektiği çok önemli bir dileği vardı. Bunu sende kabul edersin herhalde evladım? Babam bu durumu anlatırken, birden rahatsızlaşıverdi. Hemen fark ettim ve orada bulunan yakınlarım, su ve kendini toparlayacak ilaçlar verdiler, kolonya koklattılar!

Babam da biraz sonra kendine gelir gibi oldu. Hemen ellerine sarıldım,bir kez daha doya doya öptüm.Ben de ağlıyordum, aslında.

- Gidip bileti erteletip, gitmiyeyim bari dedim. Yakınlarım ve arkadaşlarım, sen hiç üzülme biz ilgileniriz dediler. Sakın olaki moralini falan bozmayasın. Ayrılık esnasında böyle hüzünlü anlar, her zaman olabilir, zamanında bunları biz de hep yaşadık dediler.

Aslında babam,” ne olur olmaz,oğluma olan vaatlerimi şimdiye kadar bir türlü yerine getiremedim. Bu durumu oğluma bir daha söyleyemeyecek olursam, gözlerim açık gidecek, diye endişe içerisinde kalmış.” Ben böyle anlıyordum.                                                  

Kardeşim ise, ağabeyimin ayrılışına dayanamam, demiş ve beni uğurlamaya da gelmedi. Onun, bana olan bağlılığını bildiğim için hiç ama hiç darılmadım ve alınmadım da. Çalıştığı sanat dalında başarılı olsun o bize yeter diye düşünüyordum. Herkesin anlatacak bir öyküsü vardır mutlaka ! İşte bizim ailede ki yaşantımızdan size sunabileceğim kesit de böyle bir durumları arzediyordu. Dilerim, sizler böyle bir durumla karşılaşmazsınız. Tren kalkış düdüğünü, uzun uzun çaldığında, Ankara’ya yüksek tahsil için ben mi gidiyordum, yoksa başkaları mı ? İnanın ne yapacağımı dahi bilmiyordum. Hem gidiyor, hemde babam için, derinden derine ağlıyor, ya bir şey olursa diye, çok üzülüyordum. Babamı çok sevmeme rağmen, şu andan itibaren  benim de elimden bir şey gelmiyordu artık.

Tek korkum, babamın çok yalnız kalacak olmasıydı. Ama, diğer yandan, yaşam da devam ediyordu.

Evet, babalar da ağlıyordu ama, unutmayın ki kalanında da oğulları da ağlıyordu ! Ayrılırken de, babam: Sen, sen ol oğlum dedi ;” mutluyken söz, üzgünken cevap, öfkeliyken karar, verme..!” Ne olur, bunu bir baba nasihatı olarak kabul etmeni istiyorum senden dedi. Babamın, ayrılığına nasıl alışacaktım, elini bir kez daha öperken bile benim de ellerim titriyordu. Benim için en zor olan durumlardan biride herhalde buydu!

gülsen tunçkal bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 421
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster