Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ocak '15

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
153524
 

Analitik düşünmek ne demektir ve nasıl uygulanır?

Analitik düşünmek ne demektir ve nasıl uygulanır?
 

Analitik düşünmek “bir problemi çözmek için, bilgileri ayrıştırarak ve sorunu oluşturan öğeleri göz önüne alarak sonuca varmak için yürütülen sistematik düşünme tarzı” olarak tanımlanır ve diğer birçok kaynakta da aşağı yukarı benzer tanımlamalara rastlamak mümkündür.https://www.itusozluk.com/goster.php/analitik+d%FC%FE%FCnme  Ancak nasıl ve ne şekilde bu düşünce tarzı öğrenilir veya geliştirilir sorusunu sorduğumuzda kendimizi uçsuz bucaksız bir okyanusta buluruz. Çünkü analitik düşünmenin henüz keşfedilmiş ve uygulanılabilen bir yolu, yöntemi maalesef yoktur. Nasıl olsun ki?

İlk ve orta eğitim kurumlarından vaz geçtik üniversitelerde bile analitik düşünmek dediğimiz düşünme biçiminin öğretildiğini hiç duyanımız var mı? Bırakın öğrencileri, öğretim görevlileri anlı şanlı doçentler, profesörler analitik düşünce becerisine sahip olsalardı sosyal sorunlarımız çoktan çözülmüş olmazlar mıydı? Sosyal sorunlarımızın çözümlenmesinden vazgeçtim, her akşam TV kanallarında seyrettiğimiz tartışma programları sürekli kavgayla bitmiyor mu? Eğer, her biri birer “aydın” lık abidesi olan bu ünlü yazar, çizer, hocalarımız, kanaat önderlerimiz, rengârenk cüppeleriyle tavus kuşlarını bile çatlatan akademisyenlerimiz analitik olarak düşünebiliyor olsalardı bırakın sosyal sorunları çözmeyi, en azından ekranlarda, milyonların gözleri önünde birbirleriyle tartıştıkları sorunlar üzerinde anlaşamazlar mıydı?

Hayır, kendi kendimizi kandırmayalım, analitik düşünmek dediğimiz şey hayal ürünü bir varsayımdan, hurafeden başka bir şey değildir. İşin özü şudur: hayvanlarda, dağdaki çobanlarda, okullarda yıllarca eğittiğimiz çocuklarımızda, entelektüellerimizde, aydınlarımızda, akademisyenlerimizde hep aynı yöntemle aynı sistemle yani “ezbere”  düşünürler, konuşurlar ve yazarlar.      

Biz yeni doğan çocuklarımıza bir sürü şey öğretiriz. Örneğin yemeyi, içmeyi, biberon, lazımlık, çatal, kaşık, bıçak kullanmayı, oyuncaklarla oynamayı, yürümeyi, koşmayı, konuşmayı, okumayı, yazmayı, resim yapmayı gibi daha bir dolu eylemi öğretiriz. Ama onlara hiçbir zaman düşünmeyi, görmeyi, duymayı, gülmeyi, ağlamayı, kızmayı, isyan etmeyi, bir şeyi sevmeyi veya başka bir şeyden nefret etmeyi hiçbir zaman öğretmeyiz. Öğretmeyiz ve zaten istesek de öğretemezdik. Konuşmayı öğretiriz ama düşünmeyi öğretemeyiz. Çünkü birçok duyusal ve duygusal eylem gibi düşünmekte her insanın doğuştan sahip olduğu bir beceridir ve öğretilmesi, geliştirilmesi ne mümkündür ne de gerekir..

Düşünmek beynin gerçekleştirdiği bir “bilgi işlem” operasyonudur ancak ne var biz “ruh ve beden” ayrımı yapamadığımız için beynimizin düşündüğünü fark edemeyiz ve bilinçsel bir varlık olan ruhumuzun düşündüğünü zannederiz. Oysa beynimiz düşünür, gözlerimiz görür, kulaklarımız duyar çünkü bütün bunlar bedensel işlevlerdir. Buna karşılık “ruh” beynin düşündüklerinin, gözün gördüklerinin veya kulakların duyduklarının farkına varır ve sonuçta da içinde yaşadığı dış dünyasının “bilinç” ine erişir. Entelektüellerde, aydınlarda veya profesörlerde de durum hiç farklı değildir.

“Ruh” un gözün, kulağın veya beynin işlevini yerine getiriş şekline müdahale etme şansı yoktur. Ruh tüm yaşam süresince duyu organları vasıtasıyla alınan,  beynin gri hücrelerine kaydedilen milyonlarca “bilgi” birikiminin nasıl, ne şekilde, hangi hücrelerde kaydedildiğini onlardan nasıl ve ne şekilde faydalanılabileceğini kesinlikle bilmez. Haliyle de beynin nasıl ve ne şekilde bizim düşünmek dediğimiz “bilgi işlem” operasyonları yaptığını bilemez. Peki, hal böyleyken bizim düşünmeyi öğretemeyeceğimiz beynimize “analitik düşünme” becerisi gibi yeni, daha farklı daha nitelikli bir düşünme becerisi, yöntemi kazandırmamız mümkün mü?

Hayır, biz beynimizi hiçbir şekilde yönlendiremeyiz, ona yol, yöntem öğretemeyiz ve onu eğitemeyiz. Komik bir benzetme yapmak gerekirse her gün kullandığımız bir “bilgisayar” ı nasıl ve neden eğitemezsek, beynimizi de aynı nedenlerle eğitemeyiz. Ama biz bir bilgisayar operatörünü kolaylıkla eğitebiliriz ve işin özü de bu ayrıntıda gizlidir.  .

Beyin yaşam boyunca dış dünyadan aldığı bin bir çeşit veriyi “bilgi” olarak duyumsar, bunları ileride, gerektiğinde tekrar kullanmak üzere beynin gri hücrelerine kaydeder ve bu “bilgi” ler arasında “bilgi işlem” operasyonları yaparak bütün ruhumuzu ve bedenimizi yönlendirir. Bütün bu işlemler olup biterken de ruhumuz içinde yaşadığımız dünyanın bilincine varır, bir takım değer yargıları oluşturur ve olabildiğince bilinçli bir şekilde yaşamını sürdürür veya çoğu zaman olduğu gibi cahil kalır.

İçinde yaşadığımız kültürel çevre beynin bir dünya algısı oluşturma ve sonrasında da ruhumuzu bilinçlendirme sürecinde birinci derecede etkileyici ve belirleyici faktördür. Örneğin bir Hintli, ineğin kutsal bir hayvan olduğu “bilgi” sini duyumsadığı için o hayvanın kutsal bir varlık olduğu inancıyla yaşar. Buna karşılık Müslüman bir Türk’te İslami dogma gereği domuzun Allah tarafından lanetlenmiş bir hayvan olduğunu ve onun etinin yenmesinin haram olduğunu düşünür ve o doğrultuda yaşamını sürdürür. Oysa doğa da aynı doğadır, beyin de aynı beyindir ama beyinde kaydedilen “bilgi” ler farklı olduğu için Türk’ün beyni ile Hintlinin beyni aynı “bilgi işlem” operasyonlarını yapmasına rağmen farklı sonuçlara dolayısıyla da farklı bir dünya algısına ulaşmış olur. Şimdi burada bir Türk’e veya Hintliye “siz analitik düşününde domuzun haram, ineğin de kutsal olmadığını” anlayın demenin bir yararı olabilir mi? Olamaz! Çünkü Türk nasıl düşünürse düşünsün, ister analitik, ister sentetik, ister yaratıcı, ister pozitif düşünsün, isterse de domuzla “empati” yapsın sonunda varacağı sonuç daima domuz eti yemenin Allah tarafından “haram” kılındığı varsayımıdır. Çünkü beyin daima ve daima kendi gri hücrelerinde kayıt altına alınan “bilgi” birikimi doğrultusunda “bilgi işlem” operasyonu yapar ve ne düşünüyorsa yine onu düşünür. Çünkü beyin dediğimiz o muhteşem organ kelimenin tam anlamıyla “ezber” ci bir düşünür, “bilgi işlemci” dir. İneğin kutsal, domuzunda haram olduğunu öğrendiyse, ezberlediyse bunlardan asla şaşmaz ve papağanlar gibi aynı şeyleri tekrarlar durur.

Beyin muhakkak ki doğanın tüm evrim süreci boyunca geliştirdiği en mükemmel, en olağanüstü bedensel organdır. Ancak beynin “ufak” bir sorunu varsa o da edindiği “bilgi” lerin “gerçek” çi olup olmadığını ve “bilgi” ile “değer yargıları, varsayımlar, hurafeler, yalanlar, dolanlar” arasındaki farkı ayırt edemez. Edemediği içinde dış dünyasından duyumsadığı her türlü yazılı veya sözlü söylemi, iddiayı, varsayımı, hurafeyi “bilgi” olarak kabul eder ve ömür boyu papağanlar gibi tekrarlamak üzere gri hücrelerine kaydeder.  

Bütün bu yukarıda saydığım nedenlerle de “bir problemi çözmek için, bilgileri ayrıştırarak ve sorunu oluşturan öğeleri göz önüne alarak sonuca varmak için yürütülen sistematik düşünme tarzı” olarak tanımladığımız “analitik düşünmek” hayal ürünü bir varsayımdan başka bir şey değildir. Gerçek olan şudur ki biz beynin çalışma sistemini değiştiremeyiz ve ona yeni bir şeyler öğretemeyiz. Beyin milyonlarca yıldır olduğu gibi nasıl düşünüyorsa öyle de düşünmeye devam edecektir. Bütün bu nedenlerle de sorun insanın beyninde, onun bilgi işlem operasyonları yapış biçiminde değil aksine sadece ve sadece beynimizi bilgilendiren, dolayısıyla da ruhumuzu bilinçlendiren kültürlerimizde ve o kültürleri tüm varsayımları, dogmatik ezberleri, akla zarar hurafeleriyle yücelten, kutsayan, genç nesilleri acımasız bir şekilde, hatta ahlâksızca ezberciliğe mahkûm eden eğitim sistemlerimizdedir.

Peki, biz aklı bir karış havadaki insanlar neden şimdi durup dururken “analitik düşünmek” gibi yeni bir düşünce biçimine gereksinim duymaya, onu icat etmeye veya en azından ondan söz etmeye başladık?

Bilgi, bilgisayar, teknoloji ve iletişim çağında yaşıyoruz ama insanlığın geldiği nokta hiç iç açıcı değil ve son derece ürkütücü. Sosyal sorunlar saymakla bitirilemeyecek kadar çok ve artarak çoğalıyor. İnsanlar arasındaki kültürel eşitsizliğe dayalı çatışmalar, giderek artan şiddet ve terör olayları, ahlâki çöküntü, bireyler ve toplumlar arasındaki gelir eşitsizliği, yoksulluk, açlık, insanların giderek aptallaşması ve davranış bozuklukları göstermesi, hızla artan alkol, uyuşturucu ve ilaç kullanımı. Saymakla bitirilecek gibi değil. Bir tarafta “doğa bilim” lerinde yapılan keşif, icatlar ve teknolojik gelişmeler vasıtasıyla günden güne geliştirilen   “alet ve gereç” lerle kolaylaştırılan “doğal dünyamız” diğer tarafta da “dini, milli, ideolojik” varsayımlar, hurafeler, dogmalar doğrultusunda yerinde sayan hatta giderek karmaşıklaşan “sosyal dünya” larımız arasındaki derin uçurum. Belli ki insanlık “teknolojik” olarak giderek gelişirken “sosyolojik” olarak bu gelişmelere ayak uyduramıyor ve bu nedenle de  “analitik düşünmek” gibi hayal ürünlerinden medet umuyoruz.Sorun aslında insan beyninin “analitik” olarak düşünüp düşünmemesi değil aksine insanlığın tarihi süreç içinde icat ettiği “soyut” kavramların içlerinin boş olması ve geliştirilememesi nedeniyle “analiz” edilememesidir. Öyle ya, içtiğimiz “su” yu, yediğimiz ıspanağı, maydanozu, yumurtayı, elmayı, portakalı, fındığı, fıstığı “analiz” edebilen insan aklı neden devlet, millet, hak, hukuk, ahlâk, etik, demokrasi, yöntem, yönetim, eğitim, yasa, kural, örf, adeti namus, aydın, haram, sevap gibi “soyut” ama son derece önemli “sosyal” kavramları, ilkeleri “analiz” edemesin, onların her birinin ne olduğunu, ne işe yaradığını, bize yararlı mı yoksa zararlı mı olduğunu ortaya çıkaramasın?    

İçtiğimiz “su” yun hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan bir sıvı olduğunu ve içeriğinde hangi minerallerin bulunduğunu, sertlik veya sıcaklık derecesini ve bu sıvının diğer varlıklar üzerinde ne kadar önemli etkileri olduğunu biliriz. Bütün bunları bildiğimiz içinde bizim “su” ile ilgili bir fikir yürütürken beynimizin “su” yu analiz etmesi gerekmez. Çünkü karşımızdaki muhataplarımızda o “su” hakkında aynı objektif, genel geçer, bilimsel “bilgi birikimi” ne sahiptir. İşte bu nedenlerle de “doğa bilim” lerinin alanına giren konularda, kavramlarda kayda değer anlaşmazlık çıkmaz ve örneğin bir fizikçi ile başka bir fizikçi kolaylıkla anlaşabilirler. Ama gelin görün ki toplumsal yaşamın en önemli ve üzerinde en çok tartışılan kavramlarından biri olan örneğin “cumhuriyet” kavramının tam olarak ne ifade ettiğini, ne olduğunu, ne işe yaradığını, neden ihtiyaç duyduğumuzu bilmeyiz. Çünkü “cumhuriyet” kavramı tek kelimeden ibaret ama yıllar boyunca yüceltilmiş, kutsanmış “soyut” bir kavramdır. "Soyut" bir kavram olduğu yani bir sürü belirsizliği içerdiği için her insan tarafından farklı şekillerde "algı" lanır ama genel geçer bir "anlam" ı olmaz ve pratiktede hiç bir "cumhuriyet" birdiğerine benzemez. "Cumhuriyet" mi "cumhuriyet" deriz, kutsar ve yüceltir sayısız "ezber" lerden biri haline getiririz.  

Örnek vermek gerekirse Türkiye’de bir cumhuriyettir, ABD’de, Almanya’da, Fransa’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de cumhuriyettir. Ama bütün bu “cumhuriyet” ülkelerinin hiçbirinin yönetim biçimi diğerine benzemez. Saddam Hüseyin’in Irak’ı veya Kaddafi’nin Libya’sı da “cumhuriyet” ti ama kelimenin tam anlamıyla diktatörlükle yönetilen birer “cumhuriyet” lerdi ve bu nedenle de o ülkelerin “cumhuriyet” olup olmamalarının en ufak bir anlamı olmadı.

Türkiye Cumhuriyeti de 90 yıl önce kurulmuş ve her yıl büyük tantanayla, şamatayla kutsanan, yüceltilen, resmi bayram olarak kabul edilen ama sonuçta da “tek adam, tek parti” tarafından yönetilen, insan haklarının sürekli ihlal edildiği, hukukun üstülüğü, güçler ayrımı veya bilimsel, objektif eğitim gibi ilkelerin söz konusu olmadığı bir “cumhuriyet” olarak kalakalmıştır.  Şimdi, hal böyleyken 90 senedir ezberci eğitim sistemiyle eğittiğimiz insanlardan “analitik” düşünmelerini ve ülkedeki bitmek tükenmek bilmeyen sorunların çözümlenmesini beklemenin en ufak bir anlamı olabilir mi?

Cumhuriyet, hak, hukuk, demokrasi, siyasetçi, aydın, eğitim, bilgi, fikir, varsayım, hurafe, dogma ve benzerleri gibi “soyut” kavramlar hiçbir şekilde insanlar tarafından “analiz” edilemez ve “analitik, eleştirel, sorgulayıcı ve geliştirici” bir düşünmenin objesi olamaz. Ancak ne var “cumhuriyet” gibi “soyut” bir kavramın filozoflar, sosyal bilimciler tarafından içi somut bilgilerle doldurularak “somut” bir hale getirilmesi daima mümkündür. “Soyut” bir kavram içi “bilgi” ile doldurulduğunda ve genç nesillere o şekilde öğretildiğinde de o “bilgi birikimi” ile donatılan insanlar artık “somut” laşmış olan o kavramları “gerçekçi ve rasyonel” bir şekilde değerlendirebilir.

Ancak ne var “soyut” kavramların kuru lâflarla “somut” laştırılması da hiçbir şekilde mümkün değildir. Bir kavramın “somut” laşabilmesi için her şeyden önce o kavramın açık ve net bir “amaç” içermesi ve o “amaç” ın da insana “somut” bir yararının olması, insanın gerçek bir ihtiyacını karşılaması gerekir. Örneğin “cumhuriyet, hukuk veya eğitim” gibi kavramların belli birer “amaç” ı olmalı ki o kavramların içleri doldurulurken o “amaç” lara hizmet edecek şekilde bilgi ile doldurulabilsin. Örneğin “cumhuriyet” ten beklentimiz ne olmalıydı? Kralın, padişahın gidip onun yerlerine “siyasetçi” sınıfının iktidara gelmesiyse bu çok aptalca bir “amaç” olmaz mıydı? Öyle ya “siyasetçi” nin kraldan, padişahtan geri kalır yanı var mı?  Veya “hukuk” ta “amaç” ne olmalıdır sorusuna “var olan düzeni korumak”  olarak cevap veriyorsak o zaman da hangi hakla daha iyi bir gelecek, eşitlik, adalet istiyoruz sorusuna bir cevap aramak zorunda kalmaz mıyız? Veya “eğitim” de amaç “dinini, örf, adet, geleneklerine bağlı, varlığını Türk varlığına armağan edecek” genç nesiller yetiştirmekse yıllardır eleştirilen eğitim sistemimizin aslında son derece başarılı olduğu sonucuna varmamız gerekmez mi?  

Netice olarak “analitik düşünmek” dediğimiz şey hayal ürünü bir varsayımdan başka bir şey değildir. Yapmamız gereken tek şey toplumsal yaşamımızı belirleyen tüm “soyut” kavramları herkes tarafından anlaşılacak ve tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde objektif, gerçekçi, bilimsel “bilgi” ler ile doldurarak “somut” laştırmaktan ibarettir. Bunu yaptığımızda hem öğretmenler, hem öğrenciler yani tüm halkımız tüm bu “soyut” ama “somut” laşan kavramların ne olduklarını, ne işe yaradıklarını veya yaraması gerektiklerini bilir ve “ezber” cilikten kurtulur, “bilinç” li insan mertebesine yükselir. “Bilinçli” insanlar da hem birbirleriyle konuşarak anlaşabilirler hem de bilinen bütün “sosyal sorun” lar teker teker çözülürler. Aksi takdirde “siyasetçi” ler tarafından kurgulanan sosyal dünyalarımızda “demokratikleşir” durur ama sonuçta da her gün sokaklarda, meydanlarda üniversite anfilerinde birbirimizle tartışır, çatışır hatta ölür ve öldürürüz. 

 

Mustafa Atilla

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben gariban bir doktorum,ne anlarım fizikten? :) Ama oğlum ısrarla anlatır,bana da anlamaya çalışmak düşer.Felsefe de yaparız bolca,psikanaliz de :) Eğitim sistemini bozar,baştan yaparız :) Oğlumdan çok şey öğrendim.Oğlum benim öğretmenim bir çok konuda.Duygusal bir insan olduğumu anlamışsınızdır zaten.Ama birazcık olsun realist düşünebiliyorsam,bunu önce oğluma,daha sonra da eşime borçluyum.İleriki dönemlerde,belki oğlumla yaptığımız felsefi bazı sohbetleri yazarım,ama şimdi değil.Bu aralar,o gideceği için ağlamakla meşgulüm ne yazık ki...Tekrar yazma gereği duydum size,zamanınız aldım,affedin.Benim de sizden isteğim var,yeni yazılar da yazın,yazmaya devam edin.Biz de bu bilgilerinizden faydalanalım değerli yazarım.Sevgi,saygı ve selamlarımla efendim...

fisun gökduman kökcü 
 24.04.2018 14:17
Cevap :
Öncelikle çok candan, samimi yorumunuz (?) için çok teşekkür ederim. Sonra sizi kutlarım, çok şanslı bir ortamda yetişiyorsunuz. Eşiniz hakkında bir bilgim yok ama bilgisayarcı, yazılım dilini bilen, matematikçi, fizikçi bir oğlunuz var ve kendinizde doktor olarak biraz kimya birazda biyolojiden, psikolojiden anlıyorsanız iyi bir felsefeci olmanız önünde en ufak bir engel kalmadı demektir. Artık yapmanız gereken tek şey edebiyata dair içinizde ne varsa onların hepsini içinizden dışarı atmaktan başka bir şey değildir. Tabi bütün bunlar eğer siz isterseniz ve çaba sarf ederseniz. Eğer bir gün isterseniz beni arayın, ben size yol gösteririm. Yukarıda saydığım bilim dallarından yola çıkmayan bir felsefeci olsa olsa edebiyatçıdan başka bir şey olamaz. Edebiyat insanı aynı dinler gibi afyonlayan bir düşünce disiplinidir. Edebiyatçı için olmaz, olamaz diye bir şey yoktur, edebiyatçı için her şey mümkündür. O isterse bulutları pembeye boyar isterse de denizleri fokur fokur kaynayan >>>>>>>>>>  24.04.2018 19:04
 

Değerli yazarım.Beni önemsediğiniz için çok teşekkür ederim.Benim de bu konularda yazmamı dilemeniz,beni onurlandırdı,fakat kendimi bu konularda pek yeterli hissetmiyorum.Bu apayrı bir konu benim açımdan ve ciddi bir eğitim gerektiriyor bu konular.Bu yüzden eğitimimin olmadığı konularda ahkâm kesiyor durumunda olmak istemem.Benim oğlum bir bilim insanı.Bilgisayar mühendisi,matematikçi ve fizikçi.Ayrıca sizin gibi,analitik düşünme üzerine kafa yoran biri.Bence bunu büyük ölçüde başarıyor.Şimdi doktora için Amerika'ya gidecek.Oğlumla saatlerce süren sohbetlerimiz çok meşhurdur.Sohbet konularımız ise,oğlumun üzerinde çalıştığı fizik teorileri çoğunlukla.Daha doğrusu oğlumun anlattığı,benim de dinleyip öğrenmek zorunda kaldığım (ya da bazen ne yaptıysam öğrenemediğim :) )sicim teorileri,kara delikler,büyük patlama,genel görelilik vs gibi konular.Devamı var...

fisun gökduman kökcü 
 24.04.2018 14:16
Cevap :
sularla doldurur. İsterse rüzgârla sevgiliye mektup gönderir isterse de martılara havada uçarken saçma sapan taklalar attırır. Ama hiçbir martı edebiyatçının kafasına göre davranmaz. Martı edebiyatçının kafasına göre davranmaz ama insancıklar okudukları kitapları yazan edebiyatçıların düşünce biçimini özümser, içselleştirir. Her okurun içinde onlarca edebiyatçının ve şairin ayak izleri vardır. Friedrich Nietsche’yi hiç okudunuz mu bilmiyorum ama onun ömrü genelevlerde geçmiş ve kendini fahişelere kırbaçlaştırmıştır. Bizim eğitimcilerimiz aman okuyun derler ama okuduğunuzda içinize kimin kaçacağını söylemezler. Ben söyleyeyim okuduğunuzda içinize başka bir insan kaçar. Kimin olduğu hiç önemli değildir. Ama içinize onlarca kişi girmiş ve okur kendi olmaktan çıkmış ya pamuk prenses olmuştur ya da pembe şapkalı kız veya belki de Drakula. Sizin içinizde kimlerin ruhlarından kesitler var biliyor musunuz? Yoksa siz okuduğunuz kitaplardan hiç etkilenmiyor musunuz? Selamlar   24.04.2018 19:05
 

Sizden farklı olarak ben analitik düşünmenin olduğuna inanıyorum.Belki de bu düşünce yöntemine sizin kadar ağır anlamlar yüklemeyip,daha basit bir perspektiften bakıyor olabilirim.Peki bu analitik düşünme yöntemi öğrenilemiyor ya da öğretilemiyor tamam da,elimiz kolumuz bağlı oturup,düşünebilenlerin ortaya çıkmasını mı bekleyelim?Bence öyle yapmayalım.Çocuklarımızı sorular sormaya teşvik edelim.Meraklarını çekecek konular bulalım,merak etmeyi öğretelim.sorgulamayı öğretelim.Bilimsel çalışma yöntemlerini,düşünsel boyutlarını geliştirecek olan,mantık, felsefe gibi bilimleri hayatlarına dahil edelim.Bu şekilde yaparsak analitik düşünebilen beyinleri ortaya çıkarmak kolay olur en azından,az sayıda olan bu cevherler de kaybolup gitmez,diğerleri için de güzel bir eğitim olur...Benim düşüncelerim bunlar,değerli yazarım.Yazınız oldukça faydalı idi bana göre.Ben faydalandım en azından.Bunun için teşekkür eder,saygılarımı sunarım efendim.Selamlar...

fisun gökduman kökcü 
 23.04.2018 19:00
Cevap :
Eski yazılarımı okumanız, onlar üzerinde kafa yormanız ve yorumlamanızı çok değerli buluyor, bu nedenle de sizi çok önemsediğimi, gerek önerilerinizi, gerek yorumlarınızı takip ettiğimi bilmenizi isterim. Keşke herkes sizin gibi soyut kavramlar, somut sorunlar üzerinde eleştirel bir şekilde doğru veya yanlış düşünse, sorgulasa ama kendince çözüm üretmeye gayret etse. Kültürümüzde bir kahvenin 40 yıl hatırı var deriz bense olumlu veya olumsuz her yorumun 1000 yıl hatırı vardır derim. Soyut kavramlar üzerinde hemen hemen kimse fikir üretmiyor, çünkü kimse sorgulamıyor, bilindik ezberler, kalıplarla düşünüyor ama sonuçta da insanlar birbirleriyle konuşarak, yazışarak anlaşamıyorlar. Ansiklopedilerimiz var ama soyut kavramlarla ilgili olarak başvurabileceğimiz objektif, bilimsel bilgi kaynaklarımız maalesef yok. Kültürlerimiz tamamen var olanı olumlamak üzerine kurgulanmış olup bizi her fikri, her düşünceyi önermeye mahkum ediyor. MB’un bile önerme butonu var ama “red” butonu yok. Dvm>&  24.04.2018 11:15
 

Analitik düşünmek öğretilebilir mi?Ben de sizin gibi öğretilemeyeceği,bunun kişinin beyin yapısıyla alakalı olduğu düşüncesindeyim.Uzun yıllardır mesleğim gereği pek çok insan tanıdığım için,zeki kabul edebileceğimiz insanların biraz daha analitik düşünebildikleri yargısı oluştu bende..Analitik düşünme yeteneği olduğunu düşündüğüm kişilerin,soyut kavramları kafalarında kolaylıkla canlandırabildiğini,üç boyutlu düşünebilme yeteneklerinin de diğer insanlara göre çok ileride olduğunu gördüm.Hatta dördüncü boyut-zaman kavramı da eklenince içinden çıkılması çok güç olan problemleri dahi,kolaylıkla halledebiliyorlar.Analitik düşünebilenlerin,çocukluktan beri çok soru soran ve cevap arayan,verdiğiniz cevabı hemen kabullenmeyen,sorgulayan insanlar olduğunu gördüm.Bu kişilere soru sormak öğretilmemişti,doğalarında vardı.Peki bu kişilere bu soruları sordurtan neydi?Hangi dürtüydü?Çok düşünmüşümdür bu konuda.Halâ da emin olmamakla beraber,beyinlerine yüklenen yazılım programı farklıdır sonucuna vardım. Devam edecek...

fisun gökduman kökcü 
 23.04.2018 18:38
Cevap :
Bir düşüncenin, fikrin, değer yargısının nasıl analiz edilip doğru, yanlış, eksik veya fazlasının bulunacağını onca eğitim hayatımda bana kimse öğretmedi. Çok aramama rağmen bu yöntem bilgisi hakkında ciddi ve yeterli bir kaynak yok. Bu durumda da herkesin bu yöntem bilgisini kendi kendine geliştirmesi gerekiyor. Bende öyle yaptım, bu blogu yazdım ve 3 senede 130.000 kere okunduğunu görüyorum. Demek ki bu “analitik düşünce nedir” sorusu binlerce kişi tarafından aranıyor ve belli ki kaynak yok, okulu yok, öğreteni yok. Peki, okullarda neden bunlar öğretilmiyor da Türk dili ve edebiyatı öğretiliyor? Neden PISA sınavlarında çocuklarımızın okuduklarını anlayamadıkları ortaya çıkıyor? Neden bütün Islam coğrafyasının geri kalmışlığından bahsediyoruz? En önemlisi de neden birbirlerimizle anlaşamıyor, kutuplaşıyoruz? Neden soruları çok ama bu tür soyut kavramlar üzerinde yazan çok az. Okumanız, yorumlamanız için size binlerce teşekkür ederim. Lütfen sizde yazın. Sevgi ve selamlarımla   24.04.2018 11:15
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 24
Toplam yorum
: 1866
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 26256
Kayıt tarihi
: 08.10.06
 
 

Bir 3 Mayıs sabahı leylek getirdi beni dünyaya. Adetmiş, hemen ismimi dualarla kulağıma fısıldası..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster