Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mart '14

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
162
 

Beni dinler misiniz?

Günümüzde zordur çocuk olmak. Hele ki çalışan bir ana babanın çocuğuysanız. Önceki yıllarda “Aile içi İletişim” seminerlerinde sahneye çıktığımda ana baba ilişkileri ve onların çocukla olan iletişimleri hakkında birçok şey anlatırdım. Bir seminerimden sonra orta yaşı birazca geçmiş tecrübe ve deneyimleri yüzündeki kırışıklıklardan okunan bir bayan:
“Genç arkadaşım, bu yaşta sahnede insanlara birşeyler anlatabiliyor olman ve cesaretin gerçekten takdire şayan!” diyerek tebrik ettikten sonra bana: “Evli misin? Çocuğun var mı?” diye sordu. O dönem henüz nişanlı olduğumu ifade edince de: “Biraz düşünceli çokca da sevecen bir tavırla: “Bak Burakcığım, ben emekli öğretmenim. Aynı zamanda da anne ve büyükanneyim. Az once de ifade ettiğim gibi sahnede duruşun, anlattıkların, insanlarla iletişimin evet, gerçekten takdire şayan Ama…”

“Ama” sözcüğünün arkasını bir müddet getirmeden başını hafif öne eğerek düşünceli bir şekilde konuşmaya devam etti: “Nasıl desem, ortada yapılmış güzel bir yemek var. Malzemeler tamam, aşçı da iyi. Ama tadında birşeyler eksik sanki..”

O dönemlerde tam olarak kavrayamadığım bu söz, evlendikten sonra evlilik hayatına dair düşüncelerimin değişmeye başlaması ile anlam kazanmaya başladı. Hele ki kızımız olduğunda taşlar yerine oturmuştu.

Nazik ve tecrübeli öğretmenim aslında bana kırmadan şunu demişti: “Burakcığım evet aldığın eğitimlerle kendini geliştirmişsin, insanlarla aile ve çocuk hayatı ile ilgili bilgilerini paylaşıyorsun ama; Sallama!”

“Sen burada anlattıklarını henüz yaşamadın! Bir evlen, hele bir de çocuğun olsun, dünyanın kaç bucak olduğunu o zaman göreceksin! Bakalım burada insanlara anlattıklarını kendin yapabiliyor musun?”

Yaşamda en büyük öğretmen tecrübedir demişler. Değerli öğretmenim de bana tecrübesiyle birşey demeye çalışmıştı: “Yaşamadan, tecrübe etmeden, bilemezsin!”

Şimdi evli ve çocuklu biri olarak, özellikle aile eve çocukla ilgili konularda ayaklarım yere daha sağlam basarak anlatıyorum. Zaten hayatın birçok alanında yapmadıklarımızı anlatmıyor muyuz insanlara yapsınlar diye? Öğretmen olarak sınıfta çocuklarımıza, mahallede komşularımıza… Sonra dönüp bakınca neden etkili olmuyor, neden düzelmiyor diye soruyoruz ya: İşte kendimiz yaşamadığımız için!

Çocuğum sigara içiyor diye gelen adamın cebinde iki paket sigara varsa, çocuğum sınıfında çok huysuz ve saldırgan önüne gelenle kavga ediyor diyen adam, evinde eşine çocuklarına terör estiriyorsa bir yerde durup kendimizi bir sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum.

Eğitimlerde: “Çocuğunuza zaman ayırın, onun isteklerine ve duygularına kulak verin, onu dinleyin, ama gerçekten dinleyin!” diye durmadan anlatırdım. Kızımız Elif biraz büyüyüp dillenmeye başlayınca, çalışan ana babalar olarak akşam eve geldiğimizde bir de Elif’in beklediği ilgi ve akşama kadar biriktirdiklerini paylaşma isteği çoğu zaman bizleri daha da yoruyordu. Hala da yoruyor. Ama kızımla olan ilişkilerime artık daha fazla dikkat ediyorum. Onların tek isteği var: Bizim ilgimizi çekmek! Yalnızca onlarla ilgilenmemizi istiyorlar.

Onların yanında olmamızı, sevgimizle, ilgimizle onları kuşatmamızı bekliyorlar. Onları dinlememizi istiyorlar: Hem de tüm kalbimizle..

Evin Okçuoğlu’nun “Sakın Kızma Anne” adlı kitabından, biz ebeveynlerin çocuklarımızla olan ilişkilerimize ve davranışlarımızın onlarda yarattığı duygulara ışık tutması açısından çok beğendiğim bir bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum:

Öykü, çok hızlı konuşan bir kızdı. Annesi ‘kızım yavaş, ne dediğin anlaşılmıyor’ derdi hep. Kalabalık bir aileydiler. Akşamları işten gelen ablaları, ağabeyleri ve babası; gün boyu olanı biteni anlatırlar, konudan konuya atlar, bir sürü şey konuşurlardı. Öykü de okulda olanları anlatmaya çalışırdı. Ama sanki kucak kucak sözcük, anlamsız bir yığın gibiydi. Herkes kucağındaki sözcükleri ortaya döküyordu. Akşam sofraları, hep neşeli bir gürültüyle geçiyordu. Anneleri gün boyu ev işi yapmış oluyordu. Akşam olunca, artık konuşacak hali kalmıyordu.
 Öykü, ‘sanırım ben, kendimi dinletebilmek için hızlı konuşuyorum. Ya da kısa sürede çok şey anlatabilmek için’ diye düşündü.

Öykü’nün en sevdiği arkadaşı Selda ise tam tersi yapıdaydı. Bir gün Selda’nın babası okul çıkışı geldi. Arabayla onu da eve bırakmayı önerdiler. Birlikte arabaya bindiler. Arabada Selda ile babası konuşmaya başladılar. Öykü de konuşmaları ilgiyle dinliyor, arada ona soru sorarlarsa yanıtlıyordu.
‘Bugün okulda neler yaptınız Selda, anlat bakalım’
 ‘Dersler hep aynıydı. Matematik sonuçları okundu. Ben 4 aldım. Bir de öğretmen, veli toplantısı duyurusu yaptı. Sanırım gidersiniz. Cumartesi saat 11.00’da.’
‘Gideriz tabii. Arkadaşların nasıllar? Onlarla bir sorun olmadı umarım.’
‘Olmadı desem yalan olur. Aslında hepsi iyi bizim sınıftakilerin. Bir tek Caner hariç.’
‘Hayırdır? Caner neden sorun ki?’
Bugün Hüseyin’i çok üzdü. Çocuk resmen ağladı’
‘Ne yapmış Hüseyin’e?’
‘Okula bir şişe hacı yağı getirmiş. O ağır kokuyu Hüseyin’in çantasına döktü. Hüseyin de –yeni bir çanta alacak paramız yok. Bu kokuyu ben nasıl çıkaracağım şimdi. Annem çok kızacak- diye ağlamaz mı?’
‘Peki, siz ne yaptınız bu durumda?’
‘Biz bütün kızlar, Caner/e kızdık, bağıdık tabii. Ama hiç pişmanlık duymuyor. Yaptığı şakaymış! Ne şaka ama, eşek şakası! Baba şu Caner hiç laftan anlamayan biri.’
‘Öğretmeninizin haberi oldu mu bu konudan peki?’
‘Oldu. Biz tartışırken derse girince, tabii konu açıldı. Tarafsız olmaya çalıştı öğretmen. ‘
Öykü dayanamadı. Düşüncesini söylemek istiyordu.
‘Selda’nın dediği gibi, öğretmen tarafsız olmaya ve her iki tarafa da kusur bulmaya çalıştı. Ama bence bu yanlış. Haksızlığa uğrayan Hüseyin. Onu savunmaya çalışan bizlerdik. Pişman bile olmayan Caner’e kızmakta haksız değiliz.’
‘evet baba. Biz düşündük. Aramızda para toplasak da bir çanta alsak Hüseyin’e nasıl olur.’
‘Bu hassas bir konu. Onu incitmeden vermelisiniz. Belki verirken – bu sana yapılan haksızlığın düzeltilmesi için- derseniz, onu gücendirmemiş olursunuz.’
‘Bak bu iyi fikir. Tamam baba, öyle yapalım. Sen bana para vereceksin şimdi o zaman. Çantanın alınmasına ben de katılacağım.’
‘Olur, veririm.’
Araba Öykülerin kapıya gelmişti. İyi akşamlar dileyip indi. Aynı şekilde o da evdekilere anlatıp para isteyecekti.
Evde kardeşleri ve annesi vardı. Babasının gelmesini beklemeye karar verdi. Aslında daha fazla kalabalık olmadan annesinden istemeyi düşündü bir ara. Ama sonradan vazgeçti. Belki yeterli para yok der, vermek istemezdi.
Babası o gece erken geldi. Sofra telaşı, ikili üçlü konuşmalar sürüp gidiyordu. Öykü uygun bir boşluk yakalamaya çalışıyordu. Konuşması için, onu dinleyecekleri bir boşluk, bir sessizlik olmuyordu.
Bir türlü sumak bilmiyorlardı. Artık dayanamadı. Söze atıldı. Sözlerini kesmek istemese de başka çare bulamamıştı.
‘Bir dakika beni dinler misiniz?’
Bunu söylerken sesini biraz yükseltmişti. Kendini fark etmeleri için başka çare gelmemişti aklına.
Sofrada bazıları şöyle bir başını çevirdi. Diğerleri konuşmalarına ikili olarak devam etti. Öykü’nün konuşması, hem de dikkatleri çekecek şekilde, bütün ilgiyi toplayacak bir anlatımla konuşması gerekiyordu. O böyle düşündü.
‘Bugün okulda felaket bir olay çıktı. Hüseyin’in çantası mahvoldu. Caner yüzünden. Caner’e öğretmen çok kızdı. Hepimiz ona haddini bildirdik. Hüseyin’in çantasına berbat kokular dökmüş, boyalar sürmüş. Çanta kullanılmaz halde şimdi. Ona çanta almak zorundayız, sınıfta para toplanacak. Benim de katkıda bulunmam gerekiyor. Yarın çanta alınacak.’
Bunları bir çırpıda söyleyip sustu. Babasına bakıyordu.
‘Tamam veririz. Bu okuldan istenen paraların sonu gelmeyecek.’
Öykü derin bir nefes aldı. Olayı tam olarak anlatamamıştı. Ancak dinleyenlerin ilgisini çekecek kadar ve biraz abartarak anlatmıştı. ‘olsun’ diye düşündü. Başka çaresi yoktu.
Ertesi gün öğretmen yeni çanta için getirilen parayı topladı. Yeni bir çanta aldı.
Öykü o gece Selda’nın arabada babasıyla konuşmalarını anımsadı. Babası, günün nasıl geçti diye soran biriydi. Öykü de bu şekilde konuşmaları yapmayı istemez miydi! İsterdi tabii.bir gün una bir çare geldi aklına.zamanı olmayan, dinlemeyen büyüklerine ulaşmanın tek yolu vardı.bir de onu denemeye karar verdi. Hemen masanın başına koştu. En güzel yazan renkli kalemini aldı. Bir de boş kağıt çıkardı dosyadan.
Başladı yazmaya.

‘Evdeki herkese!
Bu yazıyı yazmak zorunda kaldım. Herkesin bir sürü anlatacağı derdi var. Bir çırpıda konuşup da dinlemeniz için çok çabaladım. Sonuç alamayınca, size, yazarak ulaşmaya karar verdim. Bundan sonra hepimiz aynı anda konuşup gürültü yapmak yerine, sırayla konuşalım. Hepimiz dinleyelim., anlayalım. Ama ilk konuşma sırasını ben istiyorum. Çünkü bu fikri ben buldum. Sofrada toplanınca bundan sonra ilk beni dinler misiniz? Sizinle birlikte yaşamak, sıcacık ve kalabalık bir coşku seline kapılmak gibi… hepinizi seviyorum. Ama ne olur beni dinler misiniz?’
Yazdığı notu banyoya asmaya karar vererek, banyo aynasının önüne gitti. Kağıdı aynaya bantladı. Gece erkenden yattı. Sabah olduğunda, yüzünü yıkamak için banyoya gittiğinde, çok şaşırdı. Çok da duygulandı. Yapıştırdığı kağıdın altında, 6 kişinin ayrı ayrı yazdığı minik notlar vardı.

‘Seni dinleriz… ablan.’
‘Seni tabii dinleriz…abin.’
‘Seni nasıl dinlemem ah kuzucuğum… annen.’
‘Seni de dinleriz, diğerlerini de… ben sustuuummmm… ağabeyin.’
‘Söz gümüşse sükut altındır. Dinliyorum canım… ablan.’
‘Dinleyelim bakalım Neymiş derdin? Baban’

Onları tüm kalbimizle dinlememiz ümidiyle…

 

M. Burak OLGUN

Kigeder Başkanı

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İlk dinlememiz gerekenleri en gerilere atıyoruz kolayca, bazen telefi edebilme şansı bile olamıyor. Elinize sağlık selamlar

Cemile Torun 
 27.03.2014 15:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 12
Toplam yorum
: 13
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 582
Kayıt tarihi
: 08.07.11
 
 

Kısa adı Kigeder olan Kişisel Gelişim Derneği yönetici asistanı.  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster