Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ocak '18

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
404
 

Ateşli Sayıklamalar

Ateşli Sayıklamalar
 

Yüksek ateş sendromundan patlayan kelimeler erimesin diyedir: sayıklamalara ve Rimbaud'ya selam veriyorum...Ateş yükseldikçe tutku alevleniyor; hareketsiz bedenimden çıkan kıvılcımlarla kalkıp yazmak istiyorum,gücü damarlara gücenmiş kol yerinden kıpırdayamıyor. Yazıyorum yine de kafada, satırlara başlıyorum; bir-iki cümle, buruşturup atıyorum kağıtları  geri dönüşüm kutusuna. Nasılsa yazılamayanlar bana geri dönecekler...

Otuz dokuz derece ateşle: Ağırlaşan gözkapaklarımın ucuna  yapışan vazgeçişin tohumları filizlenmek için su bekliyor, kapak ağırlaşınca kirpik belini büküp ona itaat ediyor. Üst kirpiklerle alt kirpikler birleşiyor. Hop nur topu gibi bir gözyaşı damlası doğuyor...Bir kaç gün önce annem bir hikaye anlatmıştı. Eskiden Sivas'ın Zara ilçesinde  bir genç kadın sevdiğinin arkasından ağlamaktan yanağında göz yaşının izi kalmış. Hikayeyi duyunca o anda kafamda bir imgelem beliriyor. "Yüzde kurumuş bir dere yatağı"..."Gerçek mi?" diye soruyoruyorum, "gerçek, gerçek" diyor. Zara'da kadının yüzünü görenler anlatmış. Ürperiyorum. Bu ateş içindeyken  hikaye yeniden geliyor aklıma, anneme başka hikayeler de anlattırmalıyım ve onları not almalıyım diye düşünüyorum.  Sayıklamalarımın arasında esaslı bir proje davetsiz giriyor kafama. "Hikaye toplayıcıları" diye bir meslek olmalı; hatta bu, devletin kültür politikası haline gelmeli, bu memurlar Anadolu'nun köylerine ve kasabalarına dağılıp, kapı kapı dolaşıp hikaye toplamalı ve onları güzelce  derleyip yayınlamalı; bu topraklar hikayelerle öylesine  zengin ki yüzyıllar boyunca nesillere yetecek kadar; çünkü gelecekte hikaye diye bir şey kalmayacak, geçmişte yaşanmış hikayelerle bu açığı kapatmak zorunda kalacağız....

Kırk derece ateşle: boğazımdan sallanan küçük dilimin yanında oluşmuş uzantılar (ki kasabamızdaki evimizde kışın çatılardan sarkan buzlar gibi) tükürük bezlerini isyan ettiriyor. Geçiş yok içinin derinliklerine, aşka geçit yok; Tükürükler ellerine isyan bezlerini alıp illa da geçmek istiyorlar, dışardan su yardımı alıyorlar, nafile, kupkuru olmuş çatlamış dudaklarımın arasından giren su damlacıkları boğazdan geçemiyor. gemilerin boğazdan geçişi yasaksa çaresiz bu ateşle kendi içindeki sulara dalacaksın...Babam çaktırmadan şımartırdı beni; "kızım senden ayrılan delirir.", "Ne söylüyorsun baba, adamın özünde varmış.", "Yok kızım, sen kendinin farkında değilsin, senin gibi bir kadından ayrılmak kaldırılacak bir şey değildi, o da kaldıramadı zaten." Susardım, hep susardım; kendi yaşadıklarımı tavan arasına kaldırıp susardım...Babam gururumu okşar ve onca asiliğime rağmen benimle gurur duyardı. Benimle gurur duyan biri daha vardı. O da babam gibi farkettirmeden şımartırdı beni. "Nurbanu, seni  tanıdıktan sonra herkes bana yavan geliyor" derdi. "Aman dikkat et, sana dokunabilirim" demek isteyip yine susardım. Ben sustukça kelimeler boğazımda büyürdü, o vakit kelimeleri gemilere yükleyip boğazdan geçirip içimin hırçın sularına indirirdim... (Şimdilerde küçük bir şımarıklığa kalktım da kapılar yüzüme çarpıldı.)  Ah özlem  dilime damağıma yapışıyor. Çok ağladım babam için ve o arkadaşım için. Yanaklarımdaki dere yataklarının üstünü hep taşla doldurdum; o yüzden iz kalmadı...

Kırk bir derece ateşle: Artık kendinden vazgeçişin saatidir. Karıncalar toplanıp boğazda konser veriyorlar. Boğazımda Mozart'ın Requiem Marşı. Düğümlenen onca söz ne olacak peki? Üstüm açılıyor, bedenimdekiler soyuluyor; titremelerin küçük kalp atışları birbirlerine sokuluyor, dizler ana karnındaki cenin gibi yukarı çekiliyor. Başımda nöbetçiler nöbetimin durmasını bekliyorlar. "Durun bedenimi soydunuz, ruhuma dokunmayın; üstünü sıkı sıkı örtün, açmayın yaralarını, titremelerle pul pul dökülür kabuklar, kan dolar yatağım" diye mırıldanır gibi oluyor dudaklarım, sesimi yalnızca ben duyuyorum, ateşle buz kardeş miydi? Bedenim ateşin ve buzun çemberinde dönüp duruyor, ben kendi etrafımda dönüyorum. Turnalar başımın üzerinde havalanıyorlar, Zaralı Halil'den bir havaya geçiyor karıncalar; "uçun turnam uçun, ben yaralıyam/ sorarsan aslımı ben Zaralıyam". İnsan sonunda doğduğu toprakları arıyor. Bugünlerde sosyal medyada Hrant Dink'in bir söyleşisi dönüyor. Fransa'da  yaşayan bir Ermeni kadın her yıl doğup büyüdüğü toprakları ziyarete gelirmiş, en son geldiğinde de İstanbul'da yaşayan evladına   bile uğramadan Sivas'ın bir köyüne (Zara'da Ermeniler çok varmış, muhtemelen Zara'nın bir köyüdür ) gitmiş ve orada ölmüş,  Hrant aracılığı ile cenazeyi almaya gelen kızına ise yaşlı bir adam, "biz onu buraya gömdük, alıp götürebilirsin ama bırak,  "su çatlağını buldu"  demiş.  Hrant "bu nasıl bir söz, bu nasıl bir Anadolu bilgeliği" diyor geçmişten kalan söyleşisinde.  Gerçekten de insanın tüylerini ürperten bir hikaye ve söz değil mi?.. Turnalar  kanatlarında ateşin kıvılcımlarıyla gökyüzünün derinliklerine doğru süzülüyorlar... Şirazi, aşkın derdinden çok çekmiş "aşka uçma  kanatların yanar" diyor, Mevlana aşk düşkünü "aşka uçmadıktan sonra kanat neye yarar",  Yunus Emre hedefe ulaşmış; "aşka uçtuktan sonra kanadı kim arar" diyor...Kanat her zaman lazım; aşka varmadan, aşka vardıktan sonra. O kanatlar ki özgürlüğün en kıymetli mücevheri... 

  Baygınlık, iç titremeleri,nöbet... Ah canım acıyor, iyi olmalıyım kendim için iyi olmalıyım. Birileri iyi haberlerimi almak istiyormuş; hem "nasılsın" diye sormayacak hem de iyi haber alacak, bu ne bâdı heva böyle...

   "Durdurun şu ateşi, yaşam durağında inecek var" çığlığı boğazımdan boğuk boğuk çıkıyor. Karıncalar susuyor, turnalar gökyüzünde kayboluyor, hikaye toplayıcıları savuşuyor;" üzgünüm özlediklerim ve  babam burada biraz daha kalıp sizleri düşünmek istiyorum" diye inliyorum, nöbetçiler kollarımdan tutup soğuk suya daldırıyorlar beni. Antartika'nın kraliçesi tahta çıkıyor..

  Suda ateşimin izi kalıyor, gözyaşı gibi...

                                                     15-17 Ocak 2018

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Öncelikle geçmişler sevgili öğretmen im...Başlığınızı görünce "Ateşli Sayıklamalar" adlı serim aklıma geldi. Ciğerimi üşüttüğüm zaman ateş başa vurdukça yazıp durmuştum. Aynı etki aynı tepki insanoğluna, söz ustasına...Sayıklamalarınız çok etkileyici, şiir sel. İnsan hastayken en çok sevdiğini, sevdiklerini yanında ister. "Hikaye toplayıcıları" değil de " Türkü toplayıcıları" var diye biliyorum. Her türkünün bir öyküsü olduğuna göre aklın, kalbin yolu birdir. Bu düşünceniz sürdürülmeli...Tekrar, tekrar okuyacağım. Bir kerecik okumakla olmaz. V bu sözlerin üstüne daha ne yazabilirim ki? ...Ateşin izi geçmez v izi süreriz...Sevgilerimle....

Nil ALAZ 
 05.02.2018 17:19
Cevap :
Sevgili Nil, cumhuriyetle birlikte ve cumhuriyetten sonra türkü derleyicileri vardı. Şu an aklıma gelen en önemli isimlerden Muzaffer Sarısözen ve Nida Tufekçi bunlardan ikisidir dinlediğimiz bir çok türküyü dağarcığına onlar kazandırmıştır.Bu kişiler Anadolu'yu karış karış dolaşıp türküleri topladılar, türkü hazinemiz onların sayesinde çok zenginleşti. Iyi ki bu konuya girdin çünkü sayıklamaların içine türkü toplayıcılarını da eklemiştim ama yazı çok uzun olunca çıkarmak zorunda kaldım bu vesileyle onları da andım eksik tamamlandı... Selam ve sevgilerimle...  06.02.2018 22:53
 

Günaydın Nurbanu Hanım, güzel ve okunmaya değer bir deneme yazmışsınız. Dilinize sağlık. Selamlar.

Abdülkadir Güler 
 24.01.2018 8:45
Cevap :
Teşekkürler Abdülkadir Bey, bu yazı da sayrılıktan çıkan bir yazı oldu. Farklı biçimleri denemeyi seviyorum galiba. "Ateş düştüğü yeri yakar"ın farklı bir anlamını yarattım sanırım.. Selamlar..  26.01.2018 8:50
 

Vücudun kimyası da bozulunca etkilenen beyin,ömrümüz boyunca bir daha asla karşılaşamayacağımız,farklı zihinler üretmeye başlar o sıkıntılı halimizde.Ben de hatırlıyorum çocukluğumdaki öylesi bir rahatsızlığımı.Merkezindeki bir değirmen taşı zifiri karanlık içindeki göğü de döndürüyordu çevresinde.Dönme hızı bir yavaşlıyor bir hızlanıyordu;hızlanma,sanırım ruhun bedeni terketme hazırlığıydı.O değirmen taşı bendim ve o ani çapcanlı görüyordum.Ve karanlığın kıyısında saydam,süt beyaz bir at vardı.Bana doğru geliyordu.Tam yaklaştığında üzerine atlayıp çıkmıştım o zifiri karanlıktan.Işık selleri içinde uçuyorduk birlikte.Atın soluk alışları bile hâlâ hafızamda kazılı...Ölümden dönüşü hatırlattı bana yazınız.Sağlık içinde kalınız Nurbanu hanım.Selam ve saygılarımla.

Abbas Oğuz 
 23.01.2018 20:57
Cevap :
Abbas Bey sizin sayiklamanız da başlı başına bir hikaye olabilecek şekilde. Dönen değirmen taşı, birlikte dönen gökyüzü; of of beyaz at, ışıklar içinde uçmak ne güzel imgeler böyle.. Yaşar Kemal'i anımsattınız bana. Buradan bir hikaye rahatlıkla çıkarabilirsiniz.. Dediğiniz gibi sayrılık hali zihni bambaşka yerlere götürüyor,belki de bilinç altınızın derinliklerine... Çocukluğunuz, özlemleriniz,hayalleriniz hepsi üstünüze üstünüze geliyor... Nöbet halindaki zihin normal bedenimizin üstünde olsa yaratıcılığın sınırları kimbilir nerelere kadar giderdi.. Selam ve sevgiler...  25.01.2018 11:37
 

Yüksek ateş, hikaye bombacıları, yerel efsane niteliğindeki öykülerden esinleniş, suda ateşinin izini bırakıyor, büyüleyici, yerel kodlarla süslenmiş fantastik enfes bir yazı dimağına sağlık sevgi Nurbanu, sevgi, mutlulukla kal.

Nizamettin BİBER 
 23.01.2018 9:33
Cevap :
Sözcükler ateşle yazılmalı ki okuyucuyu yakabilsin. Ateş yükseldikçe duygu ve düşünceler de yükseliyor doğal olarak. Sanki o duyguları bir daha yakalamayacak gibi Oradan oraya savruluyorsunuz. Yazıyı da savuruyorsun. Sonra bir şekilde topluyorsun. Selam ve sevgiler...  23.01.2018 21:36
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 71
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1085
Kayıt tarihi
: 10.08.11
 
 

Hacettepe Fransız Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Öğretmenim, şu anda yurt dışında görev yapıyorum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster