Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ocak '14

 
Kategori
Kitap
 

Aslı Tohumcu: "Yazmanın keyifli bir şey olması gerekiyordu"

Aslı Tohumcu: "Yazmanın keyifli bir şey olması gerekiyordu"
 

Fotoğraf: Muhsin Akgün


Aslı Tohumcu durmak bilmeyen bir yazar. Evet, öncelikle bu bilinsin istiyorum ki ben şaşırıyorum. Herkese anlatabileceği bir öyküsü var! Çocuklar da yetişkinler de nasibini alıyor anlattıklarından; ama önemli bir farkla. Çocukların içi kıpır kıpır ederken yetişkinleri baktıklarını görmeye çağıran öyküler bunlar. Hatta kimi zaman bakmadığımız yerlere kafamızı çeviriyor ‘öteki’ni görmezden gelme diyerek. Yalnızca kitaplarında değil başkaca mecralarda da öyküleriyle buluşturuyor, okul okul gezip çocukların hayatlarına dokunuyor, bu aralar yaratıcı yazarlık atölyesinde seminerler de veriyor ve bir de Tomris’iyle gülüyor, heyecanlanıyor. O bir anne ama yazdıklarının hiçbirini ‘annelik içgüdüsüyle’ yazmıyor!

Henüz diliyle tanışmamış olanlar, kimi karakterlerin nasıl oluştuğunu az sonra öğrenme şansıyla gözlerini gezdirecek kitaplarını eline aldığında. Halihazırda okurlarına da ‘beklemeye değer’ denilecek havadisleri var. Neyi nasıl yaptığına ve de yazdığına dair söyleştik. Metinde parantez içlerinde gülüşmeler, kıkırdamalar gibi ibareler görmeyeceksiniz ama bu öyle olmadığını göstermiyor, belirtmeden edemeyeceğim.

Yüzleşmeye çağıran metinler yazarken ne oldu da çocuklara da iki çift lafım var dedin?

Sanıyorum senin ‘yüzleşme’ diye tabir ettiğin şey, bir yerde, bir tür lanete dönüştü. Yazmanın keyifli bir şey olması gerekiyordu, diye düşündüm. Ama işte, masanın başında bütün o karanlık  hikayeleri düşünmek de, beni belli bir duygu durumuna sokuyor. Çok neşeli bir ruh hali değil o. İnsanım ben de işte, yazmaya dair bir yeteneğim varsa, bu yetenek neden bir lanet olarak işlesin diye düşündüm. Çocuk edebiyatı da, bence sonsuz uçabileceğin bir alan. İnandırıcı olmayı başardıktan sonra istediğin kadar uçuk kaçık olay, fantastik durum yaratabilirsin. Bu bana güzel geldi açıkçası. Bir de ben çocukluğumda Gizli Yediler ve Afacan Beşler serilerini, Jules Verne romanlarını çok okurdum. Onlarla aşık atmama imkan yok tabii, ama o tadı anımsatacak, sürükleyici, merak uyandırıcı bir şeyler yazayım istedim ve bunu yapmak da keyifli geldi. Biraz daha kolay geldi de diyeyim, yanlış anlaşılmazsa eğer. Kolaylığı da şuradan, çocuk kitaplarını yazarken kağıdın kalemin karşısında farklı bir sıkıntı çektim. “Nasıl bir hikaye anlatayım, onu nasıl anlatayım, nasıl gıdım gıdım anlatarak çocukları sayfaya kilitleyeyim” sıkıntısı bana daha iyi geldi. Yetişkinlere yönelik kalem sallarken, bütün o sıkıntıları yüklenmişim de sanırım bir yandan. O yükten kurtulmak niyetiyle de yazdım çocuklar için.

Bu  halinden kurtulmak için çocuklara anlatıyorsun, farklı bir anlatıyla yetişkinlere gitmiyorsun. Neden çocuklar? Bunda bir çocukla yaşamaya başlamanın etkisi var mıdır?

Tomris’e hamileyken Ateş’i yazmıştım. O hikayede de Samiye Öz’ün çok etkisi olmuştur. Ateş adında bir çocuğun tek bir öyküsünü yazmış, korka korka vermiştim Samiye Öz’e. O da sağolsun beğendi öykümü, teşvik etti beni Ateş’in başka öykülerini yazmaya. Herhalde Radikal’de son bir seneye kadar çocuk edebiyatı üzerine yazmamın da etkisi vardır. Yılda en aşağı 60-70 tane çocuk kitabı okuyordum, hatta daha bile fazlasını. O birikimi de değerlendirmek için mi yazdım biraz da, bilmiyorum. Şimdi yetişkinler için eğlenceli bir şey yazıyorum. Hemen itham etme beni, niye çocuklara eğlenceli hikayeler anlatıyorsun da, yetişkinlere anlatmıyorsun diye.

Sanki bir kitap bitiyor diğerine başlıyorsun. Hiç kendini nadasa bırakmıyorsun, nasıl bir süreç bu böyle?

Peş peşe çocuk kitaplarım yayınlandığı için çalışkan görünmüş olabilirim göze. Aslında kendimi çocuk edebiyatı üretimimle nadasa bıraktım diyebilirim.

Çocuk edebiyatıyla?

Evet, yazmak istediğim iki romanın taslakları, notları duruyordu. Onlardan birine de başlayıp yol alabilirdim, ama böyle bir yol tuttum. Bence fena da olmadı, dinlendi kafam. Tepemde dolaşan o karanlık bulutlar dağıldı. Biraz aydınlandım, ferahladım.

Nasıl besliyorsun kendini peki?

Çocuk edebiyatı kısmında yaratıcı şeyler okuyarak da... Diğer yanda... zaten bu ülkede yaşamak yeterince ‘besleyici’, tabii öldürücü bir besleyicilik bu ama... Sokakta hangi köşeye baksan bir kavga, bir itiş-kakış, irili-ufaklı sefalet, trajedi... Sokaklarda başka şeyler de oluyor tabii, öpüşen çiftler de var mesela. Ama benim algım da şiddete, kötülüğe yönelik depolama yapıyor sanırım. 

Çok hassas bir konu 'şiddet', gündelik yaşamda sürekli karşımıza çıksa da. Bu hassaslıkta dengeyi nasıl sağlıyorsun?

Sağlayabiliyor muyum acaba? Kendi ruhsal dengemden bahsediyorsak sağlayabildiğim söylenemez. Ama anlatırken hep şiddet görenin tarafından yazmak mı sağlıyor acaba bahsettiğin o dengeyi! Toplumda bir şekilde ötekileştirilen ya da ezilen insanların dışında görmüyorum kendimi, geçmişte de görmedim bugün de görmüyorum, şimdilerde kendi dertlerimden bile uzak durarak bir denge sağlamaya çalışıyorum. Vicdan azabı duyuyorum bunu yaparken tabii... ‘Odak noktamı değiştirmemeliyim, mola vermemeliyim, hep bunları yazmalıyım’ diyen bir Aslı var. Öteki Aslı da, ‘Ya şiddeti yazmak iyi hoş da, atacaksın kendini balkonda aşağıya, yazık değil mi, bir dur,’ diyor. Şimdilerde ikinci Aslı’nın sesine kulak vermeye çalışıyorum.

Daha iyi anladığını düşündüğün 'mağdur'un yerine kendini koyarak anlatıyorsun. Anlattıklarının nasıl algılanacağını da düşünüyor musun yazarken, bu yazım sürecini etkiliyor mu?

Pornografik yazar ilan edilene kadar, pek düşünmüyordum açıkçası. Abis’ten beri, sağolsunlar, beni takip eden, okuyan insanlar vicdan sahibi olduklarından bir sorun yaşamamıştık. Ama o olayda insanların kendi ahlaksızlıklarıyla yüzleşmekten ne kadar rahatsız olabileceklerini gördüm. Öncesinde benim için şiddet vardı, onu yazıyordum, sen okumaktan hoşlanırsın hoşlanmazsın, daha iç açıcı şeyler okumayı tercih edebilirsin. Hatta beni ayıplamayacaksan şunu söyleyeceğim, aklıselim, gerçeklik duygusunda herhangi bir sapma olmayan bir insan için şaşırtıcı bir şey yok benim edebiyatımda. Gerçekdışı ya da abartılı bir şey de yok. Israrla anlatılmış bir şey var sadece! 

Anlatacağın mağduriyeti daha iyi kavramak için ekstra bir şey yapıyor musun?

Kendi geçmiş mağduriyetlerim muhakkak etkili oluyordur. Bir de, fabrika ayarlarım böyle olabilir!

Deneyim ve gözlemin dışında bir şey?

Epey röntgenci bir insan olduğumu söyleyebiliriz. Otobüslerde olsun, yollarda, oturduğum kafelerde sürekli etrafa kulak kabartan ya da açık bir kapı, pencere gördü mü kafasını uzatan bir tipim. Sonra... hepimiz seyrediyoruz haberleri, gazeteleri okuyoruz ve bu haberlerin arka planlarını iyi kötü tahmin edebilecek insanlarız. Kadınların kaşındıkları için öldürülmediklerini, erkeklerin kendi kaşıntılarını dindirmek için kadınları öldürdüklerini biz biliyoruz mesela. Bunu bilmek, kadınların sapır sapır öldürüldüğünü görmek de bazen başka şeyleri yazmayı zorlaştırıyor sanırım.

Anlattıkların nasıl öyküleşiyor? Ne oluyor da ‘bunu anlatmam gerek’ diyorsun?

Şeytan Geçti’de kadınlar geldi bana. Kadıköy’de manikürcü bir genç kız vardı, beklerken bir gün izliyorum onu, bazı müşterileriyle arasında güzel bir diyalog var, kocasını çocuklarını soruyor mesela; bazı müşteriler uyuzluk yapıyor, üstünlük taslıyor. Orada ‘temiz iş' diye düşündüğümüz kirli bir iş yapılıyor. O genç kız yer etti bende, biraz da aile hayatından bahsetmişti. Şeytan Geçti’nin elbette epey değiştirilmiş bir öykü kişisi oldu sonunda. Yine Kadıköy'de oturduğum dönem, bir sabah kadının teki, kot pantolonlu, bir penye var üzerinde, elinde de bir naylon torba, birden sokağın ortasında küfretmeye başladı. Esnaf önce bir kıkırdadı, sonra gerildi ki bütün esnaf erkek. O kadın bende bir şey uyandırdı. O kadınla başladım, Kadıköy çarşıdaki dükkanlara kadın esnaflar yerleştirdim, yolu oraya düşen bir kız çocuk, sevgilisinden koynundan kocasına dönen bir kadın geldi sonra... Bir gazetede 'Baba tuzağa düşen kızına sahip çıktı' başlıklı bir haber. Başlığa bakınca bir sevinç uyanıyor insanda, bak işte sahip çıkmış babası, ne güzel diye. Olay şu; genç bir oğlan kız arkadaşını evine çağırıyor, sevişiyorlar, bu arada oğlanın dolapta saklanmış iki arkadaşı bu mahremi kameraya alıyor. Bu görüntüler internette yayınlanıyor. Müdürün eline geçtiğinde olay yargıya intikal ediyor, kızı korumaya alıyorlar. Baba, o oğlanın kızıyla evlenmesini istiyor namusunun temizlenmesi için. O kızın yerine koymaya çalıştım kendimi. Sahip çıkmak dedikleri, o genç kızın kendisine bu fenalığı yapan insanla evlenip bütün bir ömrünü geçirmesi. Ben olsam çok büyük bir tiksinti hissederim diye düşündüm ve bunun üzerine bir öykü daha yazdım Şeytan Geçti’ye. Ama Taş Uykusu’nda biraz daha farklı işledi, insanlar kendileri bindiler otobüse diyebilirim. Ben şoförü koydum direksiyonun başına. Bir de Bilge Köyü katliamının Açık Radyo kaydını. Ömer Madra sağolsun, program kaydını kullanmama izin verdi, onu mutlaka kullanmak istiyordum. Gerisi birikmiş bende sanırım, iyi kötü bindiler otobüsüme.

Böyle bakınca bir 'Aslı Tohumcu' çizebiliyoruz. Ama başlarken dedin ki size de neşeli şeyler anlatacağım. O kalıbın dışına çıkan bir şey bu. 

Evet kalıbımın dışında, ama yapı olarak aslında mizahı kuvvetli bir insanım. Hayatı bol kahkaha atarak yaşayan bir insanım ama edebiyatıma bu yansımadı şimdiye kadar. Geldiğim aile, uydur uydur ipe diz düsturuyla yaşayan bir ailedir, bütün hayatımız hikayedir. Abartarak anlatırız olayları, dinletmek için, güldürmek için, hayret  ettirmek için. Bu sefer de, bakalım o yanımı ne kadar ortaya çıkarabileceğim dedim. Ben gülüyorum yazarken, inşallah güldürürüm sizi de. Yoksa yandık!

Bir yandan da her hafta yeni kitaplarla tanıştırıyorsun bizi. Onları nasıl seçiyorsun?

Onlar beni buluyor aslında. Yayınevleri de sağolsunlar, benim lezzetimi, zevkimi biliyorlar. Bir Neil Gaiman, bir Ballard çıkınca mutlaka paylaşıyorlar. Radikal Kitap'tan Burcu da güzel yakalıyor bana göre olan kitapları. Benim tabii onlar kadar takip etmeme imkan yok yeni çıkanları. Ama sıradışı olması ya da en azından lezzet açısından sıradışı olup, kocaman bir okuma keyfi vermesi önemli.

Neşeli romanının dışında elinde bir şeyler var mı peki?

Var, bir distopya yazmayı çok ciddi istiyorum, epeyce not aldım, epeyce yazdım da aslında. Sonra gözüm kesmedi, neden dersen; Abis, Şeytan Geçti ve Taş Uykusu'ndaki çizgimin dışına çıkabileceğime sanıyorum kendim de inanmadım. Belki çocuk edebiyatının böyle faydası olmuştur. Yani Bolbadim Günlükleri'nde bildiğimiz klasik roman yazdım ben. Biraz fantastik, azıcık da polisiye soslu heyecanlı bir seri oldu. Öyle olunca birdenbire, 'Aa başka şeyler de yazabiliyorum' dedim. Ayrıca insanın önem verdiği mevzuları anlatırken bile olsa, kendini tekrar etmesi hoş bir şey değil. Benim için de sıkıcı, okuyan için de beklemeye değer bir şey değil. Distopya mesela o yüzden bekledi. Ama şimdi şu komik romanımı bitireyim sıra ona da gelecek. 


 

@beste_bal

Şahin Yamaner bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kendi başına fotoğraf bir ÖYKÜ gibi....Zevkle okudum, yazmak insanı nasıl yakalıyor bir kez daha anladım ve yakalandım.

Şahin Yamaner 
 16.01.2014 14:05
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1353
Kayıt tarihi
: 17.01.13
 
 

İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler bölümünde okudu, öğrenci olmaya yüksek lisans pr..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster