Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Şubat '09

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
580
 

Atlamak

Atlamak
 

Korkmadan yaşamak mümkün mü?

Doğduğumda gerçekten korkusuz muydum?

Çocukluğumda, lise ve üniversite yıllarımda sanki her geçen gün yaşama dair korkularım arttı, uzunca bir süre. Ta ki korkulara dur diyene kadar.

Peki, korkular hiç yok oluyor mu?

Nasıl başa çıkıyoruz bu duyguyla?

Başarısızlık korkusu var, sevilmeme korkusu, beğenilmeme korkusu, küçük düşme ve zarar görme korkusu. Korkuların en derininde belki de ölüm korkusu var. Yaşamı bırakma ve bilinmeze gitme korkusu.

Korku insanın var olabilmek için kendisini koruması için bedeninin, hücrelerinin öğrendiği bir bilgi. Doğduğumuz an’dan itibaren duyduklarımız var, gördüklerimiz var, bize öğütlenen var. Korkunun içgüdüselliği kadar öğrenilmiş bir yanı da var. Anne babalarımızın, bizi büyütenlerin dudakların dökülen ve dökülmeyen kendi korkuları, büyürken yavaş yavaş bizin gerçeğimiz olabiliyor.

Tedbir anlamında sağlıklı ve belki de gerekli olabilecek korku, yaşamı paralize eden bir çekingenliğe ve engele dönüşebiliyor.

Korku belki sadece bizim değil dünyadaki birçok kültürde özellikle medya tarafından beslenen bir duygu. Televizyonlar ve gazeteler her gün korku düğmelerimize basıyorlar. Bu yaygınlaşan korku ile beslenme alışkanlığı bence dünyada insanın arzuladığı hayatı yaşamasının önündeki en büyük modern engel.

*

Üniversite’den sonra Türkiye’ye dönmüş ve aile firmamızda babamın yanında çalışmaya başlamıştım. İnşaat müteahhitliği yapıyorduk ve bu iş seyahat etmeyi de gerektiriyordu. Yerine göre tek başıma Türkiye’nin farklı bölgelerine, şehir dışındaki ofisimize, şantiyeye gitmem gerekebiliyordu. Sehayatlerimde annem ben yola çıkmadan önce dikkatli olmamı, kendisini sık sık aramamı söylerdi. Endişe ettiğini hissetmemek mümkün olmazdı. O yıllarda cep telefonlarına kavuşmak için bir iki yıl daha beklemek gerekecekti. Annelerin koruma güdüleri doğal olarak çok daha kuvvetli oluyor sanırım. Çevremde her yaştan çocukların ve her yaştan annelerin korku ve endişeleri birbirlerine çok daha fazla yansıttıklarını görüyorum.

Annelere mesuliyeti yıkmak istemem. Ancak babalar bu konularda sanki daha sakin düşünebiliyor. Düşüncesizlik veya sorumsuzluk olarak değil, belki de onlarında doğaları gereği.

Babam işimiz ile ilgili yapmam gereken şeyleri söylediğimde, iş ile ilgili bana verebileceği tüm bilgileri verir, hazırlıklarımı yapmama yardım eder ancak korku hissetmeme neden olabilecek hiçbir şey söylemezdi. Beni yapmam gerekenleri başaracağım hakkında yüreklendirir, bana güvendiğini ve benim doğruluğuna inandığım herşeyi başarabileceğimi söylerdi. O’nun beni yolcu edişi genelde “Güle güle git kızım, sen herşeyi başarırsın, ” demek olurdu.

Belki babam bunu yapmaya ben üniversiteden mezun olmadan çok önce yapmaya başlamıştı. Bunları düşününce aklım yıllar öncesine gitti, gerçekten eskilere, çocukluk günlerime.

Ben 7 yaşındayken ailem ile Foça’da bir Fransız tatil köyüne gitmiştik. Herkesin Fransızca konuştuğu bu ortam beni gerçekten etkilemişti. Babam bana ve ağabeyime birkaç Fransızca kelime öğretmişti.

Oradaki günlerimizden birinde otelin havuzunda yüzüyorduk. Derken babam bizi yanına çağırdı. Havuzun bir ucunda oldukça yüksek bir tramplen vardı. Arada büyüklerin buraya çıkıp aşağıya atladığını görüyorduk. Tramplen çok yüksek olduğu için, atlayanların havuzun dibine çarpmaması için o bölüm normalin çok üzerinde bir derinlikte yapılmıştı.

Babam bizi çağırdı, ve trampleni göstererek “Çocuklar tramplenin merdivenlerinden dikkatlice çıkmanızı, tramplenin ucuna yürümenizi ve aşağı atlamınızı istiyorum” dedi. “Kollarınızı ve bacaklarınızı bedeninize yakın tutun ve bir adım atarak atlayın” dedi. Bunları söyledikten sonra babamda bizimle tramplene yürüdü sanırım. Bir an korktuğumu ve aynı zamanda heyecanlandığımı hatırlıyorum. Orada olduğumuz günlerde büyüklerin bile zaman zaman tramplene çıkıp atlamadan indiğini, atlayanların ise havada adeta uçarak inerken çığlıklarını duymuştuk. Şimdi babam bizim atlamamızı istiyordu.

Tramplenin merdivenlerinden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Ama babam “Haydi atla” dedikten sonra kendimi tramplenden aşağı bıraktığım anı hatırlıyorum. Kendimi boşlukta buldum ve sonra düştüm düştüm düştüm. Suya bir türlü ulaşamıyordum. Bitmeyen saniyelerdi benim için.

7 yaşındaki Zeynep’e sanki sonsuz gibi gelen bir süreden sonra suya daldım. Bacaklarımı istediğim kadar kapalı tutamamıştım ve bacaklarım biraz acıyordu. Ama havuzun kenarına yüzmeyi başardığımda kendimi sanki dünyanın fatihi gibi hissediyordum.

...

Yıllar sonra aldığım bir eğitimde kendimizi bırakmak ile ilgili egzersizler yapıyorduk. Birden bugün olduğu gibi aklıma yıllar öncesinde Foça’daki tatilimiz geldi ve tramplen maceram. Ben özgüven ve cesaret eğitimlerimi çok daha öncelerde mi almaya başlamıştım?

O eğitimin büyük ağırlığı bizi bir şeyleri yapmaktan alıkoyan korkuları, bizi durduran engelleri fark etmek üzerineydi. Çocukluğumuzdan beri binlerce kere duyduğumuz “Yapma” ve“Dur” gibi sözlerin hayatımızı nasıl etkilediğine dair.

Oysa o 1977 yazında, ben 7 yaşındayken ve babam 50, fark ettim ki kendi korkularına rağmen “Atla” demişti babam bana. Benim için ve kendine rağmen. Yaşamda ne çok tramplenin kenarından geri dönmek isteyeceğimi bilerek. Ve ne çok defa tramplen kenarlarından geri çağrılacağımı bilerek.

Ve şimdilerde gece yarılarında, beni korkutan başlangıçlarda, ve en çok da yüreğimin istediği ama alışılmışın dışında yeni adımlar atacağım zaman, “Atla” diyor babam bana. Artık hayatta olmasa da sanki sesi hala yankılanıyor buralarda.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 130
Toplam yorum
: 19
Toplam mesaj
: 18
Ort. okunma sayısı
: 982
Kayıt tarihi
: 04.11.07
 
 

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Amerika Birleşik Devletleri'nde Cornell Üniv..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster