Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mayıs '11

 
Kategori
Kültür Turizmi
Okunma Sayısı
430
 

Burmayı keşfediyorum

Mingalabar ( Merhaba) 

19 şubat sabahı erkenden uçak ile Thailand’dan Burma/Mynmar’a hareket ettik. Mynmar İnternational Havalimanına indiğimizde saat 8:05’di. Mynmar gümrüğünden geçtikten sonra buradaki rehberimiz Thet Thet ile buluştuk. Mynmar’da grubumuza 4 kişi daha ilave oldu. İçlerinden ikisi Hintli anne ve kızıydı. Anne olan 84 yaşındaydı ve üniversitede Sankritçe dil dersi veriyordu. Böyle bir teyze ile birlikte seyahat etmek bizim için ayrıcalıktı. Diğer iki kişi ise Bianca ve Julia’ydı. Julia, Bangkok’ta yaşıyordu. Bianca ise gönüllü olarak kızıl haçta çalışıyordu.  

Yangon şehrindeki ilk durağımız Chanmyang Myaing meditasyon merkeziydi. Daimi rehberimiz Jeff , Burma’da yaşadığı yıllarda bu merkezde bulunmuştu. Merkeze geldiğimizde bizi Jeff’in Mynmar’da kaldığı sürece tanıştığı İsviçreli Nun ( Rahibe) Ariya Nani karşıladı. O zamandan beri Nun Ariya burada yaşamına devam etmişti. Şimdi buranın baş rahibi yani meditasyon merkezinin yöneticisi Sayadaw’ ya tercümanlık yapıyor veya talep gelir ise Budist öğretiler ile meta meditasyonunu paylaşmak üzere çeşitli gruplara hizmet veriyordu. Metta meditasyonu loving-kindness konusunda ilgilenen herkesin katılabileceği bir rituel. Bu çalışmayı ilk olarak 2007 yılında Jeff Oliver ile yapmıştım. İçinizdeki koşulsuz sevgiyi su yüzüne çıkarmanıza yardımcı olan ve kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan güzel bir çalışma, herkese tavsiye ederim. Artık Türkiye’de de yapılıyor. Ayağınıza gelen bu şanstan faydalanın. Vipassana içinize dönme metodlarından biri ki içine dönme işine bugün tasavvuf, budizm ve diğer dinlerde de çok önem veriliyor.  

Aydınlanmanın yolu içe dönmeden yani kendini tanımadan geçiyor. Nun Ariya, merkezin yöneticisi Sayadaw ile tanışacağımız özel odaya bizi aldı. Rehberimiz Jeff, Sayadaw ile karşılaştığımızda Buddha ‘yı gördüğümüzde yapmamız istenen hareketi yapmamız konusunda bizi uyardı, istemeyenlerin de yapmasının zorunlu olmadığını da ekledi. Bu özel saygı hareketi, bir şeye tapınıyormuşsunuz gibi bir hareketti. (Budist öğretilerinde, bu saygı duruşu kişiye değil Buddha’nın öğretilerini insanlar ile paylaştığı için öğretilere duyulan saygıyı temsil ediyor. ) Hep birlikte bu özel saygı hareketi yaparak Sayadaw’ı karşıladık. Sayadaw, öncelikle bizim ne kadar süreyle meditasyon yaptığımızı sordu ve istersek Mynmar’da kaldığımız 5 gün boyunca merkezde kalıp vipassana meditasyonunu deneyimleyebileceğimizi söyledi. Sonra bizim için hazırladığı kısa teaching’e başladı.  

Sayadaw, Budist öğretiler arasından “mutlu olmanın yolları” konusunu bizimle paylaşmayı seçmişti. Keyifle bu öğretiyi dinledik. Rehberimiz Jeff, merkezin o günkü öğlen yemeğini finanse etmeye karar vermişti. Yemek salonuna gittiğimizde bizi Sayadaw ile Nun Ariya karşıladı. Ve bizi monkların yemek yedikleri bölüme götürdüler. Yemekhane’de 3 ayrı bölüm vardı. Hoca monkların yemek yediği bölüm, merkeze gelen ziyaretçi ve nunların yemek yediği bölüm ve mutfak kısmı. Monkların yemek yediği bölümde yemek masaları yer sofrası şeklindeydi. Sayadaw en baştaki yuvarlak masada oturdu ve hepimizin diğer masalara oturmasını birazdan tüm masalara ayrı ayrı uğrayacağını söyledi. Budizm adetine göre monklar kendilerine offer edilmedikçe yemek yiyemiyorlardı. Bunun içinde her bir masadaki yiyecekleri tek tek Sayadaw’ya sunmamız gerekiyordu. Sayadaw tek tek her birimizin masasına geldi ve biz de onunla birlikte yuvarlak masayı kaldırıp sanki ona sunuyormuş gibi yaptık. Yiyecek sunma ritüeli bitince merkezdeki çalışanlar, ziyaretçiler ile nunların bulunduğu alana gittik. Onlar için de yiyecek sunuş ritüelini yapmamız isteniyordu. Biz hoca monklara yiyecek sunma ritüelini yaparken merkez ziyaretçileri, monk, nun ve merkez çalışanları da sıraya girmişlerdi. Diğer bölüme geçip önümüzden sırayla geçen nun ve merkezdeki ziyaretçilerin ellerindeki kaplara pilavları koyduk. Çok dokunaklı bir sahneydi. Gözlerimden birkaç damla yaş döküldü. “Yapma Sibel yaa burada da ağlanır mı” diyerek kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama sanırım aynı durumda olan sadece ben değildim. İçimizdeki bazıları da cömertlik ve sevginin yarattığı yüksek frekanstan çoşarak gözlerinden yaşların akmasına izin vermişti. Yiyecek sunma ritüeli tamamlandıktan sonra bizim için ayırdıkları bölümde onlarla birlikte sessizce yemek yedik. Burada her şey meditasyon halinde yani farkındalıkla yapılıyordu. Yemekte dahi kimse birbiri ile konuşup zihnini dağıtmıyordu. Yemekhane bölümünde çalışanlar habire sürekli değişik yemekler getiriyorlardı. Zengin bir vegateryan menüsü hazırlamışlardı. Kuş sütü ve bir de et eksikti diyebilirim. Orada içlerindeki sevgiyi hissedip tüm insanlara yaymak için kendilerini geliştirmek adına bir sürü zahmet ve zor şartlara dayanan insanlarla bir süre dahi olsa zaman geçirmek bizim için bir onurdu.  

Dünyanın bu bölümünde bu şartlarda güzel insanlarla birlikte olma deneyimi bizlere yaşattıkları için Sevgili Jeff Oliver , Pınar ve Kubilay’a çok teşekkür ediyorum. Öğleden sonra hep birlikte Nun Ariya ile birlikte çevre köyleri gezdik. Bazıları evlerinin giriş kısmını bakkal haline getirmiş bir şeyler satıyordu. Bazıları evinin bahçesinde çocuklarını yıkıyordu. Evleri direklerin üzerine oturtulmuş bambu ve ağaç dallarından yapılmış çatıları vardı. Maxımum 2 odalıydı. Banyoları ise dışarıdaydı. Büyükler üstlerinde kıyafetlerle dışarıda yıkanıyor. Sadece çocuklar çıplak banyo keyfini yaşıyorlardı. Bazıları ise evinin önünde rahat bir koltuğa oturmuş gözlerini dinlendiriyordu. Bizi gören köy halkı önce bakıyor. Biz onlara gülümsemeye başlayınca onlar da bize gülümsüyordu. Hatta el sallayanlar da oluyordu. Biz onlara, onlarda bize enteresan gelmiştik. O yoksul ve basit hayatlarında ( ki bu tanımın tamamen benim bakış açım olduğunu hatırlatırım) mutlulukla gülümsüyorlardı. Yolumuzun üzerinde ilk uğradığımız yer Jeff oliver’in son hocası Ashın Tejanıya’nın manastırıydı. Bu manastırın ismi Shew OO Min Dhamma Sukha Forest Centre’dı. Buradaki yapılan vipassana meditasyonu alışılmışın dışında, daha modern bir yapıya otutturulmuştu. Vipassana’daki etikenlendirme metodunu tamamen kaldırıyor, odaklanma ve konsantrasyon yerine zihnin akışını izleme konusunda insanları yönlendiriyorlardı. Burada batı ve doğudan gelen bir çok meditator yani yogi vardı. Burada Budizm’in Theravada Tradition’ı takip ediliyordu.  

Geçen yaz Tibet ve Hindistan’da Mahayana Tradition’ı ile tanışmıştım. Rehberimiz Jeff’e bu ikisi arasındaki farkı sorduğumda; .Theravada ’nın Mahayana’ya göre daha sıkı kuralları olduğunu, buradaki öğretilerde motivasyon kaynağının insanların önce kendilerini geliştirmesi olduğunu, Mahayana’da ise evrendeki diğer canlıların hayrına olacak şekilde kendini geliştirmenin motivasyon kaynağı olduğunu açıkladı. Ancak sonuç olarak ikisinin de gittiği nokta aynıydı. Yani iyi insan olmak ve mutlu olmak. Dalai Lama’da bir konuşmasında benzer şeyi söylemişti.  

Tüm bu öğretilerin kaynağı Buddha öğretileriydi. Evet method olarak farklı olabilirlerdi. Bunun sebebi insanların farklı olması ve her kişinin kendi özelliği ve karakterine uygun olanı seçebilmesi içindi. Shew OO Min Dhamma Sukha Forest Centre’ı gezdikten sonra Ashın Tejanıya’nın hazır olduğunu haber verdiler ve hep birlikte onun kaldığı yere gittik. Ashın Tejanıya, bir gün önce Malezya’ya gitmesi gerekiyormuş. Fakat bir şekilde bir şey olmuş ve eğitim iptal olmuş. Böylece kısa bir süre olsa da onunla sohbet etme imkanını bulduk. Ashın Tejanıya, belki bir noktaya odaklanma veya etiketleme yaparak zihni sakinleştirmeyi amaçlayan klasik meditasyon yerine hayatın her anında farkın olmayı savunuyordu. Farkındalığı yüksek bir insandı. Çok rahattı. Şimdi bu insanlar uzaktan gelmiş onlara nasıl faydalı olabilirim endişesi yerine ( bu biraz benim endişem sanırım!!!) ona ne sormak istediğimizi sordu. Bu bakış açısı dahi başlı başına bir öğretiydi. İki dakikalık bir konuşma ve bu konuşmanın arkasında durup bizim sorularımızı beklemesi gerçekten büyük bir gücün deliliydi. Gruptan birkaç kişinin sorularını yanıtlarken sadece sorulan sorunun yanıtını veriyordu. Sorduğun soru ile bağlantılı şu var şunu da anlatayıp tarzında bir davranış şekli sergilemedi. Bu anlamda iyi bir satışçı değildi !!!!. İstediğiniz bu ama bende daha başka şeylerde var onlarla ilgilenmek ister misiniz demiyordu. Ve bu şekilde zaman zaman yaptığım bendeki satış modelini fark etmeme sebep oldu (amacım karşımdakine yardımcı olmak olsa dahi. !!!!!! ) Bunun için Ashın Tejanıya’ya çok teşekkür ediyorum. Ashın Tejanıya ile olan küçük sohbetimizden sonra köy içindeki yürüyüşümüze devam ettik. ,  

Bundan sonraki ilk durağımız öksüz kız çocuklarının Nun olarak yetiştirildikleri ev oldu. Küçücük bina içinde 25 kız çocuğuna bakılıyor, Buddha öğretileri öğretiliyordu. 18 yaşlarına geldiklerinde ise Nun olarak devam etme veya etmeme konusunda seçim yapmaları isteniyordu. Hepsi çok tatlıydılar. Saçları traşlı olduğundan kız olduklarını giysilerinin renginden anlıyordunuz. Kız rahibeler pembe renkte bir örtü ile örtünüyorlardı. Hepsini teker teker kucaklamak istiyordu insan. Ama bunlar çocukta olsalar gerçekte hepsi birer rahibeydi. Buradan sonra farklı bir Nunnery’e gittik. Buradaki şartlar biraz daha zorluydu. Onlarla da sohbet ettikten sonra Sayadaw’ın merkezine geri döndük. Sayadaw, manastır içindeki kliniği bize göstermek istediğini söyledi. Belli ki bu klinikten gurur duyuyordu. Gülümseyerek bizi kliniğin olduğu yere götürdü. Derme çatma bir kulübeyi klinik haline getirmişlerdi. Girişte bir bekleme odası ile arkada 2 oda vardı. Arkadaki odaların birinde dişçi koltuğu ve lavabo diğer odada ise hastaların bakıldığı muayene odası vardı. Bugün 2 doktor gelmişti. Doktorların hiç birisi ücret almıyor gönüllü olarak hastalara bakıyorlardı. Yoksul halk hiç ücret ödemeden burada bakılıyordu. Bu arada yolculuğun bu kısmında birkaç fire vermeye başladık. Bedeninde suyu azalan, midesini bozan 3 kişi vardı. Bu 3 kişi gün içindeki gezimizi katılamadılar.Merkezin dinleme odasında tüm gün boyunca dinlendiler. Allahtan grubumuzun içinde bir doktorumuz vardı. Sevgili Öznur hepsiyle tek tek ilgilendi.  

Buradan ayrıldıktan sonra dosdoğru Yangon şehrindeki Yuzana isimli otelimize gittik. Çok yorgundum. Bu sabah Mynmar’a gelebilmek için saat 4:00 da kalmıştık ve şimdi saat 16:00 dı. Uykusuzluk ve sıcak birleşince insan bayağı zorlanıyordu. Akşam saat 18:30 da hem Burma geleneksel dans gösterisinin yapıldığı hem de akşam yemeğimizi yiyeceğimiz yere gittik. Burma’da akşam yemeği 18:30 da yeniyordu. Akşam yemeğimiz Burma, hint, çin yemeklerinden oluşan zengin bir açık büfeydi ve biz yemek yerken yerel Burma efsanelerin dans ile anlatıldığı ritüeller sahnelenmeye başladı. Meşhur Kainari ve kainara duet dansını izledik. Kainari, bir kuştu ve 2 kuşun birbirleri ile olan düeti muhteşemdi.,  

Ertesi gün sabah erkenden Myanmar’ın büyüleyici şehirlerinden Bagan’a uçacağımızdan otelimize gittik nasılsa Bagan ve Mandalay’ı gezdikten sonra meşhur Altın Pagodayı görmek için tekrar Yangon’a gelecektik.  

Sevgiler  

Burma Hakkında Birkaç Bilgi… Burma 12.nci yy da kurulduğunda ve Mynmar olarak biliniyormuş. Mynmarlıların kökenlerinin Moğol olduğu söyleniyor. Mynmar 1853 yılında İngilizlerin egemenliği altına girmiş. 1948 yılında bağmsızlığını ilan ederek İngiltere’den ayrılmış. 1962 yılına kadar demokrasi ile yönetildikten sonra 1962 yılından sonra askeri cunta ile yönetilmeye başlamış. 1989’da Myanmar askeri cunta rejimi, ülkeye İngilizlerce konulmuş olan Burma veya Birmanya ismini Myanmar Birliği olarak değiştirmiştir. Birleşmiş Milletler 1989’da isim değişikliğini kabul etmiş ve ülkenin ismini "Union of Myanmar" şeklinde tanımıştır. Avrupa Birliği ise alternatif olarak “Burma / Myanmar” ismini kullanmaktadır. Halkın çoğu Budist. Kaynak: Wikidede  

Bagan, Başka bir Burma Şehri…Ama En Güzeli !!!! 

20 Şubat.2011 Sabahı saat 17:30 Bagan’a gitmek üzere yataktan kalktığımızda Semra kendini iyi hissetmediğini söyledi. Allahtan yan odamızda sevgili doktorumuz Öznur ve kardeşi Sema kalıyordu, hemen Öznur’un kapısını çalıp onu çağırdım. Sevgili Öznur mucizevi bir şekilde Semra’ya çeşitli hareketler yaptırarak nabzını düzene soktu. Birlikte Semra’yı giydirdik, ben bavulları aldım. Öznur’da Semra’yı alıp resepsiyona indirdi. Öznur, Semra’nın bedeninin susuz kaldığını söyledi. Ona bol bol su içirip bedenindeki tuz dengesini sağlamak üzere tuz yedirdik. Bagan’a indiğimizde Semra daha iyi olmuştu. Havalaanından otele gitmeden önce direk Bagan’daki Bogyoke pazarına gittik. Hepimiz buranın meşhur giysisi lonjini almaya niyetliydik. Otobüsten iner inmez Bagan halkı bir şeyler satmak üzere etrafımızı sardı. Eğer gözlerine bakarak gülümseyin “ No Thank you” dediğinizde sizden uzaklaşıyorlardı. Ama ya çok yazık deyip acıma hissiniz yükseldiğinde vay halinize!!!!! . Pazarlık yaptıktan sonra petrol mavisi renginde lonji satın aldım. Mynmar’da erkeği de kadını da bu lonjileri giyiyorlardı. Oldukça rahatlar.  

Pazar gezimizden sonra Golden Shwe Baw Kyun’e gittik. Golden Shwe Baw Kyun altından yapılmış kocaman tek bir kubbeden oluşmuş büyük bir pagoda. Ayrıca bu kubbenin etrafında krallın kaldığı yerler ve küçük tapınaklarda yer almakta. O zamanlarda böyle mükemmel bir binayı inşa etmiş olmaları mucize gibi. Hindistan ve Nepal’deki Stupa’lara burada pagoda ismini vermişler. Pagoda’ların içinde tıpkı stubalardaki gibi Buddha’lara ait saç, kemik, küller vardı. Aynı bizim Ümre olayında olduğu gibi Pagodaların etrafında tur attığınızda ibadet yapmış oluyorsunuz ve buna “merit” biriktirmek diyorlardı.  

Golden Shwe Baw Kyun pagodanın tabanında avucum büyüklüğünde küçük bir çukur açmışlar ve içine su doldurmuşlar. Bu çukuru öyle uygun bir yere yerleştirmişler ki bu çukura yaklaşıp dizleriniz üzerinde oturduğunuzda, çukurdaki suya baktığınızda pagodanın en üst ucunun yansıması görebiliyorsunuz. Binayı inşa ederken bu ayrıntıyı düşünmeleri gerçekten çok büyüleyiciydi. Golden Shwe Baw Kyun’den sonra enteresan bir bölgeye geldik. Bu bölgenin ismi Nyaungoo idi. Sevgili Zeynep’in deyimiyle tarihi eser tarlası gibi bir yerdi. Büyük bir alana küçük, büyük, sade, muhteşem bir sürü pagoda yerleştirilmişti. Hikayeye göre kral ilk olarak Buddha’ya ait saç tellerini yerleştirebileceği bir pagoda inşa ettirmiş.  

Sonrasında ise Bagan’ın zenginleri Buddha’ya ait parçaları sakladıkları bir sürü pagoda yapmışlar. Pagodalar ilk yapıldığı yıllarda 4400 adetmiş. Sonraki depremlerden dolayı sayıları 2000 lere düşmüş. Her pagodanın dört ayrı kapısı var ve bu kapıların her birinde Buddha heykeli yerleştirmişler. Pagodaların duvarlarına da Buddha resimleri çizilmiş. Maalesef ki bazı Buddha resimleri bir şekilde yok edilmiş. Çünkü güvenlik olayı pek yok. Yoldan geçerken şöyle bir pagodalara gideyim deyip istediğiniz bir pagodayı gezebilirsiniz. Diğerleri de bozulmadan veya depremlerde yok olmadan mutlaka gelin görün. Oradayken Unesco neden burayı da dünya mirasları listesini almamıştı derken Semra’nın yanında getirmiş olduğu Karanlıktaki ışık Burma Günleri isimli kitapta okuduğum kadarıyla buradaki pagodalara restorasyon yaparken asıl haline göre farklılıklar yapılmış bu yüzden de Unesco korumaya almamış şeklinde bilgi yer alıyordu. İlk gittiğimiz pagoda Bagan’in 2.nci büyük pagodasıydı. Bu pagodaya tırmanıp tüm pagoda tarlasını izleyebiliyordunuz. Güneş batımı ve sonrasını gerçekten görmenizi isterim. Çok büyüleyici. Ölmeden bir kere gelmekte fayda var.  

Öğle yemeğinde Ayeyarwaddy nehrinin kenarında The King Si Thu Restaurantına gittik. Öğlen yemeğimizi yedikten sonra öğlen sıcağını geçiştirmek hem de biraz dinlenmek üzere otelimize gittik. Otelimizin ismi Kaztumadi oteldi. Bizi hoş geldiniz içkileri ile karşıladılar. Odalarımız küçük bungolov evler içindeydi. Öğlen biraz kestirdikten sonra, önce bambudan yapılan süs eşyalarının yapıldığı atölyeyi gezdik, sonrasında tekrar Nyaumgoo bölgesine, pagoda tarlasının olduğu yere doğru hareket ettik. Bugün gezeceğimiz pagodanın ismi Sulemanı Pagodasıydı. Bu da Bagan’nın en etkileyici pagodasıydı. Bagan’da her nereyi gezmeye gitsek satıcılar ordusu da bizi izlemeye devam ediyor. Satış yöneticilerinin gelip buradaki hizmeti görmesi gerekir. İlk uğradığımız açık pazarda Sevgili Zuhal istediği renkte bir etek bulamamış ve satıcı” madam ben size getiririm” demiş. Bizim Zuhal’de “Beni nereden bulacak ki “ diye düşünmüş. Ne oldu dersiniz Sulemani pagodadan çıkarken bir de ne görelim bizim açık pazardaki satıcı kız Zuhal’in istediği renkte lonjiyi dikip getirmemiş mi? Hepimiz bu durumu hayretle karşıladık. Bagan’daki ziyaretlerimiz sırasında sabah, öğlen, akşam nerede olursak bizi sürekli takip eden ailemizin satıcısı vardı. Bize sürekli takip ederek hem bol para kazandı hem de gönlümüzü aldı.  

Bugün son olarak güneşin batışını izleyeceğimiz Pagodaya gittik. Güneş Ayeyarwaddy nehrinin arkasındaki dağların arasına batıyordu. Güneş önce turuncu sonra kırmızı en sonra da pembeleşerek dağın arkasında kayboldu. Çok güzel bir manzaraydı. Akşam yemeğinden önce grup olarak o gün satın aldığımız burma giysileri lonjileri giymeye karar verdik. Akşam yemeğe gitmeden önce resepsiyonda buluştuğumuzda herkes rengârenk lonjileri ile mükemmeldi. Akşam yemeğini yediğimiz restaurantın ismi Larawek sarayıydı. Burada da aynı Yangon’daki gibi biz akşam yemeğimizi yerken meşhur kukla ve Burma dans gösterileri yaptılar. Yemeğin sonunda bizi bir sürpriz bekliyordu. Burma dansçılarından bir bayan grubumuzdaki tüm bayanlara Burma dansını öğretti. Ancak Burma dansçısının ellerinin hareketi çok zarifti, bizlerin ise bu zarif danıs yapabilmek için birkaç fırın ekmek yememiz gerekiyordu, zira göbek dansına yatkın biz Türkler ellerimizden çok kalçalarımızı kullanıyor olduğumuz fark ettik. Hocadan aldığımız birçok uyarının sonucunda , ağırlıklı Emel Sayın tarzı el hareketleri yaparak sonunda güzel bir Burma dansı yapmayı öğrendik:) Ancak hem gezi hem danslar o kadar yormuşki yatağa girer girmez uyuyakaldım. Yazımı yazmayı da bir ertesi güne bıraktım.  

Bangan’da Yeni Farkındalıklara Doğru… 22 Şubat 2011,  

Bangan’da ikinci ve son günümüz. Akşam çok güzel bir uyku çektik. Kaldığımız otel sabah kahvaltısını etrafı tropikal ağaçlarla çevrili yemyeşil çimenlerin olduğu bahçede hazırlamıştı. Otel çalışanları etrafımızda dört dönüyorlardı. Muhteşem bir kahvaltı yaptık. Bu güzel keyifli kahvaltıdan sonra hep birlikte otobüs ile Ananda tapınağına gittik. Burası Burma’nın en muhteşem temple’i olarak biliniyordu. Dün güneş batarken pagoda tarlasında en çok dikkatimi çeken pagoda burasıydı. Ananda’nında diğerleri dört ayrı kapısı vardı ve bu kapıların girişinde Buddha heykeli yer alıyordu. Buddha heykelleri pagodanın iç kısmındaydı. Bu kısmın etrafında 3 ayrı bölüm vardı. Her layer 1.5 metrelik koridorlardan oluşuyordu. Ve koridorların duvarlarının içi yer yer oyulmuş ve içlerine Buddha heykelleri yerleştirilmişti. Ayrıca duvarlarda silik desenler vardı ama bunların ne olduğu anlaşılmıyordu.  

Geçmişte bu izlerin üstünde orijinal Buddha heykelleri ve kutsal sembollerin olduğu kesindi. Büyük bir ihtimalle bu özel desenler insanlar tarafından kazılıp alınmıştı. Tapınağın ana giriş kapısından içeriye girdiğinizde başta da yazdığım gibi 3 ayrı bölümden geçiyorsunuz. İlk bölümden geçerken Buddha heykelinin suratına baktığınızda yüzünün gülümsediğini fark ediyorsunuz. İçeriye doğru ilerlediğinizde bu gülümseme tamamen yok oluyor. Diğer pagodalarda yaptığım gibi dört kapıda da yer alan Buddha’ya saygılarımı sunup küçük bir meditasyon yaptım. Üçüncü Buddha’ya gelirken bir rahibin ilahi söyleyen sesini duydum ve Buddha heykelinin önüne geldiğimde birkaç rahip ve rahibeden oluşan küçük grubun Buddha saygılarını sunduktan sonra ilahi okuduğunu gördüm. İlahiyi dinlemek için yere oturdum ve kısa bir meditasyon yaptım. Meditasyon yaparken, Ashın Tejanıya’nın kitabının giriş bölümünde yazılanlar birden aklıma geldi. Zaman zaman aklımızdan geçirdiğimiz veya günlük hayatta kullandığımız bir takım cümle kalıplarına dikkatimizi çekiyordu. Örneğin, Bu ışıklar günün bu zamanında yanmamalı; Onun davranışları çok rahatsız edici, Ben daha hızlı yaparım, dünkü meditasyonum çok iyiydi ama bugünkü ? ;O çok bencil ve ilgisiz; Niye bunlar hep benim başıma geliyor?; Birisi benim yerime oturmuş; O çok güzel, O çok alımlı; Biraz daha salata yemek istiyorum; Diğerleri çılgın olduğumu düşünüyor ama ben aslında çılgın değilim; gibi Tüm bu sözlerin kaynağının bağımlılık, kızgınlık, öfke, gurur vb. gibi durumların olduğundan bahsediyordu. Ve bunlara dikkat etmemizi öneriyordu. . Ayrıca bazı sorular da soruyordu.  

Örneğin; Bazen patronunuz, eşiniz ve dostunuz hakkında negatif konuştuğunuz oluyor mu?; ( Benim yanıtım: oooo bir çok kez) ; Kızmış olduğunuz halde karşınızdakine kızgınlığınızı paylaşmadığınız oldu mu?; ( Benim Yanıtım: Deli misin bir çok kez); Size yardımcı olan sizin için bir şeyler yapan kişilerle özellikle çok tatlı konuştuğunuz oldu mu? ( Benim Yanıtım: Bolcana.. Ne yani farklı bir alternatif mi söz konusu)  

İste tüm bu durumların kaynağını da bağımlılıklar, kızgınlık, öfke, gurur v.s oluşturduğunu ve bunların bir an evvel farkedilmesinin iyi olacağına işaret etiyordu. Meditasyonum sırasında bu konu ile ilgili bana gelen his şöyle idi; O kadar önemli ve kutsalız ki aslında kendimizi daha önemli yapmak adına yukarıda yazmış olduğum cümleleri sarf etmeye veya aklımızdan geçirmeye gerçekten gerek var mı? .. Ve sonra sanki bir şey bana bir soru verdi. Tüm bunlardan algıların ötesini farkına varmak adına vazgeçebilir misin?. İçimden başka bir ses ise evet tabii ki vazgeçebilirim. Algılarımın ötesini görmek için bunlardan fedakarlık edebilirim. Evet buna tamamıyla hazırdım. Kendimi çok iyi hissetmiştim. Bu sırada rahipte ilahesini bitirmişti. Kısa bir zaman zarfında bu büyük farkındalık için şükrettim. Ve Tapınağın giriş kapısına doğru rutin turumu tamamladım. Tam tapınağın ana giriş kapısından dışarıya adım atacaktım ki basamağın dibinde bir sürü kuş tüyleri gördüm. Hafif hafif salınıyorlardı. Evet bu içimde güzel bir şeyin başladığının işareti olabilirdi. Ananda’dan sonra Tinlo Minto Tapınağına uğradık. Artık tüm pagodalar birbirine benzemeye başlamıştı. Girişte hediyelik eşya satılan bölüm, sonrasında kuzey, güney, batı ve doğuya bakan 4 ayrı giriş kapısı ve her bir kapının girişinde dev Buddha heykelleri ile bir sürü begonyalarla bezenmiş güzel pagoda bahçesi.  

Tinlo Minti tapınağından sonra Manuha tapınağına geldik. Bu pagodaya kralın ismini vermişlerdi. Buranın enteresan bir hikâyesi var. Rivayete göre; Burma’da yaşayan bir krala, diğer bir kral Buddha öğretilerinin yer aldığı tabletleri vermeyi taahhüt ediyor. Ve tabletleri alacak olan kralda bir pagoda inşa ettirmeye başlıyor. Ancak sonradan tabletleri verecek olan , kral sözünden geri dönüyor ve tabletleri göndermiyor Bunun üzerine diğer kral, bu tabletleri çalıyor. Çaldıktan sonra da yakalanıyor ve hapse atılıyor. Daha sonrasında ise hapisten çıkan Kral, hapisteki sıkıntılı günlerini ifade edebilmek için bu tapınağı inşa ettiriyor ve içindeki Buddha heykellerini hapisteki anılarını temsilen bina içinde sıkışmış kalmış görüntüsünü vermek için büyük Buddha heykelleri yaptırıyor. Her zamanki gibi tapınağın etrafından tur atarken bir başka bölüm dikkatimi çekti. Bu bölümde yatan bir Buddha heykeli konulmuştu. Ve yatan Buddha’nın göğüs kısmında küçücük bir monk bordo renkli kıyafeti ile oturmuş mumları yakıyordu. Çok şirin bir monktu. Buddha heykeli ile birlikte çok büyülü bir görüntü oluşturuyordu. Bol bol fotoğraf çektim. Tapınak çıkışı öğlen yemeğimizi sun set isimli bir restaurantta yedik. Burada yediğim öğlen yemeği şimdiye kadar yediklerimin en iyisiydi. Buralara gelirseniz mutlaka buraya uğrayın. Ayeyarwaddy nehrine bakan güzel bir manzarası var. Öğlen yemeğinden sonra hem dinlenmek hem de yakıcı öğlen güneşinden kurtulmak adına otele gidip bir güzel dinlendik. Öğlen uykusunda sonra Bagan’daki bir köyü ziyarete gittik. Bizi Noni isimli genç bir kız karşıladı. İstersek köyü dolaştıracağını söyledi. Köyde 1200 ev vard ve hepsi de çiftçilikle geçiniyorlardı. Fıstık, susam ve pamuk yetiştiriyorlardı. Ürünlerini topladıktan sonra köylerine getirip satışa hazır hale getiriyorlardı. Örneğin; susam ve fıstıktan yağ yapıyorlar, pamukları eğirip lonji, çanta, örtü dokuyarak bunları pazarda satıyorlardı. Tarlalarını ise halen ilkel yöntemlerle sürüyorlardı. Kulakları eşek kulağına benzeyen ineklerle tarlalarını sürüyorlardı. Gruptakilerin bir kısmı geçen seneden hazırlıklı olduklarından köydeki ailelere vermek üzere bir sürü hediye getirmişlerdi. Semra ile ben acemi çaylak olarak İstanbul’dan yanımızda getirdiğimiz çikolata, badem ve kuruyemişli barları çocuklara dağıttık. Verdiklerimizi ceplerine koyuyorlar, yemiyorlardı. Semra büyük bir ihtimalle aileleri ile paylaşmak için yemediklerini söyledi ki doğru olabilirdi. Köy halkının evleri ufacıktı, evler mutfak, yatak odası ve varendadan oluşuyordu. Bizi gezdiren Burmalı Noni’de tarlada çalışıyordu. İngilizceyi orta düzeyde konusuyordu, söylediğine göre okulda öğrenmişti. Bana ingilizcesini anlayıp anlamadığımı sordu. Çok iyi anladığımı ve güzel konuştuğunu söylediğimde ise çok sevindi . Aklımız bizden hediye ve yiyecek almak için çırpınan o güzel Burmalı çocuklarda kalarak köyden uzaklaştık. Hepimiz cömertliğimizi ifade edebildiğimiz için hem mutluyduk hem de daha fazla bir şeyler yapamamanın verdiği üzüntü ve durgunluk içindeydik. Ülkeleri çeşitli milletler tarafından sıklıkla el değiştirmiş olmasına rağmen yine de çok mutlular, çünkü yaşamaları için gerekli her şeyi kendileri yetiştiriyor veya yapıyorlar yani kimseye ihtiyaçları yok. Basit rahat ve mutu bir hayat yaşıyorlar. Bizi mutsuz eden politik değişikliklerden çok, daha fazla hırs ve daha fazla güzel şeylere sahip olma isteği olabilir mi ? Ne dersiniz? Güneşin batmasına yakın Dhamma Yazika pagodasına gittik. Bu pagoda da çok güzeldi. Pagodanın kubbesi altın yaldızlarla kaplanmıştı. Burada güneşin batışını seyredebilmek için pagodanın tepesine tırmandık. Bu sefer hava biraz bulutluydu ve güneşin batışını net bir şekilde izleyemedik. Yine de pagodalar, güneşin puslu batışı sırasında çok güzel görünüyorlardı. .  

Dhamma’dan sonra dosdoğru otelimize gidip kıyafetlerimizi değiştirip kukla gösterilerinin de yer aldığı Nanda restauranta akşam yemeğimizi yemeye gittik. Yemekler burada da çok lezzetliydi. Yemeğin sonuna doğru köydeki insanlardan satın aldığım sigar’ı gruptakilerle paylaştım. Sigar el yapımı ve organikti. Tütün olarak İçerisinde tütün, mısır koçanı, palmiye yaprakları, tabacco, bal bulunuyordu. Organik olmasına rağmen biraz fazla içince kafa yapıyordu. İçerisinde bize bahsettiklerinden farklı şeyler olabilir mi diye aklımdan geçirmedim desem yalan olur. Bu sigarı satan ve aynı zamanda içen teyze 80 yaşında ve sağlıklıydı, bu yüzden içinde kötü bir şey olma ihtimali yoktu. Yemeğimizi yedikten sonra tekrar otele döndük ve ertesi sabah saat 6:30’da Mandalay’a gitmek üzere yola çıkacaktık. Yine az uykulu bir gece olacaktı. Şimdilik Hoşçakalın  

Sevgiler  

Mandalay’a doğru … 

22 şubat ta saat 8.10 da Mandalay havaalanındaydık. Bavullarımızı aldıktan sonra otobüsümüzle Mandalay’ın dışına doğru yol aldık. İlk durağımız U-Bein köprüsüne gittik. U-bein köprüsünün uzunluğu 1200 metre olup Taung Thaman nehrinin üzerinden geçiyordu. Köprünün üzerinde her zamanki gibi bir sürü satıcı vardı. Bir kısmı suluboya, kara kalemle ve jiletle yaptıkları resimleri satıyor, Bir kısım baykuş ve kuşlar, yarı değerli taşlardan kolyeler v.b. gibi. Resim yapanların en ilginci yağlı boya ile parlak kalın bir kâğıda boyama yaptıktan sonra jiletle şekil vererek yaptıkları güzel manzara resimleriydi. Ayrıca keçi boynuzu çekirdeğine benzeyen çekirdeklerden yapılmış kolye, bilezik, çanta ve tokalar satıyorlardı. Çocuklar ve bayanlar yüzlerine nakata sürmüşlerdi. Nakata ciltlerini güneşten koruyordu. Burada nakata sürmeyi bir sanat haline getirmişler. Çok güzel şekiller yaparak yüzlerini nakata ile süslüyorlardı.  

U-Bein köprüsünden sonra tekrar otobüslere binip Mahagondunya Manastırına (Amarapura) gittik. Manastırın içerisinde 1000 kadar monk yaşıyormuş. Bayağı populer bir manastır olmalı ki bizle birlikte 7 turist otobüsü manastırın önüne park etmişti. Saat 11:00 di ve bu saat oradaki monkların öğlen yemeği saatiydi. Bizim gibi bir sürü turist gelip yemekhanelerinin açık olan kapı ve pencerelerinden yemek yiyen monkların fotoğraflarını çekiyorlardı. Bu durum beni rahatsız etmişti ve monkların bulunduğu bölüme gitmemeyi tercih ettim. Yemek furyası bitince manastırın dua edilen bölümüne gittik. Genç bir monk, burada yaşayan monkların gün içinde neler yaptıklarını bize anlattı. Sonra hep birlikte otobüse doğru yürüdük ve Mandalay’ın meşhur yerlerinden Sagaya hill bölgesine gittik. Burada tıpkı Bagan gibi bir sürü pagoda bulunuyordu. İlk olarak içerisinde 45 adet buddha heykelinin bulunduğu bir manastıra gittik. 45 Buddha heykelinin bulunduğu bölüme giriş 30 ayrı küçük girişi vardı. Girişler Buddha’nın meditasyon yaptığı mağara girişini, 45 Buddha heykeli ise Buddha’nın aydınlandıktan sonra 45 yıl boyunca öğretilerini insanlarla paylaşmasının sembolüydü. Buradan ayrıldıktan sonra Sagaya Hill bölgesindeki Mandalay Soungbagyashi Pagoda ‘ya gittik. Burası 800 m yükseklikteydi ve konum olarak tüm pagodaların merkezinde bulunuyordu. Soungbagyashi manastırından sonra Golden Palace Manastırına gittik, burası tahtadan yapılmış bir saraydı. Giriş bölümünde altın yaldızlı Buddha heykeli vardı. Ve tüm duvar ve sutünlar ise altın yaldızla kaplanmıştı. Golden Palace’dan sonra ise Kral Mindon tarafından yapılmış Grand Place ‘a gittik. Burayı da gezdikten sonra ise güneşin batışını seyretmek üzere Su Taung Pyai Pagoda’ya gittik Bundan birkaç gün önce Semra bir de bakmışsınız bu manastırların birinde yürüyen merdivenler görmüşüz diye takılıyordu ki bu söylev boşa gitmedi. Ve Su Taung Pyai manastırının tepesine yürüyen merdivenle çıktık. Hepimiz açlıktan ölüyorduk. Yüklü bir programımız vardı. Öğlen yemeğini kuruyemiş ve kurabiyeler ile geçiştirdik.  

Akşam yemeğini dört gözle bekliyordum. Akşam Ka’s Kitchen isimli restauranta güzel bir yemek yedik. Bugüne kadar sürekli vegetaryan yiyen bizlerde buraya gelince et yeme isteği kabarmıştı. Ve Semra ile birlikte menünün dışına çıkarak kendimize karides ve fish cake ısmarladık. Yemekler çok lezzetliydi bir güzel karnımızı doyurduktan sonra Treasury isimli otelimize geldik. Saat 8:30 a geliyordu. Bazılarımız akşam şehri keşfetmeye niyetliydi. Semra ile ben otelde kalıp dinlenmeyi tercih ettik. Ve bu karar doğru bir karardı. Çünkü sabahın saat 6 sından beri yollardaydık. Yarın ki gezimiz için enerji toplamak için erkenden yatmak iyi olacaktı. Yarınki programımıza göre tekneyle Mingun’a gideceğiz akşam da uçak ile tekrar Yogana dönüyoruz.  

Şimdilik Hoşcakalın  

Sevgiler  

Mingun’a Tekneyle Gidiyoruz 

Bugün tekne ile Mingun’a gideceğiz. Sabah kahvaltıdan önce rehberimiz Jef bize farkındalık meditasyonu yaptırdı . Aslında geziye başladığımız günden beri sabah erkenden uçağımızın olmadığı sabahlarda saat 6:30 da buluşup streching ve yoga hareketleri saat 7:00 da da meditasyon yapıyorduk. Bizimki hem kültür gezisi hem de spirituel bir gezi oldu. Kahvaltıdan sonra içerisinde 729 adet küçük beyaz pagodanın yer aldığı, her pagodanın içinde ise Buddha’nın öğretilerine ait tabletlerin bulunduğu Mahalokamarazein Kuthodaw pagoda’sına gittik. Burada dünyanın en büyük kitabı bulunuyordu. Girişte Buddha’ya saygılarımızı sunmak üzere çiçek satan Burmalılardan yasemin ve nilüfer çicek demetlerimizi aldık ve Buddha’ya saygılarımızı sunduk. Mahalokamarazein Kuthodaw pagoda’dan sonra otobüsümüzü binip bizi Mingun’a götürecek teknenin demir attığı rıhtıma gittik. Teknemiz çok fiyakalıydı. Bambudan son derece rahat şezlonglara uzanarak hafif esen rüzgar eşliğinde yol aldık. Nehrin suyu çok sakindi. Bir saat süren yolculuğumuzdan sonra Mingun’a vardık. Tekne kıyıya yaklaşır yaklaşmaz kumsalda 4 adet taxi beliriverdi. Taksiler, eşek kulaklı iki öküzün çektiği 4 kişilik son derece lüks araçlardıJ.  

Mingun 1800 yıllarında kurulmuş bir şehirdi. Şehirdeki en önemli Pagoda Sagaing Pagodasıydı. 1975 yılındaki depremden dolayı pagodanın iki tarafı boydan boya çatlamıştı. En tepesinden tüm Mingun’un rahatça görünebiliyordu. Sagaing pagodasının 100 metre ilerisinde dünyanın ikinci büyük zilinin olduğunu öğrendik oraya doğru yürüdük. Bu arada dünyanın birinci çanı Moskova’daymış. Artık dönüş zamanı gelmişti. Öküzlü taksi bizi teknenin demir aldığı yere götürdü ve tekrar püfür püfür esen rüzgarla serinleyerek Mandalay’a geri döndük. Kıyıya çıktıktan sonra bir çin restaurantında yemek yedik ve Mynmar( Burma) ’daki son durağımız Yangon’a gitmek üzere havaalanına doğru yol aldık. Bu akşam Yangon’da Yuzana Hotel’de kalacaktık.  

Tekrar Mingalabar Yangon şehri !!!  

Mynmar’ın Kabesini Ziyaret Ediyoruz 25 Şubat.2010,  

Burma’da son günümüz. Sabah erkenden saat 5:30 gibi uyanıp Shwedagon Pagoda’ya gitmeye karar verdik. Shwedagon Pagoda(*) , ilk İnşa ettirildiğinde yüksekliği 66 feet iken sonrasında yüksekliği 326 feete çıkartılmış. Shwedagon pagodanın diğer ismi ise Altın Pagoda. Altın pagoda Yangon’nun her tarafından görünebiliyor. Ve 2500 yıl önce inşa edilmiş. Prens Sidhartha ( Buddha) aydınlandığında Mynmar’da yaşayan iki kardeş tarafından ziyaret edilmiş ve kardeşler Sidhartha’ya ballı kek sunmuşlar. Bunun üzerine Buddha saçından 8 adet saç telini koparmış ve bu kardeşlere teslim etmiş. Kardeşler de bu 8 saç tenli Yangon’a dönüp Kral Okkalapa’ya teslim etmişler. Ve kral da Okkalapa’da bu saç telleri için altın pagoda inşa ettirmiş. Kral Okkalapa’da geçmiş 3 Buddha’ya ait reliclerde varmış. Hepsini bu pagodanın içine yerleştirmiş. Ve sonrasında birtakım mucizeler olmaya başlamış;körler görmeye başlımış, sağırlar duymaya, dilsizler konuşmaya başlımış, yeryüzü sarsılmış. Himalayalar’da bütün ağaçlar çiçek açmış.(*) Kaynak: Shunyan Nilüfer Karanlıktaki ışık  

Pagodanın iç kısmına gitmek için bir sürü merdiven var ama isterseniz asansörü de kullanabiliyorsunuz. Ben Hintli teyze Gayatri ile yürüyüş grubundan ayrı olarak taksi ile Altın Pagoda’ya geldiğimden asansör ile Pagodanın tepesine çıktık. Ve yukarıya çıktığımızda etraf rengarenekti ve bir sürü Buddha heykelleri, dua etme yerleri yer alıyordu. Aynı anda bir sürü dini ritüel yapılıyordu. Burası Mynmar’lılar için bizdeki Kabe gibiydi. Gayatrı ile birlikte 15 dakika bekledikten sonra Altın Pagodaya yürüyerek gelen grup dostlarımız ile buluştuk. Hintli teyzeyi Sujala’ya teslim edip gurup ile birlikte Altın Pagodayı gezdik. Buranın enerjisi gerçekten güçlüydü. Altın pagodanın en güzel göründüğü bölümdü. Hep birlikte 15 dakika kadar meditasyon yaptık.  

Altın Pagodadan sonra hasta Nun ve Monklara bakılan hastaneyi gezdik. Aramızda isteyenler bu hastaneye bağışta bulundu . Ve hastane yönetim kadrosu ile birlikte fotoğraf çektirdik.  

(*) İlgilenenler için Hastahanesinin ismi.Jıvıtadana Sangha Hospital/ www.jivitahospital.org Buradan sonraki durağımız öksüz çocukların yaşadığı bir yetimhaneydi. Yetimhanedeki çocuklar okulda olduğundan sadece ana okulu seviyesindeki çocuklar ile tanıştık ve bize gösteri yaptılar. Hepsi çok hoş ve yetenekliydiler. Burada da isteyenler olarak bağışta bulunduk. (*) ilgileneler için öksüzlere bakan kuruluş: Mynmar Women’s Development Association .  

Bahan Township, Tangon Öksüzler yurdundaki gezimiz tamamlanınca öğlen yemeğimizi yiyeceğimiz restauranta gittik oradan da doğruca otele döndük. Otelde biraz dinlendikten sonra saat 15:00 da Yagon’daki meşhur pazara gitmek üzere resepsiyonda buluştuk. Pazar içini biraz dolaşıp annemlere birkaç lonji aldıktan sonra pazardan ayrıldık. Burada pazarlar saat 17:00-17:30 gibi kapanıyordu.  

Pazardan sonra güneşin batışını seyretmek üzere rıhtıma gittik. Rıhtıma bir sürü insan doluşmuştu ve akşam üstü martılara yem veriyorlardı. Bir sürü martı rıhtıma doluşmuştu. Deniz, insanlar , gemiler ve martılar görüntü çok hoştu. Bu güzel görüntüye sonradan güneşin batışı da eklendi. Akşam yemeği için China Town’a gittik. Amacımız China town’da ördek yemekti ama dişe dokunur temiz bir restaurant bulamadık . Sonra herkes marketten cips, kek, kuruyemiş v.s. ne bulur ise onu aldı ve otelde hep birlikte piknik yapmayı düşünüyorduk ki, otobüsün bizi beklediği yerde California cafe gözümüze çarptı. Burası fena değildi. Piknik sepetimizi açtık , kahve ve çaylarımızı ısmarlayıp keyifli bir akşam yemeği yedik. Halimiz çok komikti. Restaurant işletmeciler halimize acımışlardı ki pikniğimize bir şey demediler. Bu arada yapmış olduğumuz alışveriş sonrasında kahve ücretini ödeyecek yeterli Burma parası yanımızda olmadığı için herkes elinde ne var ne yok ortaya koydu ve imece usulu hesabımızı ödeyerek bulaşıkları yıkamadan kurtuldukJ Bilmeden o kadar güzel hesaplamış ve para toplamışsız ki topladığımız para tam restaurantın bizden talep ettiğine eşit çıktı. Burma’daki son akşamımızda ortak piknik projesi gruptaki herkesi birbirine daha da yaklaştırmıştı. Aradaki sınır kapıları açılmıştı. Hepimiz bu akşam yemeğinden çok keyif almıştık. Yarın erkenden Bangkok sonra da Pattaya’ya gideceğiz. 25, Şubat.2011  

Hoşcakal Burma pardon Mynmar……Hoşçakalın Güzel İnsanlar….  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 511
Toplam yorum
: 63
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 275
Kayıt tarihi
: 09.11.10
 
 

Geçmişte finans sektöründe ağırlıklı olarak iyileştirme ve geliştirme projelerinin hayata geçiril..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster